
Kur’an-ı Kerim’in Enfâl suresinin 9. âyet-i kerîmesinde şöyle vaat edilmiştir:
“Rabbinizden yardım talebinize O, ‘ardı ardına bin melek ile size kuşkusuz yardım edenim’ cevabını vermişti.”
Müslümanların tarihteki en büyük zaferleri Avrupa kıtasında, çok sonradan kaybettiğimiz topraklarda gerçekleşmiştir. Bunlardan bazıları askeri stratejiyle açıklanamayacak derecede hayret vericidir. Ancak önce şunu soralım. Büyük zafer nedir?
Bir zaferin büyüklüğü, tarihe etkisiyle değil, karşıt kuvvetlerin oranıyla ölçülebilir. Daha doğrusu kazanan gücün oranının küçüklüğüyle. Denk kuvvetler, 1’e 1’lik oranlar, büyük zafer sayılmaz. Kale savunması haricindeki 1’e 10 oranı küçük bir orandır, açık meydan muharebesinde büyük bir zaferdir. Bunların altında oranların ise eşi benzeri görülmemiştir.
Askerlikte üç tür muharebe biliyoruz: saldırı, savunma ve geciktirme. Yakın dönemden örnek verirsek, ilerleyen Yunan ordusuna karşı İnönü muharebeleri de Kore’de ilerleyen Komünist Çinlilerin ‘Halkın Ordusuna’ karşı Amerikalıların 1. Birleşmiş Milletler Ordusunu imha olmaktan kurtaran, tarihteki son süngü savaşı Kunuri Geçidi muharebemiz de düşmanı yenilgiye uğratma ya da onu durdurma değil ilerlemesini geciktirme amaçlı, zaman kazandıran başarılardır. Sakarya Muharebesi düşman ilerlemesini durdurmaktır, savunmadır. Tarihteki son süvari taarruzunu içeren Büyük Taarruz da Kıbrıs Barış Harekâtı da düşmanı mağlup etmek, toprakları almak için saldırı muharebeleridir. Savunmada ve geciktirmede düşük oranlar kabul edilebilir ama çok düşük oranlarla hücum edilmez.
Bu oran farkı dikkate alındığında, Müslümanların gayrimüslimlere karşı tarihte kazandığı, gerçekten büyük ancak nispeten az bilinen, Osmanlıların biri kuruluş diğeri gerileme dönemindeki iki hücum zaferi öne çıkar.
Kuvvet oranı: 800’e 70.000.
Osmanlı Sultanlığı ile Sırp İmparatorluğu arasındaki Çirmen (Meriç) Muharebesi (1371).
Sırp imparatoru, Sultan I. Murad Hüdavendigâr ve Osmanlı ordusunun bir Anadolu seferiyle meşgul olup orada kaldığı konusunda casus raporlarını fırsat bilerek, Osmanlı başkenti Edirne’yi ele geçirip yağmalamak amacıyla çok büyük bir orduyla Doğu Trakya üzerine yürüdü. Sayıları tarihçilere göre 800 ile birkaç bin arasında değişen, çoğunluğu özel kuvvet Yeniçerilerden oluşan Türk keşif birliği, gece karanlığından, düşmanın rehavetinden ve hırçınlığıyla bilinen Meriç Nehri’nden yararlanarak, Sultan’ın izni olmadan kudretli Sırp ordusuna ani bir baskınla saldırdı. Böyle bir iznin, mevcut güç dengesi göz önüne alındığında Sultan’dan temini zaten imkânsızdı.
Bu baskın, civarda hiçbir Türk birliğinin bulunmadığından emin olan ve gördüklerine inanamayan Sırp kuvvetleri arasında büyük bir paniğe yol açtı. Sırp şövalyeler zırhlarını giyip tam kılıç kuşanamadan, dehşet içinde can verdi. Kılıçtan geçirilmeyenler ise silahlarına davranma fırsatı bile bulamadan, kimi kaçarken birbirini ezerek kimi nehirde boğularak can verdi.
Eğer bir saldırı muharebesinde 800’e 70.000 oranı eşi benzeri görülmemiş bir durum diyorsanız, geçmişte, bugün veya gelecekte asla aşılamayacak bir başka zaferden bahsedelim. Bu örnekte bizim taraf sıfır olduğundan oran sonsuz küçüktür. Söz konusu zafer, Macaristan’da, modern zamanlara çok daha yakın bir dönemde, Amerikan bağımsız devlet olduktan çok sonra gerçekleşmiştir.
Kuvvet oranı: 0’a 100.000.
Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasındaki Karansebes Muharebesi (1788)
Bu eşsiz zaferde, üzerlerine gelen ezeli düşmanları Osmanlılara karşı büyük bir savaşa hazırlanan ve bünyesinde Almanca, Macarca ve Slav dilleri konuşan askerler barındıran Habsburg ordusu, bir şekilde Roman gezginlerden bol miktarda ucuz içki temin edip kamp kurdukları yerde sarhoş oldu. Gece vakti farklı birlikler arasında kavgalar çıktı, sarhoş askerler birbirlerine ateş açtı. Silah seslerini bir Osmanlı pususu sananlar kendi birliklerine yoğun ateş açmaya başladı.
Osmanlı Türkleri zayıflasa da hala Avrupa’da ismi korku veren bir güçtü. Kontrolden çıkan panik dalgasıyla birlikte, gece boyu süren bu “dost ateşi” felaketinde on binlerce Orta Avrupalı asker can verdi. Geriye kalan kuvvetler ise top ve mühimmatlarını geride bırakarak bu hayali Osmanlılardan kaçıp uzaklaştı.
Ertesi sabah “savaş alanına” vardıklarında karşılaştıkları ceset yığını ve kendilerine kalmış yepyeni silahlar karşısında, o korkulan Türkler tam olarak ne yaşandığını ya da düşmanlarını ezip geçen o üçüncü ordunun kim olduğunu bir türlü anlayamadı. Melekler ordusu diyenler de oldu. Allah melekleri mutlaka kılıçlarla yollamaz.