
Bir ülkede idam uygulanır ve buna “hukuk” denir.
Başka bir ülkede idam uygulanır ve buna “vahşet” denir.
İslam söz konusu olduğunda ise tartışma başlamadan biter: “Zaten serttir.”
Peki gerçekten fark nerede?
Cezanın kendisinde mi, yoksa cezayı uygulayanın kimliğinde mi?
Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde insanlar zehirli iğnelerle, elektrikli sandalyelerde ya da kurşuna dizilerek öldürülüyor. Bu, küresel medyada çoğu zaman “hukukî prosedür” diye sunuluyor.
İran’da idamlar gerçekleştiğinde ise aynı dünya, aynı manşetleri atıyor: “Despotizm”, “ortaçağ zihniyeti”, “vahşet.”
İslam konuşulduğunda tablo daha da netleşiyor. Tartışma daha başlamadan bitiyor. Hüküm en başta veriliyor.
Bu yazı tam burada duruyor ve şu soruyu soruyor:
İdamı meşru ya da gayrimeşru yapan şey gerçekten adalet mi, yoksa gücün kendisi mi?

Amerika Birleşik Devletleri, kendisini “özgürlükler ülkesi” olarak tanımlar. Fakat bu ülkede devlet hâlâ planlı biçimde insan öldürür. Üstelik bunu son derece soğukkanlı, steril ve bürokratik bir dille yapar.
İnfaz günü bellidir.
Saat bellidir.
Prosedür bellidir.
Mahkûm hangi ilacın hangi dakika vücuduna gireceğini bilir. Her şey o kadar “düzenli”dir ki ölüm neredeyse bir idari işlem gibi sunulur.
Bu yüzden ABD’deki infazlar küresel vicdanı sarsmaz. Çünkü bunlar “medeni”dir. Beyaz duvarlı odalarda olur. Tıbbi ekipmanlarla yapılır. Mahkeme kararına dayanır.
Ama burada kritik bir soru vardır:
Bir şeyi hukuka bağlamak, onu otomatik olarak adil yapar mı?
ABD’de idam cezası eyaletten eyalete değişir. Aynı suçu işleyen bir kişi Texas’ta ölürken, New York’ta müebbet alabilir. Bu adalet midir, yoksa coğrafi kader mi?
Üstelik istatistikler, idam edilenlerin büyük bölümünün yoksul, siyahî ya da iyi bir savunma imkânına sahip olmayan kişiler olduğunu gösterir. Yani mesele yalnızca suç değildir; sınıf, ırk ve siyaset de bu kararlara sızar.
Ama dünya ABD’yi “idamcı bir devlet” olarak anmaz.
Çünkü güçlüdür.
Çünkü dili küreseldir.
Çünkü anlatıyı o kurar.
Ve güç, ahlakı da kendi lehine tercüme eder.
İran’daki idamlar Batı medyasında neredeyse her zaman aynı kelimelerle anlatılır: “Despotizm”, “ortaçağ”, “vahşet.” Bu kelimelerin bazen gerçekliğe temas ettiği söylenebilir. Ancak asıl sorun şuradadır: İran’daki idamlar, neye hizmet ettiği sorgulanmadan mahkûm edilir.
Gerçek şu ki İran’da idam çoğu zaman sadece adlî bir araç değildir; siyasal bir mesajdır. Rejim bu cezayı yalnızca suçla mücadele için değil, caydırıcılık üretmek için kullanır. Yani amaç sadece cezalandırmak değil, korku üretmektir.
Bu durum dünya kamuoyunun tepkisini anlaşılır kılar. Ancak burada da kaçınılmaz bir soru vardır:
İran’da idam “rejim güvenliği” için kullanılıyorsa, ABD’de idam ne içindir?
ABD buna “hukuk devleti prosedürü” der.
İran ise “kamu düzeni” der.
Ama özünde her ikisi de aynı şeyi yapar:
Devlet, bir insanın hayatını sonlandırır.
Fark ahlâkî değildir.
Fark imaj farkıdır.
İran anlatıyı kuramaz.
ABD kurar.
Biri “öldürüyor”, diğeri “hukuk işletiyor” gibi görünür.
Ama sonuç aynıdır: Bir insan hayattan koparılır.
İslam denildiğinde birçok insanın zihninde sert, acımasız ve kan dökmeye meyilli bir hukuk imajı belirir. Bu, İslam’ı kaynaklarından okumamış olanların ürettiği bir karikatürdür.
Kur’an’ın temel ilkesi açıktır:
Can dokunulmazdır.
Haksız yere bir insanı öldürmek, büyük bir suçtur. Bir cana kıymak, neredeyse bütün insanlığa kıymak gibi anlatılır.
İslam’da ceza kutsal değildir.
Ceza sadece bir araçtır.
Amaç, hayatı korumaktır.
Bu yüzden İslam hukukunda:
– Ölüm cezası amaç değildir, istisnadır.
– En ağır şartlara bağlanmıştır.
– En zor ispat rejimine sahiptir.
– Şüphe varsa düşer.
– Affa kapı bırakır.
– İntikam teşvik edilmez.
Modern sistemler idamı teknikleştirir.
İslam ise zorlaştırır.
Bugün dünyada idam konuşulurken hep devletin hakkı konuşulur.
İslam’da ise önce mağdurun hakkı, sonra toplumun huzuru, en son devletin rolü gelir.
Bu çok büyük bir farktır.
Bugün dünyada bir insanı öldürmenin ahlâkî değeri, öldürenin kimliğine göre değişiyor.
ABD öldürürse: Hukuk.
İran öldürürse: Despotizm.
İslam konuşursa: Ortaçağ.
Bu tablo ahlâkî değil, siyasidir.
Batı dünyası için esas soru şudur:
Kim öldürüyor?
Bizden mi?
Bizden değil mi?
Aynı fiil, farklı ağızdan çıkınca farklı isim alır.
Bu adalet değildir.
Bu güç ahlakıdır.
Bugün dünyada idam tartışmaları adalet üzerinden değil, güç üzerinden yürütülüyor.
Kim güçlüyse öldürmesi meşru.
Kim zayıfsa öldürmesi vahşet.
İslam bu denklemde üçüncü bir yol sunar:
Ne devlet tapıncı,
Ne intikam hukuku,
Ne de keyfî merhamet.
İslam’da ceza hayatı korumak içindir.
İslam’da insan, devletten daha değerlidir.
Ve asıl soru şudur:
İnsan mı kutsal, devlet mi?
İSLAMİ HABER “MİRAT”