
Kur’an-ı Kerim’deki vücuh kavramlardan biridir. Müfessire ve müfessir olmanın şartlarını taşıması zorunlu olan meal hazırlayıcısına düşen görev bu kavramın tüm anlamlarını bilmek ve uygun anlamı kelimenin geçtiği ayetlere takdir etmektir. Bu konuda en büyük yardımı dilden almak zorunludur. Dilin inceliklerine vakıf olmayanlar doğru anlamı veremezler. Müfessirler aynı zamanda dilde uzman kimselerdir. Kaynakları taramak suretiyle fitneyle ilgili nihai bilgilere ulaşabiliriz. Fakat dili ve bu konudaki rivayetleri atlayıp yükselen değerlere göre fitne kavramına ideolojik veya indirgemeci anlamlar yüklemek ilim adamlarına yakışmaz.
Fitne kavramını çalışan bazı zevat ve birçok meal hazırlayıcısı bu kavrama kaynaklardan kopuk anlamlar yüklemişlerdir. Kanaatimize göre kaynaklara yeterince bakmamışlar ve popüler bir anlamı tercih ederek güya dini korumuşlardır(!). Daha çok da “baskı, din farklılığının getirdiği zorbalık, işkence, zulüm, temel insan haklarını reddetmek” gibi manalar vermişlerdir. Bu tercih edilen anlamlar da fitnedir fakat uygun anlamı tercih ederken nüzul ortamını bilmek, vahiy-vakıa ilişkisine muttali olmak, konuyla ilgili rivayetleri görmek ayetleri doğru anlamaya yardımcı olur. Ön kabullü yaklaşımlar insanı hataya sürükleyebilir.
Bakara suresinin 193. Ayetini ve Enfal suresinin 39. Ayetlerini kaynaklardan araştırdığımızda bu ayetlerdeki fitne kavramına ulemanın verdikleri anlamları gördük. Müfessirler bu ayetlerdeki fitneyi daha çok şirk diye yorumlamışlardır. İlk tefsirlerden itibaren bu iki ayetteki fitne kavramına verilen anlamları ortaya koyup popülist anlam seçenlerin tercihlerinin amaçlarını ve zararlarını izah edeceğiz. Elimize tefsiri matbu olarak da gelen müfessir Mücahid (ö. 103/721), fitneyi şirk, Hasan el Basrî (ö. 110/728) şirk, Mukatil b. Süleyman (ö. 150/767) Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet etmek; şirk, İbni Vehb (ö.h: 304) harem beldede Allah’a şirk koşmak, Muhammed (s.a.v.) ile savaşmak, Taberî (ö. 310/923) şirk, küfür, bela, isaf ve naile denilen putlara tapınmak, İmam Mâturîdî (ö. 333/944) şirk, ve azap, Allah yolunda şiddet ve mihnete maruz kalmak, Bagavî (ö. 516/1122) Allah’a (c.c.) şirk koşmak, Zemahşerî (ö. 538/1144) şirk, Râzi (ö. 606/1210) küfür, Kurtubî (ö. 671/1273) şirk, küfür ve buna bağlı olarak Müslümanlara yapılan eziyet, Hazin (ö. 741/1341) şirk, küfür İbni Kesir (ö. 774/1373) şirk ve Müslümanların dinlerinden dolayı eziyet görmemeleri, Celâlüddîn el-Mahallî (ö. 864/1459) şirk, Ebussuud Efendi (ö. 982/1574) Şirk, Ali el Kâri (ö. 1014/1605) şirk, küfür, İsmail Hakkı Bursevî (ö. 1137/1725) şirk, Şevkânî (ö. 1250/1834) şirk, İslâm’dan ayrılıp putperestliğe dönmek, küfür, Müslümanın dininden dolayı eziyet görmesi, Âlûsî (ö. 1270/1854) şirk, Hakk’a ulaşmaya mani olan engeller, Said Havva (1935-1989) şirk ve küfür, Sâbunî (1930-2021) Şirk anlamları vermişlerdir. Buraya tefsire dair birçok kaynak almamızın ve fitnenin anlamlarını göstermemizin nedenlerinden biri, meal yazarlarının kavramları araştırmadan yazmalarını ortaya koymaktır. Yaklaşık on mealden bakılacak olsa meallerin aralarında bir birlik olmadığı görülecektir. Fitne kavramını detaylı açıklamamızın bir başka nedeni de bu kavram üzerinde çalışma yapan bazı akademisyenlerin indirgemeci bir yol takip etmelerine ilmi tepki göstermektir. Onlarca meal Bakara ve Enfal surelerindeki fitneyi daha çok küfür ve şirk olarak açıklamışken onların sadece “sosyal baskı ve işkence” şeklinde açıklamalarıdır. Böyle bir açıklama yaparken sanki Müslümanlar insanlara baskı uyguluyorlarmış gibi özür dilemeci bir üslup takınmayı da ihmal etmemektedirler. Hâlbuki ayet kâfirlerin ve müşriklerin hem kendilerini hem de inanç biçimlerini “fitne” kavramıyla açıklamaktadır. Müslümanların kimseye zulüm etmeyeceklerinden hareketle Yüce Allah, fitneyi onlara asla yakıştırmamaktadır. Fitne tüm türleri ve boyutlarıyla küfür ve şirk için kullanılmıştır. Ayeti özür üslubuyla Müslümanlara yamamak, kâfirlerin işkence tarihlerini de aklamaktır. Pozitivizmi iktidar yapmak için işkenceyi bir yol olarak seçenler bu ülkenin en büyük fitnecileridirler. İnancından dolayı sürekli mağdur olmuş insanlara “din de baskı yoktur; dinimiz hoşgörü üzerine bina edilmiştir” tarzı mesnetsiz beyanlarda bulunmak havanda su döğmektir.
Fitnenin kalkmasını ve hayatın İslâm’a göre tanzim edilmesini isteyen Bakara suresinin 193. ve Enfal suresinin 39. Ayetleri aynı zamanda İslâm dininin iktidar talebini açıkça belirtmektedir. Ayeti bu bağlamda değerlendirmemek, İslâm’ı iktidar ve hâkimiyet alanını reddetmek demektir. Nitekim bazı ilahiyatçılar yazılarında, bilimsel çalışmalarında (!) ve ekranlarda “İslâm’ın siyasi bir talebinin olmadığını” açıktan söylüyorlar. Neticede bu görüşleri savunanların hepsi de tarihin öznesi olmak yerine Müslümanlar için edilgenliği tercih etmektedirler. Bu düşüncelerine bir de dinden deliller getirerek dinin iktidar talebini reddetmektedirler. Bilerek veya bilmeyerek Müslümanları ruhbanlık/papazlık medeniyetine veya pozitivizm eksenli batı medeniyetine monte etmeyi amaçlayan bu düşünceler, İslâm dünyasının top yekûn ölümüdür. Maalesef akademik camiada böyle bir tehlikeyle karşı karşıyayız.
İncelemiş olduğumuz kavram ve ele aldığımız ayetler bağlamında Yüce Allah fitnesiz bir dünya istemektedir. Buna göre, “bizi kuşatan siyasal anlayış baskı yapmıyor, Müslümanlara ibadet özgürlüğü tanıyor ve bazı alanlarda tolerans veriyorsa” bu durumlar Müslümanların üzerinden fitnenin kalktığı anlamına gelmez. Hukukun kaynağı Kur’an ve sünnet olmadan, emniyetler; din, can, akıl, mal ve namus güvenlikleri sağlanmadan, adalet hayata hâkim olmadan ve Müslümanların velayetini Müslümanlar üstlenmeden fitne ortadan kalkmaz. Müslümanları, adaletli (!) bir kâfir yönetecek olsa da fitne devam ediyor demektir. Klasik tefsir kaynakları fitnenin kalkmasını bu bağlamda izah etmişlerdir. Klasik kaynaklardan örnekler verecek olursak, “fitnenin kalkıp dinin tamamen Allah’a ait olmasının” anlamı; insanların “lâ ilahe illallah” demeleri, kelime-i tevhidi kabul etmeleri, Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet etmemeleri, haram beldede İslâm’ın hâkim olup ibadetin Allah’a (c.c.) yapılması, lâ ilahe illallah deyip yer yüzünde Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet edilmemesidir. Bu çerçeve de Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Rabbim bana, lâ ilahe illallah diyene kadar savaşmamı emretti.” Tevhid yalnızca Allah’a özgü kılınsın ve ona hiçbir şey ortak koşulmasın, küfre yer verilmesin, sizin dininizle küfür (aynı ortamda beraber) bulunmasın, Şeytana ait yolların kapanıp hayatın Allah’ın emirlerine göre anlamlandırılması, tek bir dinin hâkim olması ki o da İslâm’dır. Zaten peygamberler ve kitaplar hayata sadece İslâm egemen olsun diye gönderilmişlerdir. Allah’ın dininin dışındaki tüm dinler yok olup hayatta tek din İslâm kalana kadar mücahede edin. Küfre götüren yolların kaldırılıp İslâm’ın hâkim olması; günaha giden yolların kapatılıp sevaba gidenleri açık tutulması, batıl dinlerin bir şekilde yok olması, tağutların egemenliğinde şekillenen her türlü maddi engellerin Allah ile insan arasından kaldırılmasıdır ki bu engeller kalktığı zaman insanlar fıtrat dini olan İslâm’ı seçerler, müşriklerin fitnelerinin sona ermesi, Müslümanları dinleri konusunda fitneye düşürecek müşriklerin kalmaması, batıl dinlerin yok olması, İslâm dininin bütün dinlerden üstün konuma gelmesi, insanların küfürden uzaklaşıp Müslüman olmaları, tüm bunların gerçekleşmesi için Müslümanları kuşatan eziyet ve işkenceleri kaldırmak ve onları insanların hâkimiyetinden kurtarıp özgürleştirmek gerekir. Bunun için de sadece Allah’a itaate yönelmeleri şarttır. Bu çerçevede insanın insana tahakkümünü ve ibadet etmesini kırmak esastır. Ayetteki “Dinin tamamen Allah’a ait olması” konusunu müfessirler yukarıda olduğu şekilde yorumlamışlar ve yorumlarından dolayı komplekse düşmemişlerdir. Dini böyle anlamışlar ve nebevî uygulamadan hareketle anladıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Bu yoruma Yahudiler veya Hristiyanlar ne der diye bir kaygı taşımamışlardır. Keşke onlardaki özgüven ve ilmi haysiyet modern dönem araştırmacılarında da olsaydı.
Fitnenin kalkmasını ve dinin hayata hâkim olmasını isteyen Allah Teâlâ’dır. Yeryüzünü yaratan O’dur. Mülk O’nundur. Mülkünde böyle bir tasarruf isteğinden daha normal ne olabilir? Öyle ki bu talebinin gerçekleşmesi için Allah Teâlâ kullarından savaş bile istemektedir. Çünkü Yüce Allah şirki istememekte ve hayatın müşrikçe anlamlandırılmasını reddetmektedir. Bu ulvi gayenin tahakkuku için yerine göre savaşa bile başvurulabilir. Zira şirk, küfür, nifak, işkence ve insanları irtidat ettirme faaliyeti fitnelerin en büyüğüdür.
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Geçmişini inkar edenin inşa edebileceği bir istikbal asla yoktur hakkında son gelişmeler. Cumhurbaşkanı…
Melih Gökçek, Murat Ağırel suç duyurusu hakkında son gelişmeler. Melih Gökçek, gazeteci Murat Ağırel hakkında…
Aslı Enver: Okulun ilk günü - Habertürk hakkında son gelişmeler. Aslı Enver, okulun ilk günü…
Trump'ın portresi 1 dolarlık madeni paralara basıldı hakkında son gelişmeler. Trump'ın portresi, 1 dolarlık madeni…
Bakan Bak, Akdeniz Oyunlarını 111 madalyayla tamamlayan milli sporcuları tebrik etti hakkında son gelişmeler. Bakan…
TİM Başkanı Gültepe, e-ihracatın önümüzdeki dönemde hızlı bir büyüme göstereceğini belirtti. E-ihracatın potansiyeli ve geleceği…