
1908’de İngiliz sefirinin arabasının atları çözülerek insanların arabayı çekmesi, Osmanlı’nın son dönemindeki siyasi zihniyeti sorgulatan çarpıcı bir olaydı. Peki, Osmanlı’nın bağımsızlığını savunduğunu söyleyen İttihatçı kadrolar, İngiltere’nin siyasi nüfuzu karşısında ne kadar bağımsız bir duruş sergileyebildi?

II. Meşrutiyet’in ilanıyla Osmanlı’da büyük bir heyecan yaşandı. İttihat ve Terakki çevresinde hürriyet, meşrutiyet ve ilerleme beklentileri öne çıktı. İngiltere ise parlamenter yönetimi ve küresel gücü nedeniyle bazı çevrelerde örnek alınması gereken bir ülke olarak görülüyordu.
Ancak bu hayranlığın ciddi bir çelişkisi vardı.
Osmanlı’nın bağımsızlığını korumak isteyen İttihatçı kadrolar, dünyanın en büyük sömürgeci güçlerinden biri olan İngiltere’yi ne kadar doğru tanıyordu?
İngiltere, kendi çıkarlarını korumak için dünyanın farklı bölgelerinde askerî ve siyasi gücünü kullanan bir imparatorluktu. Kendi ülkesindeki siyasi kurumları, diğer milletlere karşı her zaman özgürlükçü bir politika izlediği anlamına gelmiyordu.
Buna rağmen dönemin bazı çevreleri İngiltere’yi hürriyetin ve medeniyetin temsilcisi olarak görüyordu.
Ahmet İhsan Tokgöz’ün Matbuat Hatıralarım ve Ali Haydar Midhat’ın Hâtıralarım 1872-1946 adlı eserlerinde, II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki günlerde İngiliz sefirinin arabasının atları çözülerek insanlar tarafından çekildiği anlatılır.
İngiliz Büyükelçisi Sir Gerard Lowther‘e gösterilen bu ilgi, dönemin İngiltere’ye duyulan hayranlığını sorgulamak açısından dikkat çekicidir.
Ancak arabayı çekenlerin tamamının İttihat ve Terakki mensubu olduğunu veya olayın doğrudan cemiyet tarafından organize edildiğini gösteren yeterli kanıt bulunmamaktadır.
Burada asıl mesele, bir diplomata saygı gösterilmesi değil, bu davranışın arkasındaki siyasi zihniyettir.
Bir milletin bağımsızlığını savunan kadrolar, kurtuluşu kendi iradelerinde değil de yabancı devletlerin desteğinde aramaya başladığında ciddi bir çelişki ortaya çıkar.
İttihat ve Terakki‘nin iktidara gelmesiyle İngiliz nüfuzunun ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Osmanlı yönetimi, büyük devletler arasındaki güç mücadelesinde giderek daha zor tercihlerle karşı karşıya kaldı.
İttihatçı kadroların zamanla Almanya’ya yönelmesi de ayrıca değerlendirilmelidir. İngiltere’nin etkisinden uzaklaşmaya çalışırken başka bir büyük devletin nüfuz alanına girmek, tek başına bağımsızlık anlamına gelmez.
Asıl soru şudur: İttihat ve Terakki, Osmanlı’nın bağımsızlığını güçlendirebildi mi, yoksa bir büyük gücün etkisinden uzaklaşırken başka bir güce mi yaklaştı?
Bu sorunun cevabı, dönemin dış politikasını anlamak açısından önemlidir.
İngiliz sefirinin arabasının insanlar tarafından çekilmesi, tek başına Osmanlı’nın İngiltere’ye bağımlı olduğunu kanıtlamaz. Ancak dönemin İngiltere’ye duyulan hayranlığını gösteren sembolik bir hadisedir.
Tarihten çıkarılacak ders açıktır: Devletler arasında dostluk kurulabilir, diplomatik ilişkiler geliştirilebilir. Fakat hiçbir yabancı devlet, bir milletin kurtarıcısı olarak görülmemelidir.
Bir milletin bağımsızlığı, başka bir devletin arabasını çekmekle değil, kendi geleceğinin dizginlerini eline almakla mümkündür.
Dün İngiltere’nin desteğinde kurtuluş arayanların hikâyesi, bugün de önemli bir soruyu hatırlatıyor:
Kurtuluşu kendi irademizde mi arıyoruz, yoksa bizi kurtarmasını beklediğimiz yabancı güçlerin kapısında mı?
İSLAMİ HABER “MİRAT”