
İlk bölümde açıkladığımız üzere borç verme kişisel ve toplumsal bir ihtiyaçtır ve pek çok sevaplar kazandırıcı Cennet yoludur.
Borç vermek bir erdem ve hatta bir görev ise de borç almak böyle değildir. Çünkü borç almanın hele hele gereksiz borçlanmanın dünya ve ahiret hayatımız için sakıncaları vardır.
Normal şartlar altında borç alınamaz. İşlerimizi büyütmenin yolu borçlanmak değil şirketleşmektir. Küçük-büyük sermayelerin işletilmesi için denetimli güvenilir çalışmalar yapacak borsalar ihdas etmektir.
Kişiler sel felaketi gibi, deprem gibi bir tabii felakete uğrayabilir. Nafakalarını temin etmek için bir iş kurmak ihtiyacını duyabilir. Onlar için ameliyat gibi tedavi gereksinimi de olabilir. Kişiler ancak bu gibi durumlarda borç alma yoluna gidebilir.
İslam Dini zaruretler dışında ve hayatın tabii akışı içinde gereksiz borçlanmalara sıcak bakmaz. “Yasaklar “ tabirini kullanmak istemiyoruz ama yasaklar ifadesini kullanmanın da mümkün olduğunu söyleyebiliriz.
Burada peygamberimizin bir hadisini hatırlatalım:
Peygamberimiz; güven içinde yaşarken nefsinizi tedirgin etmeyin / zora koşmayın buyurduğunda sahabiler şöyle derler:
Gerçekten borçlanmayı mazur kılacak değindiğimiz durumlar dışında borçlanmada sakıncalar vardır. Bu sakıncaları 4 madde halinde sizlere arz etmek istiyorum,
Peygamberimiz bu muhtemel gelişmeye işaret buyurmak içindir ki şöyle buyurur:
“Borçlanan kişi yalan söyleyebilir. Borçlanan kişi vaat eder fakat vaadinden dönebilir.”
Kişinin vaadinden dönmesi de bir tür yalancılık olduğundan yalan mutlaka kaçınılması gereken bir haramdır. Yalan hayatı zorlaştıran bir vicdan pisliğidir. Hayatı kolaylaştıran da doğru sözlülüktür.
Rabbimiz Ahzab sûresinde şöyle buyurur:
“Ey inananlar. Rabbinizin emirlerine ve yasaklarına aykırılıktan korunun. Dosdoğru konuşun. Siz dosdoğru konuşursanız Allah işlerinizi yoluna koyar ve konuşmalarınızdaki hatalarınızı da bağışlar… ” (Ahzab 70)
Peygamberimiz de, yalan imana zıttır buyurur ve Müslümanın cimri ve korkak bile olabileceğini ama asla yalancı olamayacağını bildirir.
Eğer siz gereksiz borçlanır, ödeme vaadinde bulunur da şu veya bu sebeplerle vaadinizi yerine getiremezseniz muhatabınız olan insanlara zarar vermiş olursunuz. Buna hakkımız yoktur. O halde, tabii/doğal felaketler, tedavi, nafaka ve aslî ihtiyaç olan bir ev gereksinimi gibi zaruri ihtiyaçlar olmadan asla borçlanılmamalıdır.
Bakınız Peygamberimiz üzerinde durduğumuz bu noktada bizi nasıl uyarıyorlar:
“İçi kâfir ve dışı Müslüman olma hali olan münafıklığın alameti üçtür.
Münafık kişi konuştuğu zaman yalan söyler, vaat ettiği zaman vaadinden döner ve kendisine bir mal, bir sır emanet edildiği zaman emanete sahip çıkmaz/ hıyanet eder.”
Peygamberimiz şöyle de buyurur:
– Aman borçtan sakınınız. Borçlanma gece derttir ve gündüz ise şahsiyetten ödün vermektir.
Bu da taksitçilik yoluyla olmaktadır. Bakınız bugün hayatımızın her anında kendini gösteren taksitçilik faizciliğin bir yolu oldu. Artık şu şu vade ile, şu şu faiz oranları ile denilmiyor. Taksitli mal alımında otomatik olarak önünüze faizlerin yer aldığı listeler sunuluyor.
Artık taksitçilik faize dayalı ekonominin yaşam kaynağı olmuştur, zaten faiz ancak borçlanma yoluyla oluşur.
Ve de mümin kardeşlerimiz büyük ölçüde yanıltılarak tüketim kredisine yöneltilmektedir. Tüketim kredisinde amaç örneğin evin eşyasını yenilemedir veya tatil için ihtiyacımız olan parayı sağlamadır ya da konfor için araba almadır.
Oysaki bizler ev eşyamızı değiştirmeye, tatil yapmaya ve araba almaya mecbur değiliz? Günahkâr kılıcı haramlığı bir tarafa paramız olmadığı için kullanacağımız faizli tüketici kredisini, vadesi geldiğinde nasıl ödeyebileceğiz? Düşünmemiz gerekmez mi?
Bu durumda faiz sarmalı içerisinde özgürlüğümüzü yitirirmiş olmaz mıyız?
Zira günümüzde bir memur, bir sabit gelirli vatandaş mesela 30-50 bin lira arası faizli tüketici kredisi kullandığı zaman kendisini manen mahkûm etmiş olur. Çünkü faizli düzenlerde hayat enflasyona yenik düşmekte ve küçücük tasarruflar bile yapılamamaktadır ki borç ödenebilsin.
Niye nefsimize acımıyor, niye nefsimizin de üzerimizde hakları olduğunu kavramıyor da hem ahiret hayatımıza zarar verecek, hem de dünya hayatımızı olumsuz yönde etkileyecek borçlanma yoluna gidiyoruz.
Borlanmada bir diğer büyük sakınca da şudur.
Bir ülkenin ekonomik hayatı faize dayalıysa, o ülkede enflasyon olur, para değerini yitirir. Müslüman kardeşiniz, size örneğin 5000 -10 000 lira borç verir, siz de mesela altı ay veya bir yıl sonra borcunuzu aynen öderseniz, para değer kaybedeceğinden size borç veren insanı mağdur etmiş olursunuz. Neden? Çünkü altın gibi değerini koruyabilen mallarda altın olarak borç verip almakta sakınca yoktur ama örneğin TL olarak borç verdiğiniz parayı aynı miktarda geri aldığınızda değer kaybıyla geri almış olursunuz. Bu da borç vereni mağdur eder ve bu durum Müslümanlar arasında borçlanma erdeminin yitirilmesine sebep olur.
Sevgili kardeşlerim; üç sakıncayı beyan ettik. Ama bir diğer sakınca daha var ki, o çok daha önemli mi önemlidir.
Bu maddeyi açıklamaya başlarken önce bazı hatırlatmalar yapalım. Peygamberimiz “Şehit olmak dahi borçlu olarak ölmenin sorumluluğunu kaldırmaz.” Ve “Kişi borçlu olarak öldüğünde eğer cennetliklerden olsa bile borcu ödeninceye kadar, kabrinde mahkûm tutulur,” buyurur.
Malum…hayat takviminin son yaprağı her an düşebilir. Yaşadığımız hayatta bir trafik kazası, bir kalp krizi, aniden gelen ve tedavi edilemeyen ciddi rahatsızlıklar bizi dünya hayatından koparabilir.
Peki, geride kalan borçlar nasıl ödenecek ve ne zaman ödenecek?
Bu arada hatırlatalım. Kur’an hükmü olarak, İslami uygulama şöyledir; kişi öldüğünde bıraktığı maldan önce borçları ödenir, ondan sonra taksimata gidilir. (Nisa 11-12)
Neden? Çünkü borç ahiret hayatına zarar verir. Ahiret hayatının azabına yöneltebilir. Onun için miras taksimine önce borçların ödenmesiyle başlanır.
Bir hadislerinde peygamberimiz ”3 şeyden beri olarak can veren mümin kişi Cennete girer; kibir, dinde aşırılık, borçluluk, “buyurur.
Borlanmanın ehemmiyetinden ötürüdür ki Peygamberimiz İslam’ın ilk yıllarında bütçe yetersizliği sebebiyle borçlarını ödeyemediği borçlu Müslümanların cenaze namazını kıldırmazlardı.
Sahabi Hz. Cabir’in (r.a) anlatımı şöyle:
Ashab-ı Kiram’dan yani Peygamberimizi, ona görerek iman eden şerefli arkadaşlarından biri vefat eder. Onu yıkarlar, musallaya getirirler. Aziz Peygamberimize de ‘Ya Rasulallah, bu kardeşinizin cenaze namazını kıldırınız,’ derler.
Aziz Peygamberimiz gelir, gelir ama ‘Bu kardeşinizin borcu var mı?’ diye de sorar.
İki altın borcu olduğunu söylerler. Bu cevabı alan Peygamberimiz efendimiz -salat ve selam üzerine olsun-: ‘Kardeşinizin cenaze namazını kılınız.’ buyurur ve kendisi kıldırmaz.
Peygamberimizin bu uygulamasına tanık olan Ebu Katade üzülür ve ‘Ya Rasulallah! Bu iki altın borcu ben üstlendim,’ deyince Peygamberimiz döner, cenaze namazını kıldırır.
Bunun anlamı şudur: dünya hayatında özgürlüğüne ve şahsiyetine sahip çıkmak ve ahiret hayatının tehlikelerinden korunmak isteyen kişi, gereksiz borçlanmamalıdır. Peygamberimiz sahabilerini bu yolda terbiye etmek içindir ki açıkladığımız uygulamayı yapmışlardır.
Anlaşılacağı üzere ahiret hayatına taalluk edebilecek zararı, borçlanmanın en büyük sakıncalarından birini oluşturur.
Devam edecek
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-