
Son yıllarda özellikle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere bazı İsrailli siyasetçilerin ve yorumcuların, zaman zaman Türkiye’yi “Osmanlı‘yı yeniden canlandırmak istemekle” suçlayan açıklamalar yaptığı görülüyor. Benzer şekilde bazı Avrupa siyasetçilerinin de “Neo-Osmanlı” söylemini dile getirdiği veya Türkiye’nin bölgesel etkisini bu çerçevede değerlendirdiği biliniyor.
Peki neden, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Osmanlı Devleti hâlâ uluslararası tartışmalarda kendisine yer buluyor?
Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle Osmanlı’nın tarih boyunca nasıl bir yönetim anlayışı benimsediğine bakmak gerekir.
Osmanlı Devleti, altı asır boyunca üç kıtada hüküm sürdü.
Hiçbir devlet yalnızca askerî gücüyle altı yüz yıl ayakta kalamaz. Bir devletin uzun ömürlü olabilmesi için adalet, hukuk, kamu düzeni ve farklı toplulukların birlikte yaşayabileceği bir sistem kurabilmesi gerekir.
Osmanlı‘nın en çok öne çıkan yönlerinden biri de buydu.
Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler kendi dinî kurumlarını muhafaza edebiliyor, ibadetlerini yerine getirebiliyor ve kendi dinî liderleri aracılığıyla birçok iç meselelerini çözebiliyorlardı. Devlet, vergilerin ödenmesi ve kamu düzeninin korunmasını esas alırken farklı inanç gruplarının varlığını da tanıyordu.
Bugünkü anlamıyla modern demokrasi ile Osmanlı‘nın yönetim biçimi aynı değildir. Ancak tarihçiler, döneminin birçok devletiyle karşılaştırıldığında Osmanlı’nın dinî topluluklara sağladığı görece geniş yaşam alanının dikkat çekici olduğunu ifade etmektedir.
Osmanlı denildiğinde akla gelen en önemli tarihî olaylardan biri 1492’dir.
İspanya‘da Katolik Krallar Ferdinand ile Isabella‘nın yayımladığı Elhamra Fermanı sonrasında yüz binlerce Yahudi ya Hristiyan olmaya zorlandı ya da ülkelerini terk etmek zorunda bırakıldı.
Bu süreçte Osmanlı Sultanı II. Bayezid, Yahudilerin Osmanlı topraklarına kabul edilmesini sağladı.
Selanik, İstanbul, Edirne, İzmir ve diğer birçok şehir, İspanya’dan gelen Yahudiler için yeni bir yurt hâline geldi.
Yahudi tarihine ilişkin pek çok akademik çalışmada, Sefarad Yahudilerinin Osmanlı‘da ticaret, tıp, matbaacılık ve bilim alanlarında önemli katkılar sunduğu; Osmanlı yönetiminin de onlara yaşama ve ibadet etme imkânı tanıdığı anlatılmaktadır.
Bugün dünyanın birçok yerindeki Sefarad Yahudileri, atalarının Osmanlı topraklarına sığınmasını tarihî hafızalarının önemli bir parçası olarak hatırlamaktadır.
Günümüzde zaman zaman “Osmanlı geri geliyor” veya “Neo-Osmanlı” gibi ifadeler siyasî söylemlerde kullanılmaktadır.
Bu tür ifadeler çoğu zaman tarihî bir değerlendirmeden ziyade güncel siyasetin dili olarak ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya ve Afrika’daki diplomatik, ekonomik veya kültürel etkisinin artması, bazı çevreler tarafından Osmanlı mirası üzerinden yorumlanmaktadır.
İsrail’de bazı siyasetçilerin ve yorumcuların Türkiye’nin bölgesel rolünü eleştirirken Osmanlı göndermeleri yaptığı görülmektedir. Avrupa’da da zaman zaman benzer benzetmeler kullanılmaktadır.
Osmanlı‘yı yalnızca fetihlerle açıklamak eksik olur.
Onun asıl gücü, fethettiği şehirlerde kurduğu düzen ve adalet anlayışıydı.
Tarih boyunca farklı dinlerden insanların aynı şehirde yaşayabilmesi, mahkemelerin işletilmesi, vakıf sistemiyle sosyal yardımlaşmanın sağlanması ve ibadet özgürlüğünün korunması Osmanlı’nın öne çıkan özellikleri arasında yer aldı.
Elbette Osmanlı tarihi boyunca hatalar, isyanlar, adaletsizlikler ve farklı uygulamalar da yaşanmıştır. Hiçbir devlet kusursuz değildir. Ancak genel tarihî tablo değerlendirildiğinde Osmanlı’nın farklı toplulukları uzun süre aynı siyasi yapı içinde bir arada tutabilmiş olması dikkat çekici bir başarı olarak görülmektedir.
Bazı yorumculara göre mesele Osmanlı’nın yeniden kurulacağı endişesi değildir.
Asıl mesele, adalet, hukuk ve farklı inançların bir arada yaşayabildiği güçlü bir medeniyet modelinin yeniden hatırlanmasıdır.
Çünkü tarih, yalnızca savaşları değil; insanların huzur içinde yaşayabildiği dönemleri de kaydeder.
1492’de Avrupa kapıları Yahudilere kapanırken Osmanlı kapılarını açmıştı.
Bu tarihî gerçek, bugün dahi Osmanlı’nın farklı inanç gruplarına yaklaşımını tartışırken en sık verilen örneklerden biri olmayı sürdürmektedir.
Tarih, ideolojik önyargılarla değil, belgelerle okunmalıdır.
Osmanlı Devleti modern anlamda bir demokrasi değildi; ancak kendi çağının şartları içerisinde farklı din ve etnik kökenlerden toplulukların uzun süre birlikte yaşayabildiği geniş bir siyasî düzen kurmayı başarmıştır.
Bugün Osmanlı üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı da bu tarihî mirasın nasıl yorumlanacağı etrafında şekillenmektedir.
Belki de asıl soru şudur:
İnsanlar gerçekten Osmanlı’nın adından mı rahatsız oluyor, yoksa adalet, din ve vicdan özgürlüğü ile farklı toplumların birlikte yaşayabildiği güçlü bir medeniyet fikrinin yeniden hatırlanmasından mı?
İSLAMİ HABER “MİRAT”
UTANMADINIZ MI? Çin yönetimi, Türkiye’den bir grup “gazeteci”yi yine Doğu Türkistan’a götürmüş; yedirmiş, içirmiş, gezdirmiş.…
İşgalci İsrail, Batı Şeria'da Kur'an Yayını Yapan Radyoyu Kapattı Kalkilya'da Radyo Merkezine Askeri Baskın İşgalci…
Suudi Arabistan Irak petrol tesisleri İHA hakkında son gelişmeler. Suudi Arabistan, Irak topraklarından doğu bölgesindeki…
Ünlü hacker grubu oyun devini hedef aldı hakkında son gelişmeler. Ünlü hacker grubu, bir oyun…
Dünya genelinde 300 milyondan fazla kişi viral hepatit enfeksiyonları ile mücadele ediyor. Viral hepatitler, karaciğer…
Fas'tan Stratejik Adım: 1055 Kilometrelik Otoyola Donald Trump’ın Adı Verildi Fas yönetimi, ülkenin batısındaki Tiznit…