
Odatv yazarı Sayın Cemile Y. Çetin’in şahsımıza yönelik yazıları üzerine başlattığımız ilmî müzakere süreci, muhataplarımızın fikrî bir sıkışma içine girdiğini açıkça göstermektedir. Odatv’de yayımlanan son yazıda, ortaya koyduğumuz tarihî belgelere ve usûl ilkelerine doyurucu cevaplar vermek yerine, meseleyi saptırma ve seküler kavramların arkasına sığınma taktiği izlenmektedir.
https://www.odatv.com/medya/prof-dr-ali-seyyardan-odatvye-yanit-karl-marks-tartismasi-120161565,
Almanca özgün kaynaklara, biyografilere ve tarihî belgelere dayandırarak sunduğunuz somut delilleri çürütecek hiçbir ilmî karşı belge sunamıyorlar. Meseleyi sırf Louise Freyberger’in mektubu ve onun kişisel beyanı üzerinden okumaya çalışarak, büyük resmi görmezden geliyorlar. Oysa Marx-Engels arşivleri (MEGA), Werner Blumenberg, David Riazanov ve Isaiah Berlin gibi uluslararası otoritelerin biyografik araştırmaları, Frederick Demuth’un Marx’ın gayrimeşru oğlu olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulamaktadır. Freyberger’in mektubu tek delil değil, zaten bilinen ve gizlenen bir hakikatin Engels’in ölüm döşeğindeki itirafıyla tescillenmesidir. Bunu “dedikodu” diye nitelemek, tarih metodolojisinden habersizliktir.
Odatv, tutarlı bir şekilde Batı merkezli seküler zihniyetin en büyük hastalığı olan “Teori ile Ahlâkı ayırma” hatasını sürdürüyor. “Yatak odasını kurcalamak” gibi sığ bir savunmanın arkasına sığınarak, bir teorisyenin mikro evindeki ahlâkî tutumunun, kurduğu makro sistemin güvenilirliğini doğrudan etkilediği gerçeğini karartmak istiyorlar. Odatv’nin asıl sıkıştığı nokta, akademide “Ad Hominem” (Kişiye Saldırı) olarak bilinen kavrama sarılmasıdır. Muhatabımız özetle şöyle demektedir: “Bir düşünürün özel hayatındaki iddialar üzerinden artı-değer teorisi ve sermaye birikimi analizi çürütülemez. Yapılan şey ad hominem’dir.”
Odatv’nin teknik bir terim olarak bu kavrama sığınması sürpriz değildir. Ancak gözden kaçırılan temel husus, İslâmî ilimler metodolojisi (Usûl) ile seküler Batı metodolojisi arasındaki ontolojik farktır. Klâsik mantık ve seküler akademi penceresinden bakıldığında; bir teorinin mantıkî geçerliliği ile kuramcının şahsî günahlarını birbirinden ayrı kompartımanlarda değerlendirmek, teknik bir yöntem sayılabilir. Şayet bir mütefekkir veya yazar, özü itibarıyla Hakk’a, fıtrata ve dine uygun (sahih) ilkeleri savunuyorsa, onun nefsî zaaflarını veya şahsî hatalarını (örneğin Müslüman bir yazarın özel hayatındaki bazı insanî zaafları üzerinden edebî ve fikrî mirasını yıpratmaya çalışmak gibi) kurcalamak, tutarsız ve ahlâkî açıdan uygunsuz bir tutum yani gerçek bir “Ad Hominem” sayılabilir. Çünkü burada söylenen ve yazılan teori Hak’tır; şahsın kusuru ise nefsidir.
Oysa Karl Marx vakasında durum bambaşkadır! Marksizm, ahlâkı ve soyut adalet kavramlarını “üst yapı kurumu” ve “burjuva manipülasyonu” sayarak reddeder. Bütün ahlâkî değerleri göreceli sayan bir ideolojinin savunucularının, iş sıkışmaya gelince Batı burjuva mantığının “Ad Hominem” ve “Özel hayatın gizliliği“ gibi ahlâkî/hukukî sığınaklarına iltica etmesi ilginç bir mantık çelişkisidir. Bizzat Karl Marx’ın kendisi, fikrî mücadele yürüttüğü rakiplerine (Proudhon, Bakunin, Lassalle vb.) karşı teorik tartışma sınırlarını sıklıkla aşarak; onları ‘siyasî şarlatanlık’, ‘burjuva ajanlığı’ ve ‘şahsî ikbal peşinde koşmak’ gibi son derece sert siyasî karakter ithamlarıyla (‘Fikrî Ad Hominem’ ile) hedef almışken; bugün takipçilerinin Marx’ın öz çocuğunu reddetmesi gibi açık bir eylemsel çöküşü gizlemek adına ‘Ad Hominem’ ve ‘özel hayatın gizliliği’ zırhına bürünmeleri tam bir tarihî ironidir
Bizim yaptığımız şey, bir karalama değil; Teori ile Pratik (İlim ile Amel) Arasındaki İlliyet Bağlantısı Analizidir. İslâmî ilimler geleneğinde (Hadis usûlündeki Rical / Cerh ve Ta’dil ilminde veya Ahlâk felsefesinde), bir teorisyenin beyan ettiği ilkelere kendisinin ne derece uyduğu, o teorinin fıtrata ve tatbik edilebilirliğe uygunluğunun temel ölçütüdür. Bütün insanlığa “mülkiyetsizlik, sömürüsüz dünya, emeğe saygı ve burjuva ahlâkının reddi” vaadinde bulunan bir ideoloğun; kendi evindeki alt sınıftan hizmetçinin çaresizliğini sömürmesi, doğan çocuğunu burjuva itibarı zedelenmesin diye reddetmesi ve hayatı boyunca bir burjuvanın (Engels) sağladığı sermaye birikimiyle (artı-değerle) yaşaması, basit bir “özel hayat” parantezine alınamaz.
İslâm düşüncesinde ve ahlâk felsefesinde “İlim-Amel”, “Teori-Ahlâk” ve “Eser-Müessir” ilişkisi birbirinden koparılamaz bir bütündür. Meseleye iki temel ilmî argümanla yaklaşmak zorundayız:
Velhâsıl-ı Kelâm; biz yine de Odatv çevresine bir jest yapalım. Karl Marx’ın şahsî ve özel hayatını tamamen paranteze alıp unutalım. Ancak, Marksizm’i sadece soyut iktisadî ve felsefî teorileri üzerinden değerlendirsek dahî varacağımız sonuç yine değişmeyecektir. Tarihî tatbikatı ve teorik çıkmazlarıyla sabittir ki Marksizm, insanlığa adalet, hürriyet ve saadet getirmemiştir, getirmesi de fıtrat gereği mümkün değildir.
Bizim bu hakikatleri dile getirmemiz bir husumet değil, samimî bir irşat ve kardeşçe bir hatırlatma gayretidir. Zira ideolojilerin geçici cazibesi bittiğinde yalın hakikatle baş başa kalırız. Gerçek saadet ve sosyal adalet; Müslüman düşünürlerin şahsî eksikliklerinden veya dönemsel uygulamalardaki kusurlardan tamamen bağımsız olarak, doğrudan İslâm’ın fıtrî, âdil, merhametli ve kuşatıcı nizamındadır.
Hakikat karşısında körleşmiş zihinleri ikna etmek, bizim sorumluluğumuzda değildir. Bizim mesuliyetimiz; hakkı bâtıldan ayırmak, ilmî namusu muhafaza etmek ve genç nesillerin zihnini bu çürük ideolojilerin parlak ambalajlarından koruyacak delili ortaya koymaktır. Gönlümüz ve temennimiz; hakikati arayan her bir zihnin, ideolojik önyargıların ötesine geçerek, fıtratına ve bu ebedî saadet kaynağına yönelmesidir. Hidayet ve idrak ise şüphesiz nasip işidir; nitekim birçok “sol/sosyalist/Marksist” düşünür, objektif araştırmalarında İslâm’ın sömürücü anti-emperyalist yönünü idrak etmiş ve en azından İslâm’ın bu âdil boyutunu görebilmiştir. Bize düşen görev, hakikati ilmî açılımlarımızla sadece takdim etmektir, vesselam.
TÜRKİYE'DEN SAVUNMA SANAYİİNDE DEV ADIM: BÜTÇEDE REKOR ARTIŞ VE TEKNOLOJİK BAĞIMSIZLIK VURGUSU Türkiye, küresel güvenlik…
ALLAH BÜYÜKLÜK TASLAYANLARI SEVMEZ Kibir hastalığına yakalananlar kendilerini özel, üstün, seçilmiş ve ayrıcalıklı görürler. Diğer…
İBRAHİM KARAGÜL: BAE BU SEFER DE SUUDİ ARABİSTAN’I MI BÖLECEK? “Peki sonraki hedefi ne? Mısır…
ÇİPRAS: GÖREVDE OLSAYDIM NETANYAHU HAKKINDAKİ YAKALAMA KARARINI UYGULARDIM Eski Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, Uluslararası Ceza…
SON PİŞMANLIK: “AH! KEŞKE…” İnsan, düşünme, değerlendirme ve karar verme yetisine sahip bir varlıktır. Bu…
ÇOCUKLARIMIZA NAMAZ KILDIRABİLİYOR MUYUZ? İlk vahiy süreciyle beraber namazla emredilen Hz. Peygamber ve Müslümanlar, namazlarını…