
Herzl, ilk bakışta sıradan bir gazeteci ve yazar profili çiziyordu. Ancak onun kaleme aldığı fikirler, ilerleyen yıllarda Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek bir siyasi projeye dönüştü. Avrupa’da Yahudilere yönelik ayrımcılık ve antisemitizm olaylarını bir “devlet kurma fırsatı” olarak değerlendiren Herzl, “Yahudiler için güvenli bir yurt” söylemini uluslararası diplomasiye taşıdı.
Fakat mesele yalnızca güvenlik değildi. Herzl’in hedefi; Filistin’de siyasi, demografik ve ekonomik hâkimiyet kuracak yeni bir devlet inşa etmekti.
1894 yılında Fransa’da yaşanan ve tarihe geçen Dreyfus Olayı, Herzl’in düşünce dünyasında kırılma noktası oldu.
Yahudi subay Alfred Dreyfus’un casusluk suçlamasıyla yargılanması sırasında Avrupa sokaklarında yükselen Yahudi karşıtı sloganlar, Herzl’in “Avrupa’da Yahudiler asla tam anlamıyla kabul edilmeyecek” fikrini güçlendirdi.
Bunun üzerine Herzl, 1896’da yayımladığı “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) adlı eserinde açıkça şunu savundu:
Yahudiler dağınık bir topluluk olarak değil, kendi devletine sahip siyasi bir millet olarak örgütlenmelidir.
Bu fikir kısa sürede Avrupa’daki zengin Yahudi sermayedarların ve siyasi çevrelerin desteğini aldı.
1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen Birinci Siyonist Kongre, Siyonizmin dönüm noktası oldu.
Kongrede alınan kararlar yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda stratejik bir yol haritası niteliğindeydi. Filistin’e sistemli göç, ekonomik yatırımlar, toprak alımları ve uluslararası diplomasi adım adım planlandı.
Herzl’in günlüğüne yazdığı şu cümle ise tarihe geçti:
“Basel’de Yahudi devletini kurdum. Belki bugün herkes bunu görmeyecek ama elli yıl içinde herkes anlayacak.”
Gerçekten de yaklaşık yarım asır sonra, 1948’de İsrail resmen ilan edildi.
O dönemde Filistin, Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altındaydı. Ancak imparatorluk hem ekonomik krizlerle hem de siyasi çalkantılarla mücadele ediyordu.
Siyonist hareket tam da bu zayıf dönemi fırsata çevirdi.
Herzl, dönemin Osmanlı padişahı II. Abdülhamid ile görüşmek istedi. Amacı, Filistin’de Yahudi yerleşimine resmi izin koparmaktı. Karşılığında Osmanlı borçlarının ödenmesine destek vaat edildi.
Ancak Sultan Abdülhamid bu teklifi reddetti ve şu sözlerle tarihe geçen tavrını ortaya koydu:
“Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Çünkü bu vatan bana değil, millete aittir.”
Resmî izin alınamasa da süreç durmadı. Bu kez farklı yöntemler devreye sokuldu.
Filistin’de toprakların önemli bölümü doğrudan köylülerden alınmadı. Süreç çok daha karmaşık ve organize ilerledi.
Siyonist fonlar aracılığıyla:
Toprağı satın alan yapılar yalnızca ekonomik yatırım peşinde değildi. Kurulan yerleşimler, ileride askeri ve siyasi merkezlere dönüşecek şekilde planlanıyordu.
Bu süreçte Filistinli köylüler zamanla üretim alanlarından uzaklaştırıldı. Ekonomik baskı ve göç hareketleriyle bölgenin demografik yapısı değiştirilmeye başlandı.
1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet sonrası Osmanlı bürokrasisinde ciddi bir otorite karmaşası yaşandı.
Bu dönem, Yahudi göçlerinin hızlandığı yıllar oldu.
Resmî yasaklara rağmen:
Kurulan bu yapılar yalnızca köy değildi. Kendi güvenlik sistemleri, ekonomik ağları ve eğitim kurumlarıyla adeta devlet içinde devlet modeli oluşturuluyordu.
Daha sonra İsrail ordusunun temelini oluşturacak bazı paramiliter yapılar da bu süreçte ortaya çıktı.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında dengeler tamamen değişti. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle Filistin, Birleşik Krallık mandasına geçti.
1917’de yayımlanan Balfour Deklarasyonu, Siyonist hareket için tarihi bir dönüm noktası oldu.
İngiltere, Filistin’de “Yahudi ulusal yurdu” kurulmasını desteklediğini açıkladı. Böylece Herzl’in diplomatik olarak başlattığı süreç, küresel güçlerin açık desteğiyle yeni bir aşamaya geçti.
Bu tarihten sonra göçler hızlandı, silahlı yapılanmalar güçlendi ve Filistinli Araplarla çatışmalar arttı.
1948 yılında İsrail’in kuruluşunun ilan edilmesiyle birlikte yüzbinlerce Filistinli evlerinden sürüldü.
Filistinlilerin “Büyük Felaket” anlamında kullandığı Nekbe, yalnızca bir savaş sonucu değil; yıllarca planlanan demografik dönüşümün sonucu olarak görülüyor.
Boşaltılan köyler, yeni yerleşimcilere verildi. Filistinlilerin büyük kısmı mülteci durumuna düştü.
Bugün Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yaşanan krizlerin kökeni de işte bu tarihsel sürece dayanıyor.
Siyonist hareket ilk yıllarında dünyaya kendisini;
olarak sundu.
Ancak zamanla bu yapı, askeri kontrol mekanizmalarıyla büyüyen bir güvenlik devletine dönüştü.
Bugün Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da yaşananlar; yalnızca güncel bir savaş değil, yaklaşık 130 yıllık siyasi ve demografik bir projenin sonucu olarak değerlendiriliyor.
Destekçileri için Herzl, Yahudilere devlet kazandıran bir siyasi lider olarak görülüyor.
Ancak eleştirmenlere göre o, Filistin’de bugün hâlâ süren işgalin, zorunlu göçlerin ve çatışmaların fikir babasıdır.
Özellikle Gazze’de yaşanan sivil ölümler, bombardımanlar ve insani kriz nedeniyle dünya kamuoyunda İsrail’e yönelik öfke her geçen gün büyüyor.
Bir zamanlar “güvenli yurt” sloganıyla başlayan proje, bugün milyonlarca insanın gözünde duvarlar, abluka, sürgün ve savaşla anılıyor.
Ve tarih hâlâ şu soruyu tartışıyor:
Bir halkın güvenliği, başka bir halkın yurdu ve hayatı pahasına kurulabilir mi?