
İstanbul’da 14 Ekim’de etkili olan şiddetli sağanak, kent genelinde hayatı olumsuz etkiledi. Bazı bölgelerde metrekareye düşen yağış miktarı 200 kilogramı aşarken, Beykoz’da 242 kilogramla dikkat çekici bir seviyeye ulaştı.
Ev ve iş yerlerini su bastı, yollar göle döndü, araçlar sel sularında mahsur kaldı. İstanbul Valiliği, 14 Ekim saat 06.00 ile 20.00 arasında AFAD ve 112 Acil Çağrı Merkezlerine 2 bin 518 ihbar ulaştığını açıkladı. Kentte 1.277 su baskını, 15 heyelan ve 47 mahsur kalma olayı kayıtlara geçti. Felakette iki kişi hayatını kaybetti.
Şiddetli yağış nedeniyle 15 Ekim Perşembe günü İstanbul genelinde eğitime bir gün ara verildi. Ekiplerin olumsuzluklara müdahalesi sürerken, vatandaşlara su baskını riski bulunan bölgelerden uzak durmaları çağrısı yapıldı.
İstanbul’da yağan yağmur, bir kez daha insanoğlunun acziyetini gözler önüne serdi. Metrekareye 200 kilogramı aşan yağış düştü, yollar göle döndü, evleri ve iş yerlerini su bastı. İnsanlar araçlarında mahsur kaldı, hayatlar söndü. Peki, hiç düşündük mü? Hayatımızın vazgeçilmez nimetlerinden biri olan su, nasıl oluyor da bir anda felakete dönüşebiliyor?
Su, Cenab-ı Hakk’ın bizlere bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Susuz bir hayat düşünülemez. Toprak suyla canlanır, tohum suyla filizlenir, insan ve diğer canlılar suyla hayat bulur. Yağmur, rahmetin ve hayatın vesilesidir. Ancak bu nimetin kıymetini çoğu zaman onu kaybetme tehlikesiyle karşılaştığımızda hatırlarız.
Rabbimiz, Mülk suresinin 30. ayetinde şöyle buyuruyor:
“De ki: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akarsu getirebilir?”
İşte üzerinde düşünmemiz gereken soru budur. Suyun yokluğunda hayatın nasıl kuruyacağını biliyoruz. Peki, suyun varlığında sorumluluklarımızı ne kadar yerine getiriyoruz?
Elbette her sel felaketini ilahî bir ceza olarak nitelendirmek doğru değildir. Fakat yaşananlardan ibret almak, kendimizi ve yaptıklarımızı sorgulamak inancımızın gereğidir. Yağmurun miktarını kontrol edemeyebiliriz; ancak şehirlerimizi nasıl inşa ettiğimiz, dere yataklarını koruyup korumadığımız, altyapımızı ne ölçüde hazırladığımız ve tabiatla nasıl bir ilişki kurduğumuz bizim sorumluluğumuzdadır.
Betonlaşmanın arttığı, suyun toprağa ulaşamadığı, doğal su yollarının daraltıldığı şehirlerde şiddetli yağışların sonuçları daha ağır olabilir. Bu nedenle sel felaketlerini yalnızca gökyüzünden düşen yağmura bağlamak, insanın kendi sorumluluğunu göz ardı etmesi anlamına gelir. Bilimsel tedbirleri almak, sağlam altyapı kurmak ve şehirleri afetlere hazırlamak da sorumluluğumuzun bir parçasıdır.
Unutmayalım ki şükür, yalnızca dilimizle “Elhamdülillah” demek değildir. Nimeti korumak, onu israf etmemek ve o nimetin gerektirdiği sorumluluğu yerine getirmek de şükrün bir gereğidir.
Bugün İstanbul’da yaşanan felaket karşısında hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyoruz. Zarar gören vatandaşlarımızın yaralarının bir an önce sarılmasını temenni ediyoruz. Fakat temennilerle yetinmemeli, yaşananlardan gerekli dersleri de çıkarmalıyız.
Çünkü su, hayatımızın kaynağıdır. Onu bize bahşeden Rabbimize şükretmek kadar, bu nimetin kıymetini bilmek ve insan hayatını korumak için üzerimize düşeni yapmak da vazifemizdir.
Asıl mesele, yağmurun yağması değil; rahmet olarak gelen suyun felakete dönüşmemesi için gereken tedbirleri alıp almadığımızdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”