
KİMLİKTEN KİŞİLİĞE HANGİ MÜSLÜMANLIK?
Attila İlhan’ın “Hangi Batı” sorusunu sorduğu gibi, bizim de günümüz Müslümanlarına bakıp “Hangi Müslümanlık?” sorusunu sorasımız geliyor. Zira Kur’an’da yer alan ve tavsiye edilen Müslüman tipi ile günümüzde görülen ve bilinen Müslüman tipi arasındaki bariz farklılık ve buna bağlı olarak ayrışan “kişilik Müslümanlığı” ve “kimlik Müslümanlığı” anlayışının oluşması ve görünür hale gelmesi, ister istemez insana böyle bir soru sorma ihtiyacını hissettiriyor.
Daha açık bir ifade ile Kur’an, her Müslümandan İslam’ı derin bir iman, tefekkür, ahlâk ve hayat sistemi olarak benimsemesini ve yaşamasını isterken; günümüzde ise çoğu Müslümanın, İslâm’ı sadece kültürel, toplumsal veya siyasal bir aidiyet göstergesi olarak algıladığı ve benimsediği görülüyor. Ayrıca kimlik Müslümanlığının, iman ile ahlâk veya ibadet ile ahlak arasındaki bağı çoğu kere kopardığı; Din’in yönlendirici ve etkileyici gücünü ve rehberliğini sembolik bir geleneğe dönüştürdüğü de müşahede ediliyor.
Nitekim bu tip insanların, “Elhamdülillah Müslümanım” demesine rağmen, yalan, içki, madde kullanımı, fuhuş, kul hakkı, adaletsizlik gibi konularda gereken hassasiyeti göstermediği; namaz, oruç gibi ibadetleri yerine getirirken, bu ibadetlerin dönüştürücü etkisini hayatına yansıtmadığı; sorumluluk bilincini geliştiremediği; adalet ve hakkaniyeti kimliğe göre belirlediği, kısaca İslâm’ı sözlü olarak savunduğu halde, ticaretinde, sosyal ilişkilerinde ve aile hayatında davranışlarına yansıtmadığı/yansıtamadığı; buna karşılık gösterişçi dindarlık anlayışına daha yatkın bir hayat tazını benimsediği görülüyor. Bunun da ana nedeni, modernleşme ve sekülerleşmenin fert ve toplum üzerindeki olumsuz ve derin etkileridir. Zira modern ve sekülarist zihniyetin, dini ibadete indirgeyerek dar bir alana hapsetmeye çalıştığı, böylece ahlak ve hukuk kurallarını devre dışı bırakarak sosyal ve kamusal alandan uzaklaştırmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.
Kur’an ise Müslümandan, sadece kimlik Müslümanı olmasını değil, aynı zamanda ahlaklı, dürüst, adil, düşünen, yaşayan ve sorumluluk bilinciyle hareket eden bir şahsiyet/kişilik Müslümanı olmasını istemektedir. Zira kişilik Müslümanlığı, içselleştirilmiş bir dindarlığı; ahlâkî bir tutarlılığı ve İslam’ı gereği gibi temsil eden bir karakteri ifade etmektedir. Nitekim Allah Teâlâ’nın, Mü’minun Suresi’nde “Şüphesiz Mü’minler kurtuluşa ermiştir” dedikten sonra, bu mü’minleri de namazlarını huşu içinde eda eden; malayani sözlerden uzak duran; zekâtlarını veren; iffetlerini koruyan; emanete ihanet etmeyen, sözlerini yerine getiren ve namazlarını devamlı kılan kimseler olarak açıkladığı görülmektedir.[1]
Ayrıca Kur’an’da “Rahman’ın kulları” ifade edilirken, bu kulların mütevazı olduğu; cahillerle karşılaştıklarında onlara yumuşak ve güzel söz söylediği; geceleri kalkıp nafile namaz kıldıkları; ‘Rabbimiz bizden cehennem azabını kaldır’ diye dua ettikleri; harcamalarında dengeli oldukları; Allah’a ortak koşmadıkları; adam öldürmedikleri; tövbe ettikleri; yalancı şahitlik etmedikleri; boş laf konuşanlara rastladıklarında vakar ile oradan uzaklaştıkları; ayetlere karşı kör ve sağır gibi olmadıkları; göz nuru evlatlar ve takva sahiplerine önder olmak istedikleri ve sabırlı oldukları zikredilmektedir.[2]
Görülüyor ki bu bilgiler, Müslüman kimliğini değil, kişiliğini yansıtmaktadır. Çünkü kişilik, kimliğin gerekli kıldığı şahsiyet özelliklerinin eyleme dönüştürülmesi ile oluşan bir anlayış ve yaşam tarzıdır. Zira iman, kimlik ile alakalı olduğu halde ahlak ve bununla ilgili tutum ve davranışlar, kişilikle alakalıdır. Bir kişinin Müslüman kimliğine sahip olabilmesi için, iman etmesi yeterli olduğu halde, Müslüman bir kişiliğe sahip olabilmesi için sadece iman etmesi yeterli olmamakta, ayıca salih amel de işlemesi gerekmektedir. Dolayısıyla kişilik, Müslümanı erdemli kılan tutum ve davranışların tümünü kapsamaktadır.
Bu nedenle dinin özünden ve ruhundan uzak sadece dinin ritüellerini yerine getiren Müslüman, şekilci bir dindarlığı yansıtıyor demektir. Daha açık bir ifade ile bir Müslüman, namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, kurban kesiyor fakat yalan söyleyerek ve çalarak bir kazanç elde ediyor; kişisel çıkarları için hak-hukuk tanımıyor, sözünde durmuyor, insanları sürekli aldatıyor ve bundan dolayı da becerikli ve açıkgözlü olmakla övünüyorsa bu insan, Müslüman bir kişiliğe ve erdemli bir ahlâka sahip olamamış demektir.
Nitekim ibadetlerdeki temel amacın “takva” oluşu ve Hz. Peygamber’in “Kim yalan söylemeyi, yalanla iş görmeyi terk etmezse, Allah’ın, onun yemesini ve içmesini bırakmasına (oruç tutmasına) ihtiyacı yoktur” [3] sözü de bunun bir kanıtıdır. Kısaca, doğru sözlülük, dürüstlük, ahde vefa, adalet, merhamet, cömertlik, sabır, tevazu, kanaatkârlık, paylaşma; insanların canlarına, mallarına, namus ve şereflerine saygı gösterme gibi erdemler, Müslüman kimliğinin gerekli kıldığı kişilik özelliklerinden bazılarıdır.
Bu da kişilik Müslümanlığının, hem iman ile ahlak, hem de ibadet ile ahlak arasında kopmaz bir bağın olduğunu göstermektedir. Nitekim Kur’an’da, Müslümanlığın yalnızca sözlü bir aidiyetten ibaret olmadığı, aynı zamanda kalp, dil ve davranış bütünlüğü olarak ele alındığı ve “İnsanlar ‘inandık’ demekle bırakılacaklarını mı sandılar?” [4] denilerek kimlik düzeyinde kalan bir imanın yeterli olmadığı açıkça ifade edilmektedir. Bu nedenle İslam, insandan sadece “Müslüman” olmasını değil, aynı zamanda Müslümanca bir şahsiyet inşa etmesini de talep etmekte ve gerçek dindarlığın, kimlik Müslümanlığında değil, kişilik Müslümanlığında oluştuğunu ve tezahür ettiğini açıklamaktadır.
Bu nedenle kişilik Müslümanlığına sahip bir insan, menfaatine aykırı da olsa doğruyu söylemekten vazgeçmeyen; kaba, katı, kırıcı ve adaletsiz olmamaya özen gösteren; haksızlık karşısında susmayan, gücü yettiğince doğruyu, adaleti, hakkı ve iyiyi savunan; güçsüze, yaşlıya, çocuğa ve hayvana karşı şefkatli davranan; hata yapanı hemen dışlama yerine ıslah etmeye çalışan; başkalarını yargılamadan önce kendini hesaba çekebilen; zorluklar karşısında isyan etmeyerek sabır ve tevekkül eden; öfkelendiğinde kırıcı olmamaya çalışan; evde, işte, camide, toplum içinde aynı ahlâkî çizgisini koruyan, dolayısıyla dinî söylemleri ile davranışları tutarlı olan ve birbiriyle çelişmeyen; kısaca sözüyle “Ben Müslümanım” demekten daha çok, kişiliği ile başkalarına örnek olan insandır.
Kur’an örnek olarak da Hz. Peygamber’i göstermektedir. Nitekim Kur’ân’da yer alan bilgilerden onun kim olduğunu ifade eden biyolojik ve fizyolojik varlığına bağlı kimlikleri değil, nasıllığını ifade eden kişilik özellikleri örnek olarak sunulmaktadır. Zira kim sorusunun cevabı, yerelliği; nasıl sorusunun cevabı ise evrenselliğe işaret eder. Bu nedenle Kur’ân’da Hz. Peygamber’in kimliğinden ziyade kişiliğine önem verilmesi ve bu nedenle ahlakının daha çok zikredilmesi, onun örnekliğini yerel boyuttan evrenselliğe taşıma, dolayısıyla da teşebbühü devre dışı bırakma amacını taşıdığı anlaşılmaktadır.
Çünkü teşebbühte yerellik, kişilikte ise evrensellik söz konusudur. Dolayısıyla Hz. Peygamberin örnekliği, kim oluşuyla değil; nasıl bir kul, nasıl bir insan, nasıl bir baba, nasıl bir koca, nasıl bir komşu, nasıl bir müşteri, nasıl bir arkadaş, nasıl bir yönetici oluşu gibi evrensel olma potansiyeline sahip nitelikleri yönüyledir. Bir başka deyişle, o bir peygamber oluşuyla değil, nasıl bir peygamber oluşuyla; o kul oluşu ile değil, nasıl bir kul oluşu ile; insan oluşu ile değil, nasıl bir insan oluşu ile; baba oluşu ile değil, nasıl bir baba oluşu ile; koca oluşu ile değil, nasıl bir koca oluşu ile bize örnektir. Yoksa fizyolojisi, yerellik ifade eden sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik, sosyo-politik araç ve gereçler veya formların onun tarafından bir şekilde kullanılmış olması yönüyle değil. Nitekim Kur’an’da Hz. Peygamberin, merhameti, kaba ve katı olmayışı, güvenilirliği, sevgisi, hilmi, nezaketi, hoşgörüsü, adaleti, kısaca “büyük ahlak sahibi”[5] oluşu ile övülmesi, bunun bir göstergesidir. Bu da bize kimlik Müslümanı değil, kişilik Müslümanı olmamız gerektiği mesajını vermektedir.
Meramımı daha iyi anlatabilmem için konuyu, Mevlana’dan bir hikaye ile örneklemek istiyorum: Mevlana’ya bir gün birisi gelir ve ona Hz. Peygamberin kuşağının olup olmadığını, varsa nasıl olduğunu, kaç arşın uzunlukta ve hangi renkte olduğunu sorar. Mevlana; “Bunu bilmekle ne yapacaksın, eline ne geçecek, Hz. Peygamber kuşak kullanırdı, kullanmazdı veya vardı, yoktu, bunu bilmek sana ne fayda verecek?”, diye sorar. O da şöyle cevaplar: “Sakalım onun sakalı gibi oldu, sarığım da O’nun sarığına benzedi, hatta ayaklarımda çöl ayakkabısı var, Konya toprağında çöl terliği ile geziyorum. Elbisem de onunkine benzedi, geriye acaba Hz. Peygamber kuşak kullanıyor muydu, kullanmıyor muydu? meselesi kaldı. Bunu da kimse cevaplayamadı. Onun için sana geldim. Ben O’na benzemek istiyorum”, der. Mevlana ona cevap olarak, “Sen bu kafa ile benzesen benzesen ancak Ebu Cehil’e benzersin”, dedikten sora şöyle devam eder: “Dış görünüş ve kıyafet itibariyle Hz. Peygamberle Ebu Cehil arasında bir fark yoktur. Fark surette değil, siretlerdedir. Sende Hz. Peygamberin şekil ve kıyafetinden nelerin olduğu değil, Hz. Peygamberin ahlakından, dürüstlüğünden, hoşgörü ve insanlığından ne var onu söyle. O’na ancak öyle benzersin.”[6] Daha fazla söze ne hacet?
Prof. Dr. Celal KIRCA
YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ
İSLAMİ HABER “MİRAT”
MİRATYOUTUBE
DİP NOTLAR
[1] Mü’minûn,23/1-9.
[2] Furkan,25/63-75.
[3] Buhari, Kitabu’s-Savm, Bab 8
[4] Ankebût, 29/2.
[5] Kalem, 68/4; Al -i İmrân, 3/159.
[6] İsmail Yakıt, Hz. Peygamber’i Anlamak, İstanbul, 2003, s. 41-42.
Maalesef kimlik-kişilik ayrımı hatalı yapılıyor.
Kimlik sahibi olanlar, kişilikleri ile örnek olamadıklarında, kimliklerine zarar veriyorlar.
“Ben Türk’üm ” diyen birisi bulunduğu topluma aykırı davranıyorsa bütün Türkler;
“Ben Müslümanım” diyen birisi haram/günah işlediğinde tüm müslümanlar ve islam suçlanıyor. İnsanlar islama soğuk bakıyorlar. Bu ayrım doğru yapılmalı.
Selamlar değerli hocam,Güncel ve problemli bir meseleye parmak bastınız, maalesef imancımızla davranışlarımız uyuşmuyor, herkes almalı fakatlı bir sürü gerekçeler de sıralamaya başlar muhakkak, niçin böyle? diyınce herhalde dünyalık kaygılar, rızkı verenin, Allah olduğunun bilinç haline gelmemesi mi? Ya da bilinç olsa bile aman bir defalık yanlışla ne olacak anlayışı mı ortaya çıkıyor? Sonra da alışkanlığa eviriliyor ve meşhur örnek misali oynamaya başlayan kadın hikayesi’ ‘İster ister yazma” gibi, Modern hayatın her alandan insanımızı kuşatması hem cahil hem akademik eğitim görmüş olanında da aynı davranış yanlışlıklarını görebiliyoruz. Modern hayata maruz kalmamış eski klasik terbiyede mektep medrese görmemiş insanlarımızda dahi büyük bir terbiye,edep,tevazu,yardımlaşma,hatasını yüze vurmama,nimeti israf etmeme ve bu anlayışla yerleşen bir kültür vardı, ekmek kırıntısına basılmaz, ekmek ağlar, yanık ekmek yiyen para bulur şeklinde çocuklara verilen mesajın bugünün müsrif şımarık haline bakınca bu insanların ne kadar bilge bir tavır gösterdiğini şahsen farkedebilyorum, Sözden dönemek,daha fazla kar elde etmek için her türlü istismarı yapmak adeta sıradan bir iş haline gelmesi…
Samimi inanmış olsa bile bu sefer de dinin mesajını şekilden öteye götüremeyen bir dış görünüşün, İslami bir kişiliği temsil de tek örnek gibi algılanması ile içi boş bir kalıba dökülmesi, toplumun da temsil noktasında idealize bazı insanların yaptığı bazı davranışlar, bu sefer de batılı bakış açısıyla dinin bir sınıfa zümreye has kılınması hastalığı oradan inanca ve değerlere saldırı vasıtası yapılmasına zemin hazırlıyor maalesef. Kaleminize dilinize sağlık bereketli hayırlı çalışmalara devam etmeyi rabbim daim eylesin, Allah razı olsun hürmetler ve muhabbetler değerli hocam.
Gerçekten müthiş bir çalışma olmuş. Hocamın kalemine yüreğine sağlık. Teşekkürler sayın hocam
Kaleminize gönlünüze bereket çok güzel izah ettiniz..Rabbım buyurduğunuz gibi sözde değil özde de Müslüman olanlardan eylesin..şekilcilik bütün benliğimizi kapladı. Dervişlik olsaydı bir asa ile hırka..biz dahi alırdık otuza kırka..diyen yunus ne güzel söylemiş
İbadetin ruhunu kavrayamadigimizdan namaz bizi kötülükten ali koymuyor. Gerçek namaz kilsak o namaz bizi her türlü kötülükten ali koyardı. Bütün İbadetler bizim iyi insan olmamız için. Dediğiniz gibi şekilde kaldığından kimseye islâmin güzelliğini mükemmelliğin anlatamıyoruz. Bu güzel yazınızı tebrik eder hürmet ve muhabbetlerimi sunuyorum kıymetli hocam.
Çok güzel bir çalışma olmuş
Allah razı olsun. Rabbım bizi sözde değil özde Müslüman olanlardan eylesin
Şekilde deği esasta özde islâmi yaşayanlar dan eylesin.
“Taklidi İman ve Tahkiki İman” faslında tefekkür edip hayıflandığımız temel bir meselemiz var. İmanı genellikle taklit yoluyla elde ediyor veya Müslüman bir toplumda doğduğumuz için miras olarak alıyoruz. Üzerinde kafa yorup, alın teri döküp, araştırıp, yoğun çaba harcayıp kendimiz tercihte bulunmuyoruz. Yani imanı kendi çabamızla hak edip KAZANMIYORUZ: Bu yüzden de bu çetin vadide genellikle savruluyoruz.
Sevgili Celal Hocamızın “Kimlik Müslümanlığı ve Kişilik Müslümanlığı” adı altında büyük bir vukufiyetle ele aldığı bu yazı, Kimlik Müslümanlığının iman ile ahlâk arasındaki bağı nasıl kopardığını ve ibadetlerin davranışlara yansıması konusunda ruha nasıl perde olduğuna dair çarpıcı tespitler içeriyor.
Müstefid olduk.
Kaleminize sağlık hocam.
Değerli hocam,yazınız her zamanki gibi etrafını cami,ağyarını mani tarzda mükemmel olmuş.Kimlik ve kişilik merkezli güzel bir yazı.Kabahatı yine modernlik ve sekülerliğe bağlamışsınız.usulud-din Ehl-i sünnette üç,şiada adalet ve imametle beş…1923 devrimi ile Diyanet’e İslam’ın Ahlak,İman ve İbadet esasları ile ibadet yerlerini yönetme,toplumu din konusunda aydınlatma görevi verilmiş.Modernlik ve sekülerleşme devrimin temel hedefi…Dinin esasları ile buluşmuyor mu?Muamelat TBMM ‘ne bırakılmış.Orada da modernlik ve sekülerleşme esas…Dinimizi bize ulaştıran ilk nesil bile ittifak içerisinde değil.Abdullah b. Ömer kimlik esaslı dini sunarken;Hz. Ömer nasıl yönlü bir dini anlayışı getirmiş.Belirttiğiniz gibi Kur’an Peygamberimizi kimlik yönlü değil kişilik yönlü özelliklerini öne çıkarmış.Günümüzde de İslam Dini nasıl yönlü tanıtılırsa benimseniyor.İlk çağlara göre son devir İslam Alimleri de bu durumu bilinçli olarak gündeme taşımaya başladılar.Gelecek umut verici..,Peygamber döneminin siyasi kararları günümüzde belirttiğiniz gibi revaç bulmuyor.Teşebbüh siyasi karardı.Günümüzde bu aşıldı.Kur’an merkezli Peygamber ve din anlatılırsa din benimsenir olacak,gençlerimiz ateizme ve deizme kaymayacaktır.Kimlik yönlü dindarlığı da yadsımıyoruz.İsrail’de 2000 yıl öncesinin şekli dindarlığı devlet destekli sürdürülüyor.Kültürü koruma olarak değerlendirmeli,bizde de ilk dönemlerde dine böyle yaklaşılıyordu diye bir çeşitlilik olmalıdır.Belirttiğiniz gibi kişilik ve nasıllık üzerinde yoğunlaşılmalıdır. Selam ve saygılarımla…
Hocam bugüne kadar bir çok konuyu, problem sahalarımızı ele aldınız ve çok güzel analizler yaptınız. Sorunu tespit etmek önemli, ama sorunları gidermenin yollarını, reçetesini vermek çok daha önemliydi. Siz bunu çok güzel yaptınız. Bence bu yazınız tüm bugüne kadar yazdıklarınızın da önüne geçecek nitelikte. Çok değerli bir yazı. Herkes okumalı, irdeleyerek okumalı, sık sık okumalı ve günlük hayatına aktarmalı.
Kuran esaslarına göre günlük yaşamın irdelendiği bir araştırmada listeye ilk giren ülke sanırım Malezya ve o da yine sanırım diyeceğim 57’nci sıradan girmiş. Suudi Arabistan, İran, Türkiye ise çok gerilerde kalmış. Kuran esaslaına göre yaşayan ve ilk sırayı alanlar ise yine sanırım İSKANDİNAV ülkeleri…
Kendimizi sıfırlamamız ve FABRİKA AYARLARI’na bir an önce dönmeliyiz diye düşünüyorum.
Kaleminize sağlık hocam. Çok güzel ve çok değerli ve de çok anlamı bir yazı yazmışsınız yine…
Size katılıyorum Recep bey,Kur’an esaslarına göre yaşayan ve dünyada ilk sırayı alanlar İskandinav ülkeleri ve Hollanda…Hekimoğlu İsmail bir yazısında demişti ki; Hollanda İslamı yaşıyor,sadece bir şeyleri eksik o da :Kelime-i Şehadet…Selam ve saygılarımla…