
Batı dünyası, üretimin ve teknolojinin zirvesine ulaştığını iddia ettiği bir çağda, ironik bir biçimde kendi kurduğu sistemlerin nesnesi hâline gelmiştir. Alman felsefeci ve toplumbilimci Theodor W. Adorno’nun (1903-1969) o sarsıcı feryadında ifade ettiği gibi: “Benim istediğim başka hiçbir şey değil; sadece dünyanın, insanların onun gereksiz birer uzantısı/teferruatı olmayacağı şekilde düzenlenmesidir. Tanrı aşkına, nesneler insanların hatırı için var olsun, yoksa insanlar –üstelik kendi ürettikleri– nesnelerin hatırı için değil.”
Adorno’nun bu haykırışı, modern kapitalist dünyada özne ile nesnenin yer değiştirmesine, yani “şeyleşmeye” (Verdinglichung) verilen en yalın tepkidir. İnsanın kendi elleriyle inşa ettiği kurumların, piyasaların ve teknolojilerin kölesi durumuna düşmesi, Frankfurt Okulu’nun ve onun temsil ettiği “Eleştirel Teori” geleneğinin ana eksenini oluşturur. Ancak bu teşhisin tarihî ve felsefî köklerine indiğimizde, karşımıza Marksizm’in geçirdiği evrim ve bu evrimin tıkandığı sınırlar çıkar.

Resim/Kitap: Selvihan Polat, Çizgi Kitabevi’nden çıkan bu kitabında dile getirdiği üzere, seküler Neo-Marksist Adorno, dini reddeden seküler bir felsefe kursa da modernizmin yıkıcılığı karşısında metafiziksel/teolojik kavramları (kurtuluş, aşkınlık, kutsalın yok oluşu) sekülerleştirerek, düşüncesine entegre etmeye çalışmıştır. Adorno, klâsik Marksizm’i reddetmiş, ancak Yahudi-Hıristiyan teolojik motifleri sekülerleştirerek, Eleştirel Teori’nin bünyesine katmıştır.
Klasik Marksizm, 19. yüzyıl sanayi kapitalizminin acımasız çalışma şartlarına karşı haklı bir tepki olarak doğmuş; üretim araçlarının mülkiyetini ve altyapı-üstyapı ilişkisini merkeze alarak, sömürüyü ifşa etmiştir. Fakat zaman gösterdi ki Klâsik Marksizm, toplumsal gerçekliği yalnızca ekonomi-politik indirgemecilikle açıklama hatasına düşmüştür.
1930’lu yıllardan itibaren Almanya’da Theodor W. Adorno ve Walter Benjamin gibi isimlerin öncülüğünde biçimlenen Frankfurt Okulu, bu darlığı aşmak maksadıyla “Eleştirel Teori“yi (Kritische Theorie) geliştirdi. “Batı Marksizm’i” veya “Neo-Marksizm” olarak adlandırılan bu damar, Klâsik Marksizm’in Ortodoks kabileciliğini ve Sovyetler Birliği’ndeki kaba, bürokratik, devletçi “Kaba Marksizm” uygulamasını sert bir dille eleştirdi. Onlara göre tahakküm, yalnızca fabrikadaki üretim ilişkilerinden ibaret değildi; kültür endüstrisinde, gündelik hayatın rutinlerinde, ailede, dilde ve bürokraside de yeniden üretiliyordu.
Eleştirel Teori, Aydınlanmanın vaat ettiği “akıl” anlayışının zamanla maksadından saptırılarak, adaleti ve insanî değerleri gözeten bir güç olmaktan çıktığını, yalnızca “sonuca en kısa yoldan nasıl ulaşılır?” hesabını yapan “araçsal bir akla” (instrumentelle Vernunft) dönüştüğünü deşifre etti. Üstelik bu kriz karşısında kapitalist sistem içi ıslahatlar/reformlar sunan sosyal demokrasiyi de sert bir biçimde reddettiler. Onlara göre sosyal demokrasi, kapitalizmin mülkiyet ve sömürü yapısını dönüştürmek yerine, refah devleti illüzyonuyla kitleleri sisteme entegre eden, işçi sınıfını “sistemi dönüştüren radikal bir özne” olmaktan çıkarıp “pazarlık yapan bir tüketiciye” dönüştüren kurnazca bir ehlileştirme aparatından ibaretti.
Ancak Neo-Marksizm’in Klâsik Marksizm’i revize etme ve genişletme çabası, onu dinamik kılsa da köklü bir çıkmazdan kurtaramamıştır: Marksizm, bünyesi gereği gelişime ve eleştiriye açık görünse de özündeki materyalist ve seküler varoluş kabulleri sebebiyle daima “eksik” kalmaya mahkûm bir beşerî/seküler ideolojidir.
Eleştirel Teori’nin modern topluma yönelttiği oklar, İslâm’ın insan ve toplum tasavvuruyla yan yana getirildiğinde son derece çarpıcı paralellikler sunar:
Türk solu ve akademisi, Adorno’yu az çok okur, belki de hararetle tartışır ve alıntılar; ancak tahlilleri maalesef seküler bir ufkun dışına çıkamaz. Biz ise burada farkımızı koyuyoruz: Frankfurt Okulu düşünürleri, bir noktadan sonra bu anlamlı açılımın sınırına gelir; tıkandıkları yer de tam da Marksist mirasın epistemolojik (bilgi kaynağına dair) kısıtlarıdır. Eleştirel Teori, makul bir “teşhis” koymuş, fakat hiçbir zaman toplumun saadetini sağlayacak sahici ve kapsamlı bir “tedavi” üretememiştir. Neden mi? Çünkü:
Hülasa etmek gerekirse; Marksizm, Klâsik döneminden Neo-Marksist Eleştirel Teori merhalesine kadar geçirdiği tüm dönüşümlere rağmen, insanı sadece dünyevî ve maddî sınırlar içinde kavradığı için “eksik bir ideoloji” olmaktan öteye geçememiştir. Frankfurt Okulu’nun zeki ve hırçın düşünürleri, kapitalist araçsal aklın insanlığı sürüklediği felaketi teşhir etmekte baya mahir davranmış; fakat yapıyı yıkarken, yerine koyacakları kurucu bir ruh bulamamıştır.
Adorno’nun “Tanrı aşkına, nesneler insanların hatırı için var olsun” feryadına hakikî ve kalıcı cevabı verecek olan yegâne irade; insanı nesnelerin, sermayenin ve hırsların kölesi olmaktan çıkarıp yalnızca âlemlerin Rabbine kul eden İslâm’ın adalet ve fıtrat merkezli medeniyet tasavvurudur. Eleştirel Teori’nin sarsıcı teşhis gücünden elbette yararlanabiliriz; ancak bununla asla yetinemeyiz. İhtiyaç duyduğumuz asıl kurucu kaynak, İslâm’ın inşa edici, umut vaat eden ve aşkın adalet ilkeleridir. Zira insanlık, ancak bu sağlam zemin üzerinde hem kapitalizmin nesnesi hem de seküler/sosyalist ideolojilerin oyuncağı olmaktan kurtulup fıtratına uygun hakikî konumunu yeniden kazanabilir.