
“Gerçek şu ki, biz Âdemoğullarını şan ve şeref sahibi, üstün ve onurlu kıldık; karada ve denizde onların ulaşımını sağladık, temiz besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın pek çoğundan üstün tuttuk”. [1] Yüce Allah bu ayette, insanoğluna lütuf ve ikramının bir özetini ve onun âlemdeki özel yerini vurgulamaktadır. İnsanın şan ve şerefi ve diğer varlıklardan üstünlüğü; Allah’ın ona akıl nimeti yanında ihsan ve ikram ettiği beden güzelliği, el, göz, kulak gibi organlarını daha becerikli bir şekilde kullanması, konuşabilmesi, gülüp ağlayabilmesi, okuyup yazması, başka birtakım varlıkları kendi hizmetinde isti’mali, çeşitli teknolojik âletler icat etmesi, olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini görmesi ve fehmetmesi, bu sayede geleceğe yönelik programlar, projeler hazırlaması, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin kavramlarına sahip olması; kısaca, maddi ve bedeni, ahlaki ve ruhî meziyetlere haiz olmasıdır.
İnsanoğlu değerli, saygın ve onurlu bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu nedenle onun canı, kanı, malı, namus ve haysiyeti, bütün maddi ve manevi hakları dokunulmazdır. Ayrıca ona verilen bu değerle birlikte, onu diğer canlılardan ayıran akıl, irade, vicdan, muhakeme, anlama, düşünme, karar verme, iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilme imkânı verilmiştir.
Her insan, Allah’ın paha biçilmez, çok değerli ve tek nüsha birer sanat eseridir. Tek nüsha diyoruz çünkü aynı özellikte ikincisi yaratılmamıştır. Kur’an-ı Kerimde, “Evet, parmak(uç)larına varıncaya kadar yeniden yaratmaya gücümüz yeter” [2] buyurulmaktadır. Her insanın parmak izinin farklı olduğu, parmak izi yardımıyla birçok cinayetin çözümlenmesi gerçekleşmektedir. İnsanın parmak izi muhteşemdir. Bugün bir şifre olarak parmak iziyle açılan bilgisayarlar ve kapılar kullanılmaktadır. Her insanın her bir parmağının izi diğerinden farklıdır. Parmak izinin, âdeta bir seri veya tescil numarası gibi her insan için ayrı ve hususi bir şeklinin olduğu, 19’uncu asrın sonlarında keşfedilmiş ve bilhassa emniyet ve hukukta hüviyet tespiti için kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde “Daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı bulunmaktadır. İnsana bu özelliği bahşeden Yüce Allah, Kerim Kitabımız Kur’an’da bu ilâhî harikaya dikkat çekmiştir.
Âdemoğlu meleklerle yarışacak hatta onları aşabilecek özelliklerle donatılmış, Cennet ve ebedi hayat onun için var edilmiştir. Ancak bazı insanlar, Allah’ın koyduğu ve belirlediği dini, ahlaki ve hukuki hükümlere uymamakla birlikte, kendilerine verilen nimetleri yanlış değerlendirmekte ve önce insani özelliklerini kaybetmekte sonra da hayvanlardan bile aşağı derekeye düşmektedirler. Ayette, “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da sapkındırlar” [3] buyurulmaktadır. Yüce Rabbimiz insanın bu alçalışına engel olmak için sevdiği ve yerdiği vasıfları saymakta, insanın bu hususlarda kendisine çeki düzen vermesini istemektedir. O’nun rahmeti, gazabının çok önündedir. Nitekim bir hadis-i şerifte Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, “Allah kâinatı yarattığı zaman, Arşın üstünde ve yanında bulunan deftere şöyle yazmıştır: Rahmetim gazabımdan daha baskındır” [4] buyurmuştur.
“Kuran-ı Kerimde Allah’ın Sevdiği Karakterler” başlıklı diğer yazımızda, Yüce Allah’ın sevdiği karakterleri muhtasar olarak yazıp izah etmiştim. Şöyle ki, O muhsin kullarını, muttakileri, maddî ve manevi bakımdan temizlenenleri, günahlarından tevbe edenleri, yalnızca kendisine tevekkül edenleri, musibetlerden dolayı isyan etmeyip sabredenleri, karar verdiği zaman adâletle karar verenleri ve Allah yolunda malları, canları, bilgileri ve dilleriyle cihâd edenleri sever.
Bu yazımızda Kur’an-ı Kerimde yerilen karakterleri yazmaya, muhtasar izah etmeye çalışacağım. Yüce Allah, haddi aşan, fesat çıkaran, haksızlık yapan, isyan eden, cimri, kafir, hain, zalim, kibirli, nankör ve şımaran kullarını yermiştir. Bu minval üzere karakter sergileyen kullarını sevmediğini beyan etmektedir. Ayetler ışığında, Allah’ın yerdiği karakterleri ele alırken; bizatihi ayette “Allah … sevmez” ifadesi geçen ayetler çerçevesinde mezkûr karakterleri ele alıp yazmaya çalışacağım. Öte yandan ayetlerde birçok yasaklar, haramlar zikredilmektedir. Zinadan faize, şirkten yalana, gıybetten iftiraya, hırsızlıktan yalancı şahitliğe, yalan yere yemin etmekten, namuslu kadına iftiraya, çıplaklıktan homoseksüelliğe vb. sayabileceğimiz büyük günahlar/haramlarda elbette bahse konudur. Bu günahları işleyenler de Yüce Allah nezdinde sevilmeyen ve yerilenlerdendir.
a.) “Allah fesadı/bozgunculuğu sevmez”. [5]
Fesad, tabii dengenin, sosyal düzenin ve ahlaki yapının bozulması, bir şeyin normal hâlinden ve hedefinden çıkıp yararsız duruma gelmesi, kokuşma, yozlaşma, çürüme, insanlar arasında fitne çıkarıp onların durumunu ve hayat tarzlarını doğruluktan saptırıp, din ve dünyaya ait çıkarlarını zedeleme olarak tanımlanabilir. Ayrıca hak ve adaletin ortadan kalkmasının bir sonucu olarak insan hayatında kaçınılmaz biçimde ortaya çıkan kargaşa da diyebiliriz.
Kur’an-ı Kerim’de on bir ayette fesad kelimesi, otuz dokuz ayette de bunun türevleri geçmektedir. [6] Bu ayetlerde düzen, sistemli bir bütün olarak kavranan âlemin ve toplumun, dolayısıyla ferdin var oluşuna temel olan fıtri ve tabii denge ile aynı çerçevede ele alınmakta, fesad da bu düzen ve dengenin bozulmasını yahut bu dengeden çıkmayı ifade etmektedir. Buna göre kozmolojik düzen tevhid ilkesine dayanmaktadır. Bu husus bir ayette şöyle zikredilmektedir: “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle yer gök fesada uğrardı/düzen bozulurdu…” [7].
Fesad ve ifsad kavramları içtimai, siyasi, hukuki ve dolayısıyla dini düzenle ilgili bir konumda kullanıldığında yine belli bir düzen veya dengenin bozuluşunu ifade eder. Kur’an’da fesadın karşıtı salâh, ifsadın karşıtı ıslah ve müfsidin karşıtı muslihtir. Fesad fasıkların ve münafıkların, salah da müminlerin vasfıdır. Müminler bu nitelikleriyle, Allah’ın emir ve yasaklarını gözeterek yeryüzünde kurulması gereken denge ve düzeni sağlayıcı tutum ve davranışlar sergiler hem dünya hem ahiret mutluluğuna ulaşırlar.
Aslında en büyük fesat, Allah’a isyan etmektir. Zira İslam’ın emirleri ve nehiyleri hem dünya hem de ahiret hayatını en iyi şekilde tanzim etmek için konulmuştur. Bu itibarla dini emirler terk edilip, herkes nefsinin arzusuna göre hareket ederse, o takdirde her tarafı fesat, kargaşa kaplayacağında şüphe yoktur. Nitekim Ayet-i Kerimede, “Onlara: “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!” dendiği zaman, “Hayır! Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Dikkat edin! Onlar bozguncuların ta kendileridir; fakat bunun farkına varmazlar.” [8] Münafıkların yaptıkları bozgunculuk, insanlar arasındaki ilişkileri bozarak toplumda fesadın, düzensizliğin meydana gelmesine sebep olmaktır. Münafıklar, tarih boyunca içinde yaşadıkları toplumlarda fitne ve fesat unsuru haline gelmişler, sulh ortamını bozarak insanları birbirine karşı kışkırtmak suretiyle neticesi savaşlara kadar varan düşmanlıklara sebep olmuşlardır.
b.) “Allah çirkin sözün alenen söylenmesini sevmez. Zulme/haksızlığa uğrayan başka”. [9]
Bu ayette Allah, esas olarak kötü söz söylenmesinden razı olmadığı halde zulme/haksızlığa uğrayan kişinin söylediği sözleri bundan istisna etmiştir. İstisna edilen “haksızlığa uğrayan dışında” ifadesiyle kastedilenin ne olduğu hakkında tefsirlerde muhtelif yorumlar bulunmaktadır.
Muasır müfessirlerden Saîd Havva ayetle ilgili önceki müfessirlerin görüşlerine yer verdikten sonra, mazlumun kendisine yapılan kötülük karşısında nasıl bir hak elde ettiğine ilişkin şu rivayete yer vermiştir. Adamın biri Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelerek komşusunun kendisine eziyet ettiğini söylemiştir. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) de ona şöyle bir tavsiyede bulunmuştur: “Evdeki eşyalarını evin önündeki yola koy. Adam da öyle yaptı ve eşyalarını yola attı. Yoldan geçen herkes ne olduğunu soruyordu. O da şöyle diyordu: Komşum bana eziyet ediyor. Ayrıca şöyle de beddua ediyordu: Allah’ım ona lanet et, onu rezil et. En sonunda adamın komşusu onun yanına geldi ve şöyle dedi: Evine dön. Yemin ederim bir daha seni rahatsız etmeyeceğim”. [10] Anlaşılan komşu, yaptığı eziyetin kimse tarafından bilinmiyor oluşundan cesaret almaktaydı. Fakat eziyet gören komşunun eşyalarını yola atarak dikkatleri üzerine çekmesi ve uluorta komşusuna beddualar etmesi bir anda kötülükte bulunan kişi üzerinde psikolojik baskı unsuru olmuştur. Belli ki toplum nezdinde bir anda kötü insan olarak teşhir edilmek, söz konusu komşu açısından caydırıcı olmuştur. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in tavsiyesinde, kötülük yapan komşunun hatasını fark edip yaptığı kötülüğü terk etmesine vesile olacak toplumsal bir yaptırım söz konusudur denilebilir.
Bahse konu ayetin iniş sebebi ile ilgili hadise şöyledir: Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ashab-ı kiramın arasında otururken, bir adam geldi ve Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e hakaretler ederek onu üzdü. Ancak Hz. Ebu Bekir (r.a.) sükût etti, adama cevap vermedi. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de hakaret edince Hz. Ebu Bekir (r.a.) adama hak ettiği cevabı verdi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) Efendimiz kalkıp yürüdüler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) hemen arkasından yetişerek: Ey Allah’ın Resulü, yoksa bana darıldınız mı? diye sordu. Allah Resulü (s.a.v): Hayır buyurdular. Sonra da şöyle devam etti: “Lâkin semadan bir melek inmiş, o adamın sana söylediklerini yalanlıyor, senin adına ona cevap veriyordu. Sen karşılık verip intikamını alınca melek gitti, onun yerine şeytan geldi. Bir yere şeytan gelince ben orada durmam!” [11]
Her şeyin bir orta yolu olduğu gibi aleyhte konuşma meselesinin de şer’an tayin edilen bir ölçüsü vardır. Yalan ve asılsız iddialarla insanlara çamur atmak ve onları karalayarak itibarını zedelemeye çalışmak iftiradır, büyük günahtır. Bu çirkinliği açık olan bir şeydir. Müslüman yahut gayr-i müslim olsun bu meselede fark yoktur. Hangi dine mensup olursa olsun hiçbir insana iftira caiz değildir. Diğer taraftan bir kişinin gıyabında duyduğu takdirde rahatsız olacağı şeyleri doğru bile olsa söylemek yine caiz değildir. Gıybet kapsamına giren her türlü söz ayetle açık bir şekilde yasaklamıştır. Ancak ne tür sözlerin gıybete girdiği yani gıybetin kapsamı ve sınırları, yine ayet ve hadislerle belirlenmiştir.
“Bahse konu ayette, zulme uğrayan kimselerin kötü söz söylemesine cevaz verilmektedir. Bu suretle mezkûr ayet çerçevesinde hangi hallerde söz söylenebileceğini maddeler halinde sıraladık:
1. Müslüman bireyin haysiyet, şeref, onur vb. kelimelerle ifade edilebilecek saygınlığını bizzat Allah muhafaza etmektedir. Bunu için iftira, gıybet ve kötü sözler sarf etmek yasaklanmıştır. Ancak haksızlık eden kişinin saygınlığı Allah tarafından koruma altında değildir.
2. Saygınlığının dokunulmazlığı kaldırılmış zalim kişinin yüzüne ve gıyabında kötü sözler söylemek, misliyle karşılık vermek caizdir.
3. Haksızlığa uğrayan kişi kendisine zulmedenlere alenen beddua edebilir ve diğer insanlara bunu duyurabilir. Sanıldığının aksine böyle kimselere karşı beddua etmenin bir hak olduğu ve ortadaki haksızlığı izale etmek için bunun da bir yöntem olduğu tefsirlerde dile getirilmiştir.
4. Haksızlık eden kişinin öğüt ve nasihatlerle, güzel sözlerle yahut sabır ve alttan almakla ikna edilmesi, insafa geleceği günün beklenmesi bir zorunluluk değildir. Her ne kadar bu daha olgunca bir metot gibi görünse de haksızlık yapan herkesin bu olgunluğu hak etmediği de aşikârdır. Söz konusu ayet, tefsirlerden anlaşıldığı kadarıyla herkesin bu olgunluğu hak etmediğini göstermektedir. Kur’an, haksızlığa uğradığını düşünen kimsenin önündeki gıybet, beddua ve kırıcı söz engelini, hakkını geri alıncaya kadar kaldırmıştır.
5. Küfürlü söz ve galiz tabirler sarf etmek günahtır. Fakat kendisine küfredilmiş bir kişinin kendisine küfreden kişiye misliyle olmak şartıyla karşılık verme hakkı mahfuzdur. Tefsirlerde bunun bir hak olduğuna ilişkin yorumlar yapılmıştır.
6. Ayetin tatbikine ilişkin tefsirlerde geçen nebevi örneklere bakıldığında, yapılan haksızlığa gıybet, beddua ve teşhir/ifşa gibi tepkilerle karşılık vermenin caydırıcı yönü bulunmaktadır. Özellikle mağduriyet yaşatan kimselerin yaptıklarının kamuya duyurulmasının psikolojik baskı gibi bir faydası olduğuna dair yorumlarda bulunulmuştur. Bu yorumlardan anlaşıldığına göre kimileri, yaptığı haksızlık gizli kaldığı sürece bulunduğu çirkin hal üzere devam edecek karakterdedir. Böyle kimseleri teşhir etmekte fayda vardır. Zira Müslüman toplumda zulme sessiz kalınması, zayıflara yaşatılan mağduriyetin karşılıksız kalması yahut mağdur ve mazlum kimselerin hak arayışlarına kulak tıkanması kısa ve uzun vadede vahim sonuçlar doğuracaktır. Aynı zamanda böyle bir tutum, adalet üzerine müesses olan İslam’ın hakkaniyetine halel getirecektir. Bu yüzden İslam Şeriatının bu ayetle mağdura kol kanat gerdiği açıkça görülmektedir.
7. Bazı yorumlara göre zulmedene karşı kişinin feragat edip misliyle karşılık vermemesi, yapılanları Allah’a havale etmesi hatta beddua dahi etmemesi bir fazilettir. Fakat bu yorumlar daha ziyade tasavvufi öğretinin belirgin olduğu işari tefsirlerde kişisel tercih olarak geçmektedir. Ayette bu tarzda bir fedakârlığın açıkça teşvik edildiği yahut kişinin hakkını beddua ve haksızı ifşa ederek aramasının kerih görüldüğüne dair bir emare görülmemiştir.
8. Kendisine haksızlık yapıldığını düşünen kişi hakikaten de haklı olmayabilir. Yahut hakkını arayan kimse aşırıya giderek öfkesinde ölçüsüzce davranıp daha büyük bir haksızlığı irtikâp etmiş olabilir. Müfessirler ayetin iç münasebetine dayanarak böyle bir ölçüsüzlüğe karşı ilahi uyarılar olduğunu hatırlatmaktadır. Zulme uğradığı düşüncesiyle galeyana gelip fevri ve istişaresiz davranışlarla kişi haklı iken haksız durumlara düşebilir.
9. Yapılan yorumlar Allah’ın mazluma, kendisine zulmeden kişinin yaptığından geri dönünceye kadar olağanüstü yetkiler vermesi ve haksızlık yaparak hukuku çiğneyen kişinin itibar dokunulmazlığını kaldırması üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dolayısıyla tasavvufî bir öğreti olan “sövene dilsiz, dövene elsiz” ilkesinin bu ayet çerçevesinde kayıtlanması yahut en azından umuma teşmil edilmemesi gerektiği söylenebilir”. [12]
c. “Allah kâfirleri/inkarcıları sevmez”. [13]
Kâfir, örten, gizleyen, inkâr eden, inanmayan, nankörlük eden anlamına gelmekle birlikte, din adına tebliğ ettiği konularda Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’i tasdik etmemek, onaylamamaktır. Ayrıca, Allah’ın varlığını, birliğini inkâr eden, dinin kutsal saydığı gerçeklere inanmayan, İslam’ın hak din olduğunu toptan veya içerisindeki hükümlerden herhangi birini inkâr edene de kafir denir. Hasılı Yüce Allah kafirleri sevmez.
d. “Allah zalimleri sevmez”. [14]
Zulüm, bir şeyi kendine ait olan yere koymamak, bununla birlikte, sınırı aşmak, haktan batıla sapmak, özellikle güç ve otorite sahiplerinin haksızlık/hukuksuzluk yapması manalarına gelir ve adaletin zıddıdır. Zalim ise, hakkı yerine koymayan, adaletsiz, hukuk dışı davranan kimseye denir. Yüce Allah, zalimleri dost edinmeyi de zalimlik olarak nitelemektedir.
Kur’an-ı Kerimde zulüm hem itikatta hem ahlâk ve hukukta doğru, gerçek, meşru ve âdil olandan sapmayı ifade edecek şekilde kullanılmıştır; bu kullanımda Cahiliye döneminin, belirtilen inanç ve ahlâk zihniyetini tamamıyla reddetme maksadının bulunduğu açıktır. Bundan dolayı Kur’an’da zulüm öncelikle şirk, inkâr, günahkârlık, Allah’ın koyduğu itikadi ve amelî kuralları, sınırları çiğneme, aşma gibi kötülükleri anlatır. [15] Hz. Lokman (a.s.)’ın oğluna öğüt verirken, “Hani Lokman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrum! Allah’a şirk/ortak koşma! Çünkü şirk/ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür” [16] dediği bildirilir. İmanlarına zulüm karıştırmayanların doğru yolda olduklarını anlatan ayetteki, “İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır” [17] zulüm kelimesine ashaptan bazıları “kişiye yapılan haksızlık” manası verince, Resul-i Ekrem (s.a.v.) buradaki zulmün “Allah’a ortak koşmak” anlamına geldiğini belirtmiştir. [18] Bazı tefsirlerde zulmün bu anlamı dikkate alınarak şirkin büyük bir zulüm olmasının sebebi Allah’tan başkasına tapan insanın, Allah’ın hakkı olan kulluğu Allah’tan başkasına yöneltmek suretiyle haktan sapması veya değersiz varlığa kulluk ederek insanlık onuruna karşı haksızlık etmesi şeklinde izah edilir. [19]
Zulüm; adaleti gözetmemek, hak ve hukuk tanımamaktır. İnsanların canına, malına, namus ve haysiyetine kastetmektir. Zulüm, insanın Rabbine, kendisine ve çevresine karşı işlediği bir suçtur. Dünyanın huzur ve barışı, insanlığın geleceği için büyük bir tehdit ve tehlikedir. Yüce Allah, yeryüzünde adaletin tesis edilmesini, zulmün ortadan kaldırılmasını emretmiştir. Gönderdiği bütün Peygamberlere hakkın hâkim kılınması için zulüm ve zalimlerle mücadele görevi vermiş, zulme ve zalime karşı durmaktan kaçanları ise uyarmıştır. Bu sebepledir ki zulüm ne kadar büyük bir günahsa zulme rıza göstermek de o kadar büyük bir günah, ağır bir vebaldir. Mazlumun yanında olmak, maddi ve manevi imkânları onlar için seferber etmek, imanın gereğidir. Her ne sebeple olursa olsun zalime destek olmak, onlara meyletmek, zulmü görmezlikten gelmek ise işlenen suça ortak olmaktır. Yüce Rabbimiz, bu hususta bizleri şöyle uyarmaktadır: “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez”. [20]
Yıllardır Filistin’de uygulanan zulüm, özellikle Gazze’de bir soykırıma dönüştü. Dünyanın gözü önünde bir millet topyekûn tarihten silinmeye çalışılıyor. Siyonist zalimler, çocuk, kadın ve yaşlı on binlerce masumu Gazze’de katlettiler, katletmeye de devam ediyorlar. Şimdi de küresel suç ortaklarıyla birlikte aynı katliamı diğer İslam Ülkelerine/beldelerine yaymaya çalışarak, dünyayı savaş alanına çevirmek istiyorlar. Ancak şu husus unutulmasın ki, her geçen gün İslam beldelerinin kan ve gözyaşı diyarı haline gelmesinin başlıca sebebi, Müslümanlar arasındaki ümmet bilincinin-şuurunun, kardeşlik hukukunun zayıflamış olmasıdır. İnananların ilim, bilim ve teknoloji alanında üstünlüğünü kaybetmesidir. Halbuki Yüce Rabbimiz, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin” [21] buyurmakta, birlik ve beraberliğimizi her zaman güçlü tutmamızı, her türlü tefrikadan uzak durmamızı istemektedir. “Düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar hazırlık yapın, kuvvet hazırlayın.” [22] ayetiyle de düşmanlarımıza karşı her alanda güçlü olmamızı emretmektedir.
Zulüm asla payidar olamayacaktır. Zalimler hain emellerine ulaşamayacaktır. Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Nitekim Yüce Allah Kerim Kitabımızda, “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” [23] buyurmaktadır. Bize düşen, her türlü ihtilafı ve çekişmeyi bir kenara bırakmak, İslam kardeşliğini esas almaktır. Ümmet bilincini canlı tutmak, birlik ve beraberliğimize sahip çıkmaktır. Maddi ve manevi her alanda güçlü olmak, barış ve huzuru temin etmek için gayret göstermektir. Zulme destek verenlere, binlerce masumun kanında eli olanlara her alanda kararlılıkla karşı durmaktır. Zulme ve zalimlere karşı yapılacak olan etkinliklere kayıtsız kalmamaktır. Unutmayalım ki zalimlere karşı atılan her adım, söylenen her söz, gösterilen her tavır, İslam beldelerinde barış ve esenliğin yeniden hâkim olmasına, mazlumların gözyaşlarının dinmesine vesile olacaktır.
Kerim Kitabımız Kur’an muvacehesinde, üç çeşit zulümden bahsedebiliriz:
1. Kul ile Allah arasındaki ilişkilerde zulüm: Zulmün bu türünün en büyükleri küfür, şirk ve nifaktır. Küfür, şirk ve nifakın en büyük zulüm oldukları Kur’an’da çeşitli ayetlerde bildirilmiştir. [24]
2. İnsanın diğer insanlarla olan ilişkilerinde zulüm: Zulüm, insanların diğer insanlara, içinde yaşadıkları topluma ve tabiata, diğer canlılara karşı işledikleri suçlar, haksızlıklar ve tecavüzlerdir. Bu bir anlamda kişi ve kamu haklarının ihlâlidir. Bu ihlâli ister kişi yapsın ister bir topluluk, isterse siyasî otoriteler yapsın; hepsi zulümdür. Bütün diktatörler, bütün despot ve baskıcı rejimler zulme başvururlar, elleri altındaki insanların haklarını gasp ederler. Kurulan zulüm düzenleri, insanların en doğal haklarını vermezler, onlara karsı baskı ve şiddet uygularlar.
İnsan hakları ihlâlleri, tabiatın acımasızca tahribi, hayvanların, ormanların, yeşil alanların ve yeraltı zenginliklerinin yağmalanması birer zulümdür. Kişinin mahkemede, iş yerinde, başka yerlerde hakkını alamaması zulümdür. Başkalarının hakkına engel olmak, rüşvet, torpil veya benzeri yollarla başkalarına ait bir hakkı almak, görevi kötüye kullanmak, emanete ihanet etmek zulümdür. Bütün işkence şekilleri, inançlara saldırılar, inançları yaşamanın önündeki engeller, kişilerin kimliğini ifade etmelerine engel olma, ırk ve bölge ayrımcılığı, sınıf kavgaları, dilleri ve kültürleri yasaklamak, ırk, dil ve renk gibi farklı dünyevî ve maddî unsurları yükseklik veya aşağılık sebebi saymalar birer zulümdür.
3. İnsanın kendisi ile olan ilişkilerinde zulüm: İnsanın kendine zulmetmesi, bedenine eziyet etmesi, zarar vermesi, vücuduna yapacağı herhangi bir işkence veya haksızlık anlamında düşünülmemelidir. Bunlar da haksızlıktır ancak, insanın kendi hürriyet alanı içindeki haksızlıklarıdır. Asıl insanın kendine zulmetmesi, sorumluluğunu kavramaması, kendisine yüklenilmiş olan ilahi görevi yerine getirmemesi ve dolayısıyla da bunların cezasını mutlak anlamda ahirette kendi üzerinde çekmesidir. Öte yandan insan dünya hayatında bedenine karşı da iyi davranmak, onun hakkını da vermek zorundadır. Ancak bedenin hakkını vermek demek yüksek mevkilere çıkmak, iyi imkânlar elde etmek ya da başarılı olmak anlamına gelmez. Elbette bu hususlar da meşru çerçevede elde edildiğinde azımsanamayacak güzelliklerdir. İnsan, bedeni ihtiyaçlarını temiz fıtratının kurallarına uygun olarak tatmin etmelidir. Yani helal ve temiz rızıklarla. Çünkü insanın maddi varlığının uyması gereken kurallar manevî varlığının bağlı olması gereken kuralları gibi Sunnetullaha ve Vahye uygun olmak zorundadır.
İnsanın zulmedenlerden olmaması gerektiği gibi zalimlerle birlikte olmaması, onların söylem ve eylemlerine katılmaması gerekmektedir. Dar anlamı ile kişisel zulüm, geniş ve uluslararası anlamı ile kitlesel zulüm (emperyalizm) Müslümanın kendisi ve dışındakiler için karşı çıkması gereken olgulardandır. İnsanların üzerinden zulmü, kıyıcılığı, emperyalizmi kaldırmağa çalışmak Müslümanın fıtrî görevidir. İnanan kişi bunları yeryüzünden kaldırmağa çalışmalı, hiç olmazsa, iş birliğinden kaçınmalı, kendini zulme bulaştırmamalıdır.
Bir hadis-i kutsîde şöyle buyrulur: Resulullah (s.a.v.), Allah Teâlâ’dan rivayet ederek şöyle buyurdu: “Allah buyurdu ki: ‘Ben zulmü kendime haram ettim; Onu, sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse sakın birbirinize zulmetmeyin!” [25] “Allah, zalime muhakkak ki, mühlet verir de onu yakalayacağı zaman, göz açtırmadan aniden yakalar.” Bu ifadeden sonra, Resulullah (s.a.v.) şu ayeti okudu: “Zulme sapmış memleketlerin halkını yakaladığında, Rabbinin yakalaması işte böyledir! Şüphesiz O’nun yakalaması can yakıcı ve şiddetlidir”. [26] Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Mazlumun (bed)duâsından sakın. Çünkü mazlumun duası ile Allah arasında (kabule mâni olan) hiçbir perde/engel yoktur.” [27]
e.) “Allah müfsitleri sevmez”. [28]
Bozgunculuk yapan, fitne-fesat çıkaran, karıştırıcı, toplumun birlik ve beraberliğini yok etmek için kargaşa üreten anlamlarına gelir müfsit. Ayrıca Kur’an-ı Kerim, Allah’ın yeryüzünde hâkim kılmak istediği yaşama biçimine karşı çıkan girişimleri bozgunculuk saymakta, düzeltme ve iyileştirmeden (ıslah) yana olduklarını iddia etmelerine rağmen bu girişim sahiplerini gerçek bozguncular olarak nitelendirmektedir. Nitekim ayette, “Onlara “Yeryüzünde fesat çıkarmayın, düzeni bozmayın” denildiğinde, “Hayır, biz yalnızca ıslah edenleriz” derler. İyi bilin ki, onlar fesat çıkaranların, bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir” [29] buyurulmaktadır.
Fahreddin er-Razi fesat çıkarmanın üç anlamından bahsetmektedir:
1. Allah’a karşı açıkça isyan. Burada fesat çıkarma (ifsat) itaatin zıddı bir anlam taşır. Allah’ın insanlar için koyduğu kurallara uyma çabası yeryüzünde salâhı yani düzenli ve dengeli işleyişi temin ederken herkesin kendi başına buyruk davranması toplumda anarşi ve kargaşa doğurur.
2. Münafıkların kâfirlerle gizlice iş birliği yaparak Müslümanlar aleyhine tavır almaları eylemi.
3. Dinden yana görünerek dine karşı zihin bulandırıcı şüpheler yayma eylemi. Kısacası Razi’ye göre ifsat Allah’a isyana kalkışmaktır. Bu eylem açıkça veya gizlice gerçekleştirilebilir. Bazı insanlar bilgisizlikleri yüzünden ıslah edici olduklarını zannedip yeryüzünü küfür ve fesatla doldururken bazıları da (münafıklar) hak din yanlısı görünerek Müslümanlar aleyhine kâfirleri kışkırtır, insanlar arasında kuşku ve fitne yayarlar. Salâh ise itaatten doğar. Allah’ın koyduğu kanunlara uyan insan, kendisi için gerekli her şeyi sağlarken gereksiz şeylerden de kendini korumuş olur. Bu sayede yeryüzünde zulüm ortadan kalkar ve adalet yerleşir. [30]
f.) “Allah müsrifleri sevmez”. [31]
İsraf, lügatlerde genel olarak haddi aşma, itidalden ayrılma, aşırılık, savurganlık gibi anlamlara gelmektedir. İsraf kavramı, zamanla anlam daralmasına uğrayarak, insanın sahip olduğu maddi değerlerdeki ve imkânlardaki savurganlık, anlamıyla ön plana çıkmıştır. Bahse konu kavram, Kur’an-ı Kerim’de farklı alanlarda birçok hususta haddi aşmaları ifade eden geniş bir anlam yelpazesinde kullanılmıştır. Ameli hususlarda haddi aşmaları ifade etmek için kullanıldığı gibi inanç hususlarındaki bir kısım haddi aşmaları ifade etmek için de kullanılmıştır.
İsraf kavramının Kur’an-ı Kerim’de farklı anlamlarda kullanıldığı görülmektedir:
1. Bazı ayetlerde israf şirk, küfür, zulüm gibi terimlerle bağlantılı olarak din bakımından temel gerçek olan tevhit inancından sapmak, Allah hakkında ve diğer dini konularda gerçekle ilgisi bulunmayan iddialar ileri sürmekle kalmayıp İslâm’a ve Müslümanlara karşı kibirli, alaycı, inatçı, kaba, saldırgan olmayı ve yıkıcı davranışlar sergilemeyi ifade eder. [32]
2. Zümer suresinin 53’üncü ayetinde israf, “bir kimsenin isyankârlığa saparak günahlara boğulmak suretiyle kendisine kötülük etmesi” anlamına gelmektedir. Bazı hadislerde de bu manada yer alır; Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), bütün hayatını günah işlemekle geçiren bir kişiden söz ederken kullandığı israf kelimesini İmam Nevevi, “mâsiyetlerde aşırı gidip meşru sınırların ötesine geçmek” şeklinde açıklamıştır.
3. Bir kısım ayetlerde ise kişinin kendine ait veya sorumluluğu altındaki mal ve imkânları gereksiz yere harcamasını ifade etmektedir. Ayette, “Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında makul bir dengeye göre olur” [33] buyurulmaktadır.
Maddi ve manevi imkânları Allah’ın insanlara bağışladığı birer emanet sayan İslâm dini, bunları Allah’ın rızasını kazanmaya ve insanlara mutluluk getirmeye elverişli yerlerde kullanmayı emreder. İçki, kumar, fuhuş, rüşvet gibi içtimaî ve ferdî zararlar doğuran hususlarda yapılan harcamaların açık hükümlerle yasaklanması yanında insanların tutkularını kamçılayan, toplumda kıskançlık doğuran gösteriş tüketiminin yasaklanması veya hoş karşılanmaması da aynı gerekçelere dayanmaktadır. Dinen haram kılınan maddelerle lüks sayılanların tüketimi israf olduğu gibi helâl kabul edilen maddelerin günün icaplarına göre ihtiyaçtan fazla tüketimi de haram veya mekruh sayılmıştır.
Günümüzde özellikle beşerî ve maddî kaynak ve imkânların kullanımındaki savurganlığı ifade eden israfın kapsamının belirlenmesinde inanç, örf-âdet, tutum, tercih ve alışkanlıkların rolü vardır. İsrafı belirleyen kıstas dini, milli, içtimai, ailevi, mesleki temel rollerin hakkıyla ifası için ruhen, aklen ve bedenen ihtiyaç duyulan şeylerin tatminine yönelik kaynak istihdamı ve harcamalarda din, akıl ve örfün belirlediği sınırın aşılması olarak düşünülebilir. İslâmî anlayışa göre beşerî ihtiyaçlar sınırlıdır; arzu ve ihtiraslar ise sınırsız olup salt nefsani arzuların tatmini için yapılan aşırı tüketim israftır. İsraf yasağı temeli üzerinde oluşan İslami üretim tarzı vatandaşların gıda, barınak, giyecek, eğitim, sağlık, güvenlik, ulaşım, haberleşme gibi ihtiyaçlarını karşılamayı hedefler. Üretimi yönlendiren şey fert ve kamu yararıyla kayıtlı olan tüketimdir. İslam’da hedef insanın kemalidir; buna ise tüketmekle değil daha erdemli olmakla ulaşılır; erdemle tasarruf arasında olumlu bir ilişki bulunduğu muhakkaktır. [34]
f.) “Allah hainleri sevmez”. [35]
Hain, sözünde durmayan, anlaşmayı bozan, haksızlık yapan, vefasız, emanete gereken özeni göstermeyen, Allah’ın insanlar için koymuş olduğu kuralları hiçe sayan kimse olarak tarif edilir. Hain, zarar vermekten, üzmekten veya kötülük yapmaktan hoşlanan, kötü niyet taşıyan kimse şeklinde de tanımlanabilir.
Hıyanet ve nifak neredeyse aynı manayı içermektedir. Hıyanet daha çok anlaşma ve sözleşmelerde, nifak ise daha çok dinin özünde, dinde samimi olup olmamada karşımıza çıkmaktadır. İkisi de kişinin kendi içindedir.
İhanet kavramı ülkemizde, kavramın vatana ihanet ve eşlerin birbirini aldatması şeklinde algılandığı söylenebilir. Oysa Kur’an’da ihanet kavramı değişik kalıplarda tekrarları ile birlikte, sekiz surede, toplamda on altı kez çok farklı anlamlarda geçmektedir. Bu anlamlar; kutsal metinlerde yapılan tahrifatlar, Allah’a ihanet, Peygamberlere ihanet, emanete ihanet, sırları ifşa etmek, hırsızlık yapmak, yapılan anlaşmalara sadık kalmamak, kitabın bir bölümünü unutmak, bildiği halde bilmezlikten gelmek veya ayetleri tahrif etmek, kendi nefsine ihanet etmek, gözlerin hain bakışı, haset ederek bakışı şeklindedir. [36]
İlk ihanet örneği şeytanın kibir, gurur ve kuruntu dolu bir şekilde Allah’a isyan etmesidir. Bu durumu ortaya koyan pek çok ayet vardır. [37] Ayetlerde, şeytanın nasıl kibir ve gurura kapılarak ihanet ettiği örnek ve ibret alınması için etkileyici bir dil ve anlatımla ortaya konmuştur. İlgili ayetlerde özetle; şeytanın büyüklük tasladığı için kafirlerden olduğu, dolayısı ile ihanet ettiği, lanetlenerek huzurdan kovulduğu, kendisini takip edenlerle birlikte cehenneme atılacağı haber verilmektedir. Şeytan’dan kalan isyan, inkâr, büyüklük taslama, kibir, gurur, narsisizm ve neticede ihanet özellikleri adeta nesilden nesile günümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da devam edecektir.
İhanetin insan cinsinden ilk örneğine ise, ilk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Adem (a.s.)’in oğlu Kabil’in diğer oğlu Habil’i öldürmesinde görmekteyiz.
Yahudi ve Hristiyanlara, vahyin bir kısmını inkâr, bir kısmını tahrif etme, harama helal, helale de haram demeleri yönü ile hain demektedir. [38] Kur’an-ı Kerim bunların dışında, Hz. Yusuf (a.s.)’a zina isnadında bulun Mısır Meliki Potifar’ın hanımı Zeliha veya Züleyha’ya veya hükümdarın mülküne halel getirecek saray çalışanlarına, bu bağlamda da ekmeği yenilen tüm kişi, işyeri ve meskenlere karşı gösterilen nankörlük ile sırlarını ifşa gibi davranışları sergileyenlere hain demektedir. [39]
Hırsızlık, haksız kazanç, gasp ve irtikap ile mal edinenlere, yalancı şahitlik yapanlara, yalancı şahit tutanlara, mahkemeyi yanıltmaya çalışanlara ve yaptığı kötülüğü örtmek için başkalarına iftira atanlara Kur’an-ı Kerim bizzat hain demekte ve bunların Müslüman dahi olsa asla savunulacak bir taraflarının olmadığından bahsetmektedir. Ayrıca, mahşerde onların halinin çok acıklı olacağı vurgulanmaktadır. [40]
Kur’an-ı Kerim ğulul [41] diye ifade edilen maddi emanetlere ihanette ise, Hz. Peygamberin şahsında tüm müminleri uyarmakta ve kamu malından habersiz veya haksız kazanç elde edenlere hain demektedir. [42]
Allah, Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in şahsında muhataplarına hitaben geçmiş milletleri helak olmaya sürükleyen sebeplerin, Peygamberleri ve vahyi inkâr, güç zehirlenmesi ile şımarma ve günahta ısrar etme olduğundan bahisle, tüm bu olumsuz davranış sahiplerinin kalplerindeki hastalık ve hainliğin gözlerine yansıdığını dile getirmekte ve bu tip insanlara da hain demektedir. “Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir”. [43] Hain bakışlı göz, bu hainliğini insanlardan gizleyebilir. Fakat onu Allah’tan asla saklayamaz. Göğüsler kapalıdır ve içlerinde sır saklayabilirler. Ama, bu da Allah’ın bilgisinin dışında değildir.
g.) “Allah müstekbirleri sevmez”. [44]
Müstekbir, büyüklenen, kendinden başka büyük tanımayan, kendinde mutlak ve sınırsız bir güç olduğunu zanneden kimse. Elde ettiği nimetleri, malını, fiziki varlığını ve makamını kötüye kullanarak kendinden aşağı gördüğü kişileri ezmeye, sömürmeye çalışan ve yaratılış amacını unutan kimse şeklinde tanımlayabiliriz. İstikbâr eyleminin, Hz. Âdem (a.s)’in üstünlüğünü kabul etmeyip ona gereken saygıyı göstermekten kaçınan şeytanla başladığı bilinmektedir. Yüce Allah, “Meleklere, “Âdem’e secde edin” dediğimizde İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu” [45] buyurmaktadır. İlk müstekbirden itibaren, tarih boyunca kendilerini büyük göstermeye çalışanlar aslında büyük olmadıklarını bilmekteydiler. Israrla karşı çıktıkları şeylerin gerçekliğinden de emindiler. Ancak selim fıtratlarının sesini dinlemeden hakkı ve hak ehlini baskı altında tutmak için muhataplarıyla alay etmeyi ve kibirlenmeyi bir araç olarak kullanmışlardır. Nitekim bu bağlamda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendileri de bunların hak olduklarını kesin olarak bildikleri hâlde, sırf zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından ötürü onları inkâr ettiler. Ama bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” [46]
h.) “Allah haddi aşanları sevmez”. [47]
Devlet-i Aliyye döneminde, 63 yaş ve üzeri ecdadımıza yaşı sorulduğunda verdikleri cevap “haddi aştık” olurmuş. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e duydukları saygı ve sevginin incelikli dışa vurumu. Aslında haddi aştık derken kişinin Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in ölüm yaşı olan 63’ü geçtiğini belirtir. Haddi aşmak, ölçüyü kaçırmak anlamına geliyor. Allah’ın insanlar için koyduğu sınırları yani ilkeleri, kuralları, emir ve yasakları ihlal etmek anlamına gelmektedir haddi aşmak. Haddi aşanlar, saldırganlıkta ölçüsüz davrananlar, sınır tanımayanlar, zulmedenler. Bakara suresi ayet 190’da yüce Allah: “Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez” buyurmaktadır. Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre âyetin “Aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez” mealindeki bölümü hem haksız saldırıyı hem de başlanmış bir savaşta aşırı gitmeyi, gereksiz kan dökmeyi ve çevreye zarar vermeyi yasaklamaktadır. Nitekim Zemahşeri, ayetin, savaşı başlatmayı yani savaş çıkarmayı yasakladığı gibi, başlamış bir savaşta kadınların, yaşlıların, çocukların ve benzerlerinin öldürülmesini, anlaşmalı bir topluluğa saldırılmasını, baskın saldırılar düzenlenmesini de yasakladığını ifade etmiştir. Maide suresi ayet 87’de “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın, sınırı/haddi da aşmayın. Allah sınırı/haddi aşanları sevmez” buyurulmaktadır.
Mü’min kul her hususta itidal üzere olmalı, ifrat ve tefritten, yani aşırıya kaçmaktan sakınmalıdır. Dünyevî meşgalelerinde, uhrevî gayret ve hizmetlerinde, hattâ ibadet hayatında, hiçbir zaman aşırıya kaçmamalı, daima Allah ve Resulünün tayin ettiği hudutlar içinde dengeli bir hayat yaşamalıdır.
i.) “Allah böbürlenerek küstahça davrananları sevmez”. [48]
Kibir; büyüklenme, kendini olduğundan fazla görme ve sahip oldukları nedeniyle kendini başkalarından üstün tutma gibi anlamlara gelen bir kelimedir. Yüce İslâm dini kibri günah olarak görür ve yasaklar.
İmam Gazali, öncelikle ve temelde kibri Allah’a düşmanlık yapmak olarak yorumlar. Çünkü büyüklük yalnızca Allah’a ait olup âciz olan insanın büyüklenmesi Allah’a karşı düşmanlık anlamına gelir. Gazali aynı zamanda kibir ve kendini beğenme yaşantılarına psikolojik yorumlarda bulunur.
Ona göre kibir ve kendini beğenme, insandaki erdemleri yok eder ve onu olumsuz karakter ve yaşantılara sürükler. Çünkü kibir ve kendini beğenmeyi kişiliğinin bir parçası haline getiren kimseler, aynı zamanda bunlarla erdemli yaşantılara set çekmiş olurlar. Gazali bu anlamda kibir ve kendini beğenmeyi, olumlu karakter özellikleri ve davranışlara yönelmeyi engelleyici bir perde olarak görür. Bu perde, dışarıdan gelecek her türlü olumlu eğitim ve öğütlere karşı kişiyi duyarsız kılar. Ayette, “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez” [49] buyurulmaktadır. Lokman suresi ayet 18’de Yüce Allah, “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez” buyurarak, özellikle kendini beğenmişlerin, başka insanları aşağılayıcı tutumlarından seçilmiş olması ve bunların Allah sevgisinden mahrum kalacakları uyarısında bulunulması, Kur’an’ın insan onuruna verdiği değeri yansıtması bakımından dikkat çekicidir.
Kibirli İnsanın Özellikleri
Nimeti kendinden bilir: İnsanoğlu dünya hayatında sürekli farklı durum ve şartlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bolluk, kıtlık, varlık veya yoklukla devamlı sınanmaktadır. İslam’a göre her nimet Allah’ın izni ile elde edinilir ve bir imtihan vesilesidir. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” Bu söz üzerine bir adam, “İnsan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasından hoşlanır!” deyince Resulullah (s.a.v.), “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakikati inkâr etmek ve insanları küçümsemektir” [50] buyurmuştur. Bu hadise göre kibirli bir kişi, sahip olduğu nimetleri kendinden bildiğini ve hakkı yani Allah tarafından kendisine bahşedilen nimetleri unutup üstünlük tasladıklarından bahsedilmektedir.
Soyu ile övünür: Tarihin her döneminde şahsiyeti tam olgunlaşamamış veya tevazu nimetinden nasiplenmemiş kimseler, kendilerini başkalarından üstün görme yarışı içerisine girmişlerdir. Şahsının çok özel ve değerli olduğunu düşünenler özellikle soyları ve akrabalarıyla başkalarına karşı üstünlük duygusu içerisinde olmuşlardır.
Menfaatçidir: Yaptığı işten dolayı kendi şahsına bir çıkar uman, sadece menfaatini elde eder. Allah için yapan ise mükafatını ondan alır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her kim (ibadetini gösteriş için halka) işittirirse Allah o kimseyi (yani maksadını halka) işittirir ve kim (ibadetinde) riyakârlık ederse Allah onun riyakârlığının cezasını verir.” [51] Bu hadisten de anlaşılacağı üzere kibirli kişi sadece kendini düşündüğünden dolayı ibadeti dahi kibir/riya bağlamında bir menfaat aracı olarak kullanabilmektedir.
Makam ve mevkiye karşı hırslıdır: Mevki ve makam da bir nimettir. Bu nimeti elde edebilmek için çalışmak gereklidir. Bazı insanlar nüfuzlarıyla çalışmadan kolaylıkla bir mevkiyi elde etmek isteyebilir. Bunun yanı sıra birçok kişi belli bir makamı elde ettikten sonra bulunduğu konumun gücünden istifade ederek başkalarına karşı üstünlük yarışına girebilmektedir. Bu bağlamda Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) mevki ve makam isteyeni de ona aracı olanı da hoş görmemiştir. Ebu Musa (r.a.)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Eş‘arilerden iki kişi ile birlikte Resulullah’ın yanına gelmiştim. Biri sağımda diğeri de solumda idi… O iki kişi hemen Resulullah’tan bir iş (memuriyet) istediler. Ben de: Seni hak din ile Peygamber olarak gönderen Allah Teâlâ’ya yemin olsun ki, bunlar içlerindeki iş isteme durumlarını bana açmadılar. Bende iş isteyeceklerini fark edemedim… Resulullah şöyle buyurdu: “Biz devlet işinde yetkili işler isteyene asla yardımcı olmayız, şimdi sen git” diyerek Ebu Musa’yı Yemen’e gönderdi. Arkasından da Muaz b. Cebel’i yola çıkardı. [52]
Mal ve mülkü övünç ve riya için kullanırlar: Kibir sebeplerinden biri de mal ve mülkle kendisini diğer insanlardan üstün görmektir.
Kılık kıyafeti ile övünürler: Kılık kıyafet, tarihin her döneminde farklı boyut ve şekillerde olsa da kibir vesilesi olabilmiştir. Kıyafet, insanın örtünmesi için emredilmiştir. İnsan ise bu emri abartarak bir övünç kaynağı olarak kullanabilmiştir. Kişi ya pahalı markalı giysiler giyerek ya da dikkat çekecek kadar abartılı renk ve özelliklere sahip giysiler tercih ederek kibre düşebilmektedir. Verilen her nimetten amacına uygun şekilde istifade edilmeli, insanlara karşı kibirlenmek için kullanmaktan sakınılmalıdır.
Kulluğu gösteriş için yaparlar: Yapılan eylemin Allah’ın rızası için olduğu düşünülse de zerre kadar kibir insanın amellerini yok edebilir. Yıllarca emek vererek elde edilen ibadetlerin gösteriş ile birlikte yok olduğunu görmek, insan için en büyük üzüntü kaynağı olacaktır. Resulullah (s.a.v.), “Üzüntü kuyusundan Allah Teâlâ’ya sığının” buyurdu. Ashab üzüntü kuyusu nedir? Ey Allah’ın Resulü, dediler. Resulullah da şöyle buyurdu: “Cehennem’de bir vadi olup Cehennem her gün yüz kere ondan Allah’a sığınır”. Bunun üzerine Ashab: Oraya kimler girecektir? Dedi. Resulullah buyurdu ki: “Gösteriş için okuyup gösteriş için kulluk yapanlar oraya girecektir”. [53]
Başkalarına karşı bilgiçlik taslarlar: Duygu ve düşünceler gibi bilgi de zamanla değişmekte veya gelişmektedir. Bilim ve teknoloji ilerledikçe insan ne kadar az bildiğini daha iyi fark etmektedir. Doğru veya yanlışta inat etmek, en iyiyi bildiği konusunda ısrarcı olmak, İslâm ahlâk prensipleri bağlamında kötülenmiştir. İslâm ahlâkına göre, kişinin sahip olduğu bilginin sınırlı olduğunun farkında olması, en iyisini “Allah bilir” diye düşünmesi ve bu çerçevede sözlerini paylaşması uygun görülmüştür. Bu çerçevede Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) soru sorunca sahabe cevap vermeye bile haya etmiş, “En doğrusunu Allah ve Resulü bilir” [54] diyerek tevazu göstermişlerdir. Kibirli kişiler sahip oldukları bilgi ile başkalarına karşı bilgiçlik taslarlar ve bunun neticesinde toplum içerisinde ayrıcalıklı bir konumda olmayı bekler ve hedeflerler. Bu bağlamda Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Herhangi biriniz bir din kardeşini oturduğu yerden kaldırıp sonra oraya oturmasın!” [55] Bu hadis-i şerifi hem maddî hem de manevî olarak yorumlamak mümkündür. Burada kendini farklı bir yerde gören kişiye, din kardeşini bulunduğu konumda rencide etmemesi ve küçük görmemesi tavsiye edilmiştir.
Başkalarından saygı ve hürmet beklerler: Bir kimsenin insanlardan kendine karşı hürmet ve saygı göstermelerini istemesi/beklemesi, böyle bir durumda sevinmesi ve kendini buna layık görmesi kibir alameti olarak değerlendirilmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her kimi, insanların kendisi için kalkıp ayağa dikilmeleri sevindirirse ateşteki yerine hazırlansın”. [56] Sahabe bu konuya dikkat etmiş, nefislerinin şımarmasına vesile olur endişesi ile özenli davranmışlardır. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), insanın insana ibadet eder gibi abartılı bir şekilde saygı ve hürmet göstermemeleri konusunda uyarmıştır.
Dengesiz davranışlar içerisinde olup insanları rahatsız ederler: Allah’ın yarattığı her varlık değerli ve özeldir. O’nun yaratma kabiliyetinin eseri olan varlık alemi en güzel şekilde düzenlenmiştir. Bu alemde her mahluk belli bir amaçla yaratılmıştır. Yaratılış amaçları tam olarak idrak edilemese bile her bir varlığa bu alemde insana eşlik ettikleri için teşekkür edilmeli ve saygı gösterilmelidir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü bana en sevgili ve en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olanlarınızdır. Kıyamet günü bana en sevimsiz ve benden en uzak olacak olanlar ise dengesiz biçimde saçmalayıp boşboğazlıkla insanları rahatsız edenlerle, mutefeyhıklerdir. Ashab: Ey Allah’ın Resulü! dengesiz ve boşboğazları anladık fakat bu mutefeyhıkler kimdir? deyince Resulullah şöyle buyurdu: Ululuk taslayıp kibirli davrananlardır”. [57]
İsim ve unvanları ile övünürler: İsimler ve unvanlar insanları birbirinden ayırabilmek için verilir. Bazı isim ve unvanlar insanı överken bazıları da kötüleyebilir. İnsanlar tarafından hoş karşılanmayan isimlerden kaçınıldığı gibi insanlar tarafından kibre sebep olacak isim ve unvanlardan da uzak durulmalıdır.
Nimete şükretmezler: İslâm’a göre, yapılan her iyilik için teşekkür edilmeli, verilen her nimete şükredilmelidir. Herkes Allah’ın kulu, kimse kimseden daha değerli veya özel değildir. Daha üstün olduğunu düşünenler, yapılan iyilikleri insanların yapması mecbur gibi görüp teşekkür etmeyi akıllarına dahi getirmezler. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlara teşekkür etmesini bilemeyen, Allah Teâlâ’ya da şükredemez.” [58]
Kibir Çeşitleri
Genel olarak bakıldığında birçok kibir çeşidinden bahsedilebilir. Kibrin kime karşı yapıldığı konusu ele alındığında ana hatlarıyla kibrin Allah’a, Peygambere ve insana karşı yapıldığını söylemek mümkündür.
Allah’a Karşı Kibir: İslâm’a göre büyüklük sadece Allah’a mahsustur. İnsanın değil Allah’a, başka varlıklara dahi üstünlük tavrı içerisinde bulunması hoş karşılanmamıştır. Yüce bir varlık olan Allah’a karşı insanın kibirlenmesi şeytanî bir duygudan başka bir şey değildir. Zira hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeyi elinden bulunduran Allah’a bütün mahlukat muhtaçtır.
Peygamber’e Karşı Kibir: Kur’an-ı Kerîm Resul-i Ekrem (s.a.v.) aracılığı ile bütün insanlığa bir hidayet kaynağı olarak gönderilmiştir. Resulullah’ın sünnetinden uzak durmak veya ona önem vermemek de bir kibir alameti sayılmıştır. O’nun sünnetini, sahabesine anlattıklarını, ashabın ve muhaddislerin büyük emek vererek bir araya getirmeye çalıştığı hadisleri kabul etmeyerek, günümüze uygun olmadığını söylemek, kaynakları lekelemeye çalışmak, hadislerle amel olunamayacağını iddia etmek, Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’e karşı kibirdir.
İnsanlara Karşı Kibir: Kibir duygusu, verilen nimeti övmekten daha çok bu nimetin verilmesinden dolayı kendisini diğer insanlardan üstün görmekle ortaya çıkar. Kibirli bir kimse kendinden aşağıda olduğunu düşündüğü insanlara karşı duyguları normalken, kendine eşit olarak gördüğü insanın yanında üstünlüğünü kabul ettirme duygusunun daha da arttığı görülmektedir. İnsan, üstün olduğunu biliyorsa karşısındakine kabul ettirmeye çalışmaz, kendi içinde şüphe varsa başkası tarafından da üstün görülme ihtiyacı hisseder. İnsanlar arasında itibarının artması için elde edilmemiş olan bir nimete sahip olduğunu söylemenin kibre sebep olacağı belirtilmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter.” [59]
Savaşta Kibir: Kibirli davranışlar genel olarak kötülenirken savaş durumlarında övülmüştür. Düşmana karşı kibirde günah yoktur. Söz konusu davranışlar başkaları tarafından beğenilmek için değil heybetli görünmek için olursa Allah tarafından kabul edilir. İnsan düşmanına heybetli görünmek için bazı özelliklerini üstün gösterebilir.
Kibirden Kurtulmanın Yolları
İnsanoğlu topraktan yaratıldığını düşünmeli, nitekim Ta-Ha suresi 55’inci ayette Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “(Ey insanlar!) Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız”. İyi dostlar edinmeli, mahlukata/yaratılmışlara yardım elini uzatmalı, yapılan işle kibre düşülmemeli, aşırı sevgi ve ilgiden uzaklaşılmalı, gösterişten kaçınılmalı, gönül zengini olunmalı, niyeti halis, ameli salih olmalı, üstünlük yarışından kaçınılmalı, samimi ve koruyucu dostlar edinmeli, kibir alameti olan davranışlardan kaçınılmalı, dünya hayatının geçici olduğunu düşünmeli, doğru değer yargıları edinilmeli, iyilik yapmalı, nimete şükredip kanaatkâr olmalı, nimetin çokluğuna aldanılmamalı, ilmini artırmalı ve eksikliklerini fark etmeli ve dengeli olmalıdır.
j.) “Allah, fâizi (bereketsiz kılıp, onun karıştığı malı) mahveder; sadakaları ise bereketlendirir. Ve Allah, azılı kâfir, aşırı günahkâr (haram bildiği hâlde fâizde ısrar eden) hiçbir kimseyi sevmez!”. [60]
Faiz ve tefecilik yasağı İslâm’ın kesin hükümleri arasındadır ve her çeşidi ile faiz haramdır. İslâm’ın iktisadî, içtimaî, ahlâkî, nizamı bir bütün halinde işletildiği zaman faize zaruret hasıl olmaz. İslâm ekonomisi sermaye birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık usulünü ileri sürmüştür. Bu usulde sermaye faizsiz olacağı için maliyet ve enflasyon problemi ortadan kalkacak, mülkiyete iştirak tabana doğru yaygınlaşacak, ekonomik ve sosyal farklılaşma asgari seviyeye inecek; sermayeye, yatırımlara ve ticarete kötü gözle bakılmayacaktır. Para bir değişim vasıtasıdır. Onu, alınıp satılan mal haline getirmek ve riske girmeden gelir sağlamak tatlı fakat zehirli yiyeceklerle beslenmeye benzer, tesirini gösterince çok defa iş işten geçmiş olur. Uzmanların yorumlarına göre; üretim ekonomisi açısından bakıldığında, tefecilikle elde edilen kazanç kısa vadede kârlı gibi gözükse de uzun vadede gerçek değerini kaybeder, topluma ve ekonomiye büyük zarar verir. Sermayeyi bile eritir. Hâlbuki sadakalar birer toplumsal yardımlaşma vasıtası olduğu için, üretime ve sosyal adalete katkı sağlar ve böylece ferdi ve sosyal refaha bir katkı olurlar. Burada ‘sadakalar’dan maksat hem farz olan zekât hem de bütün yardım ve bağışlardır.
Faiz almak; zenginin fakiri istismarıdır. Faiz, insanı çalışmaktan alıkoyar. Faizin, iktisadi ve sosyal zararları, faydasından çok daha fazladır. Faiz, sosyal yardımlaşmayı önler. Faiz, borçlunun huzurunu kaçırır ve alacaklısına karşı bir düşmanlık hissinin doğmasına sebep olur. Faiz, akit yapanların birinin lehine diğerinin aleyhine bir fazlalıktır ki, bu gaddarlık ve insafsızlıktır. Faizcilik, ticareti, sanayii, ziraatı terketmeye sebebiyet verir. Allah Resulü (s.a.v.) faizin eninde sonunda sahibine kaybettireceğini şöyle ifade etmiştir: “Faiz yoluyla mal çoğaltan hiç kimse, malının hayrını göremez.” [61]
k.) “Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez”. [62]
Emanete hıyanet edenler, bir yolunu bulup başkalarının hakkını yiyenler, geçici dünya hayatında kendilerine bir menfaat sağlamış, refah ve rahatlık içinde yaşamış olabilirler. Ancak bu hıyanetin ağır sorumluluğu onlarla birlikte ahirete taşınacağı ve kendilerinden hesap sorulacağı; hakkın, haine ceza, hak sahibine ecir olarak yerini bulacağı düşünüldüğünde, dünyada elde edilen geçici menfaat karşılığında ebedî hayatta kaybedilen nimetlerin büyüklüğü göz önüne alındığında, emanete hıyanet edenlerin başkalarından önce ve daha çok kendilerine zarar verdikleri ve ebedî saadetlerini ziyan ettikleri anlaşılacaktır.
ı.) “Muhakkak ki Allah inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez”. [63]
Allah mü’minlere yardım edeceğini ve onları imansızların şerlerinden koruyacağını müjdelemektedir. Buna göre mü’minler, zorluklar karşısında yılmayıp mücadele verecek, Allah’a dayanıp güvenecek, hiçbir zaman O’nun yardım ve desteğinden ümit kesmeyeceklerdir. Çünkü Allah, hainleri ve nankörleri sevmemektedir. Mutlaka onların tuzaklarını boşa çıkarıp mü’minleri selâmete erdirecektir.
m.) “Şüphesiz Kârûn, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz ona, anahtarlarını (bile taşımak) güçlü bir topluluğa ağır gelecek hazineler verdik. Hani, kavmi kendisine şöyle demişti: “Böbürlenme/şımarma! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez”. [64]
Ayette zikredilen ‘ferihin’, şımarıklar, böbürlenerek kibir ve gururla hareket edenler, taşkınlık yapanlar. Mal ve servetinden ötürü kendisini büyük görüp, sınır tanımayanlardır.
Karun’un Hz. Musa (a.s.)’nın amcasının oğlu olduğu rivayet edilir. Önce Hz. Musa (a.s.)’ya iman etmişti. Musa (a.s.)’dan sonra Tevrat’ı en güzel okuyan oydu. Başlangıçta fakirdi. Hz. Musa (a.s.)’nın duası bereketiyle kendisine ilim ve mal ihsan edildi. Ticarette çok başarılı oldu. Kısa zamanda büyük bir servete ulaştı. Kur’an’ın beyanıyla hazinelerinin sadece anahtarlarını bile güç kuvvet sahibi bir bölük taşıyamazdı. Serveti arttıkça tevazu ve şükrü artacak yerde, hırsı ve kıskançlığı yüzünden münafıklığa yeltendi. Musa-Firavun mücadelesinde Firavun’un yanında yer aldı. Dolayısıyla İsrailoğullarının başında Firavun’un görevlisi olarak bulundu. Onlara karşı zulüm ve taşkınlık etti. İlmi ve servetiyle insanlara karşı övünüyor ve şımarıyordu. Kavminden bir kısım ilim ve istikâmet sahibi kimselerin ikaz ve irşatlarına rağmen bir türlü azgınlığından vazgeçmedi. Sahip olduğu serveti, Allah’ın bir ihsanı olarak değil, Rabbini unutarak kendi ilim ve istidadı ile elde ettiğini söyledi. Halbuki İslâm’a göre mülkün sahibi Allah’tır; O dilediğine dilediği kadar mülk verir. Kul, o mülkün sahibi değil, onun başında sadece bir emanetçidir. Fakat Allah’a ve ahirete imanı olmayanlar, bu gerçekten gaflet içinde bulunmaktadırlar.
Burada “Karun misalinden hareketle, Mekke’de Resulullah (s.a.v.)’in davetini engellemeye çalışan mal ve servet sahibi müşrikler ve kıyamete kadar bu minval üzere olanlar uyarılmaktadır. Karun kıssası, servet ve gücüne güvenerek, kendini imtiyazlı ve büyük görüp Allah’a isyan, insanlara karşı haksızlık eden ve bu suretle sınırı aşanlar için asırları aşıp gelen bir ibret tablosu ve bir öğüt levhasıdır.
Sonuç:
Yüce Allah, Kerim Kitabımız Kur’ân’da, sevgisine mazhar olan karakterleri belirtmiş, insanları bu güzelliklerle donanmaya çağırmıştır. Gerçekleştirilmesi gereken bu hedeflerden olmak üzere; ihsan sâhibi muhsin kullarını, takvâ ahlâkıyla bezenmiş müttakîleri, maddî ve mânevî bakımdan temizlenenleri, günahlarından tevbe edenleri, yalnızca kendisine tevekkül edenleri, başlarına gelen musibetlerden dolayı isyan etmeyip sabredenleri, hükmettiği zaman adâletle hükmedenleri ve Allah yolunda canları, malları ve dilleriyle cihâd edenleri sevdiğini beyan buyurmuştur.
Allah’ın yerdiği, sevmediği karakterler ise; haddi aşanlar, bozguncular, yeryüzünde fesat çıkaranlar, hain nankörler, günahkârlar, Allah’ın hukuku başta olmak üzere hak sâhiplerinin hukukuna riayet etmeyen zalimler, kendini beğenen müstekbirler, kaba, ağzı bozuklar, israf edenler, inkâr edenler, faiz yiyenler, müşrikler, hırsızlar, böbürlenip küstahça davrananlar, şımaranlar olarak ifade edilmiştir. Yüce Allah’ın eşref-i mahlukat olarak yarattığı insanda görmek istemediği karakterler ve sıfatlardır. Dünya ve ahiret saadeti için bahse konu yerilen karakterlerden kullarının sakınmasını ve arınmasını emir buyurmuştur.
Al-i Şan Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek sözleriyle noktalayalım: “Allah Teala bir kulu sevdiği zaman Cebrail’e: “Ben filanı seviyorum onu sen de sev!” diye emreder. Cebrail onu sever ve sonra gök halkına: Allah filanı seviyor, onu siz de seviniz, diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde o kimseye karşı bir sevgi uyanır. Allah Teala bir kula buğzettiği zaman, Cebrail’e: “Ben, filanı sevmiyorum, onu sen de sevme!” diye emreder. Cebrail de onu sevmez. Sonra Cebrail gök halkına: Allah filan kişiyi sevmiyor, onu siz de sevmeyin, der. Göktekiler de o kimseyi sevmezler. Sonra da yeryüzündekilerde o kimseye karşı bir kin ve nefret uyanır.” [65] Yüce Rabbimizin sevdiği kullarından olmak dilek ve temennisi ile…
ABDULGAFUR LEVENT
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
Kaynakça:
(Bu makalenin hazırlanmasında DİA’dan istifade edilmiştir).
Hocam elinize sağlık. İnsanların kendisine sımsıkı sarıldığında kurtuluşa edecekleri ve kendilerini cennete götürüp ateşten koruyacak ilahi talimatları çok güzel izah etmişsiniz.