
Eski, ahşap bir gemi düşünün. Yıllardır denizlerde, fırtınalarla boğuşmuş, ama hala ayakta. Üzerinde taşıdığı yük, paha biçilmez bir hazine… Ama geminin gövdesinde çatlaklar var, su alıyor. Ve karanlık sularda, onu batırmak isteyen gölgeler dolaşıyor. İşte Türkiye’nin bugünkü hali, biraz da bu eski gemiye benziyor.
Üzerimize çöken kara bulutlar, sadece dışarıdan gelmiyor. İçeride de bir şeyler oluyor, derinden derine… Bir fısıltı dolaşıyor kulaktan kulağa, ama kimse ne olduğunu tam olarak anlamıyor. Sanki bir el, bizi büyük bir oyunun içine çekiyor.
Hatırlayın, daha birkaç ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in “vaat edilmiş topraklar” hayalinden bahsetmişti. Önce Filistin, Lübnan, sonra da Türkiye… “İç cephemizi sağlam tutalım” demişti, birlik olalım. Ama ne oldu? Tam tersi…
Sanki birileri, içerideki ateşi körüklemek için elinden geleni yapıyor. Siyasi kavgalar, tutuklamalar, susturulan sesler… Bir sis bombası atılmış gibi, gerçekleri görmemiz engelleniyor. İmamoğlu’nun diploması, tutuklanması, eylemler, gözaltılar… Hepsi birer perde, asıl büyük oyunu gizlemek için…
Erdoğan’ın sık sık söylediği bir söz var: “Çatladıkapı ülkesi değiliz, çadır devleti değiliz.” Peki, gerçekten öyle miyiz? Yoksa farkında olmadan, yavaş yavaş o hale mi getiriliyoruz?
Yunanistan’da olanlara bakın. Türk okulları birer birer kapatılıyor. Yetkililerimiz, soydaşlarımızla görüştürülmüyor. Sanki birileri, bizi kendi topraklarımızda bile yabancılaştırmak istiyor.
Sonra, bir gün, Yunanistan’dan bir bakan geliyor Türkiye’ye. Ama Milli Eğitim Bakanımızla değil, Fener Rum Patriği ile görüşmek için… Hem de ona “Ekümenik Patrik” diyerek, Lozan Antlaşması’nı yok sayarak…
Bu ziyaret, sıradan bir diplomatik temas değil. Derinlerde, çok daha büyük bir planın parçası. Patrikhane’ye 600 yeni rahip alınacakmış. Bu rahiplerin bir kısmı, Türkiye’ye mi gönderilecek? Yoksa yıllardır açılması için baskı yapılan Ruhban Okulu mu yeniden gündemde?
Ruhban Okulu meselesi, basit bir eğitim kurumu tartışması değil. Bu okul, Türkiye’nin kalbine yerleştirilmek istenen bir Truva atı. Emperyalist güçler, bu okulu kullanarak, ülkemizin iç işlerine karışmak, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir nesil yetiştirmek istiyor.
Yıllardır bu okulun açılması için baskı yapıyorlar. AKP hükümeti de her seferinde söz veriyor, ama bir türlü adım atamıyor. Çünkü bu okul, Türkiye’nin egemenliğine, bağımsızlığına bir tehdit.
Son zamanlarda, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bu işe soyunduğu söyleniyor. Bir “formül” bulunmuş güya… Ama bu formül, neyin formülü? Türkiye’nin bağımsızlığından vazgeçmenin mi, yoksa emperyalist güçlere teslim olmanın mı?
O günlerde, Erdoğan bir iftar yemeği veriyor. Dini azınlık temsilcileri davetli. Patrik Bartholomeos, başköşede… Erdoğan, “Farklı inançlara saygılıyız” diyor, “eşitlikten” bahsediyor.
Ama bir dakika… Lozan Antlaşması’nda azınlıklar açıkça tanımlanmıştı. Rum-Ortodokslar, Ermeniler ve Museviler… Şimdi bu iftar sofrasında kimler var? Süryaniler, Keldaniler… Hatta bir Keldani Başpiskoposu… Hem de “Türkiye, Diyarbakır Başpiskoposu” unvanıyla…
Bu ne anlama geliyor? Lozan’ın çizdiği sınırlar, yavaş yavaş siliniyor mu? Yeni azınlıklar mı yaratılıyor? Birileri, Türkiye’yi yeniden mi şekillendirmeye çalışıyor?
Bizler, bu soruların cevabını ararken, asıl büyük tehlike gözümüzün önünde büyüyor.
O eski sandık var ya, hani içindeki sırları fısıldayan… İşte o sandığın kilidini kırmanın zamanı geldi. İçindeki gerçekleri ortaya çıkarmalıyız. Yoksa çok geç olacak…
Bu 600 papazın sırrı ne? Ruhban Okulu’nun ardındaki planlar neler? Lozan Antlaşması neden çiğneniyor? Bu soruların cevabını bulmak, aynı zamanda gelecek nesillerimiz için bir vatan borcudur…
Çünkü bu gemi batarsa, hepimiz batarız…
Sadi ÖZGÜL
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-