
Gerek siyasi rekabet ve mücadelelerde gerekse kelami/itikadi görüş ayrılıklarında hadislerin istismar edildiği malum. Taraflar kendi siyasi veya kelami konumlarını haklılaştırıp rakiplerinin iddia ve tezlerini çürütmek üzere bol miktarda hadis uydurmaktan çekinmemişlerdir. Bu işlemde genelde iktidarların başrol oynadığı söylenebilir ama “sivil” çekişmelerde de hadis uyduranların sayısı az değildir.
Emevîler, gasp ettikleri yönetimlerini meşrulaştırmak üzere hem “Muaviye’nin faziletleri”, hem “kader” konularında bol miktarda hadis imal edip piyasaya sürmüşlerdir. Abbasiler de hadis imalatında geri kalmış değiller ama onların sorunları, Ehl-i beyt adına Emevîlerden aldıkları iktidarı “mehdinin zuhuru” üzerine temellendirmeleriydi, bu açıdan bakıldığında Mehdi’nin zuhuru ve İsa’nın nüzulüyle ilgili hadis imalatının Abbasîlerde yoğunluk kazandığı görülür. Emevîler, Mehdi ve İsa ile pek ilgilenmeyip iktidarlarını takviye edici iki tür işlemde bulunmuşlardır: Biri doğrudan hadis uydurmak (mevzu), diğeri sahih hadislerin içeriğiyle oynamak suretiyle manayı ve maksadı değiştirmek (tahrif).
Söz konusu meseleyle ilgili eski dönem müelliflerinden Nuaym bin Hammad ve geç dönem Ehl-i Sünnet alimlerinden Suyuti’nin eserleri el Fiten ve’l melahim ve el Urfu’l verdi fi ahbari’l Mehdi’yi mercek altına alınmaya değer. Rivayetlerde isnad bakımından ciddi sorunların bulunması, gelecekle (gayb) ilgili haberler ile uydurulan hadis arasında tam örtüşme bulunması, Mehdi inancını temel alan Şii imamların bu rivayetleri reddetmesi gibi sebeplerle esasında bu hadislerin açıkça uydurulduğunu ve belki de Sünni-Şii mehdi görüşlerini birbirlerinden ayırmaya matuf olduklarını göstermektedir.
Abbasiler, Emevilere karşı ayaklanınca, Ali bin Abdullah bin Abbas neslinden geldiklerini öne sürdüler. Kendilerini dayandırdıkları Ali bin Abdullah bin Abbas, tabiinden saygın bir zattı, Hişam döneminde vefat etmişti. İlk iki Abbasi halifesinin babası Ebu’l Abbas olarak bilinen Muhammed idi. Abbasiler, Ali bin Abdullah bin Abbas’ın soyundan gelen hanedana verilen isimdir.
İslam kamu hukukunu aslına irca etme konusunda Emeviler gibi samimi olmayan Abbasiler, hanedan Melik Muaviye’nin başlattığı feci bid’atı devam ettirip Emevi hanedanı yerine Abbasi hanedanını ikame ettiler, yönetimin meşru mahiyetinde bir değişiklik olmadı, bu tarihten sonra da Osmanlı imparatorluğu yıkılana kadar yönetim hanedanlar arasında el değiştirip durdu.
Abbasilerin, Emevilerden devraldıkları ikinci uğursuz miras, yönetimlerini meşrulaştırmak, halka benimsetmek üzere hadis uydurma faaliyetini devam ettirmeleri oldu. Bunlardan biri, yukarıda atıfta bulunduğumuz Suyuti’nin de el Urfu’l verdi kitabına aldığı şu rivayettir: “Velid (b. Müslim), bir şeyhten, o da Yezid bin Huzai’den, o da Ka’b’tan şöyle nakletti: “Mehdi, Abbas soyundandır.” (El Urfu’l verdi, fi ahbari’l Mehdi, Tahran-1387; s. 91.)
Bu rivayetin kesin uydurma olduğu açıktır, Ka’b bin Ahbar, İsrailiyattan nakilleriyle meşhurdur, rivayet sened yönünden maktu’dur ama iş ve işlev görmüştür. Bununla da yetinmeyen profesyonel Abbasi trolleri, bir başka rivayeti tedavüle sokmuşlardır, buna göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Mehdi, amcam Abbas’ın evladındandır.” (Suyuti, Age, s. 113.)
Her ne kadar, Abbasiler, Emevilere karşı Ehl-i beyt ve evladının haklarını savunmak üzere ortayı çıkıp ihtilalle yönetimi ele geçirdilerse, Şii alimler nazarında bu türden hadisler sahih değildir, zira Şii kaynaklarına göre Mehdi, Hz. Ali ve Fatıma’nın soyundan zuhur edecektir. Beni Abbas’ı haber vermek üzere uydurulan bu rivayetler tabiatıyla Sünni alimler tarafından da sahih kabul edilmemiştir.
Abbasi profesyoneller, başka deyişle devlet destekli muhaddisler, iktidara meşruiyet kazandırmak üzere sadece hadis uydurmakla yetinmemiş, samimi alimleri veya muhaddisleri hayli meşgul edecek başka yollara da başvurmuşlardır ki, bunların içinde en dikkat çekeni, senet yönünden sahih gibi görünen hadisleri, rivayet zincirindeki halkalarla oynayarak tahrif yoluna başvurmuş olmalarıdır.
Yine Suyuti’den bir örnek verelim: “Velid vd. Abdulmelik bin Ganiyye’den, o Minhal bin Amr’dan, o da Sa’d bin Cuheyr’den, o da İbn Abbas’tan nakletti: “-Mehdi bizdendir, o da yönetimi Meryem oğlu İsa’ya teslim edecektir.” (Suyuti, Age. S. 77.)
Buna yakın başka rivayette ifade şöyledir: “Mehdi, biz Ehl-i beyt’ten bir gençtir. Güya rivayeti İbn Abbas’a dayandıran Ebu Ma’bed, rivayetin devamında “Biz yaşlılar bu işi başaramadık, gençlerimiz başaracaktır” demiş. (Suyuti, Age, s. 77)
Bu konuyu derinlemesine araştıran Abdulhadi Fıkhizade ve Seyyid Ca’fer Sadıki’ye göre, bu ve benzeri hadislerin uydurulmasından gözetilen gaye, Aba hadisiyle belirlenen Ehl-i beyt kavramını genişletip Abbasoğullarını da bu kapsama almaktır. ((Daha geniş bilgi için bkz. Abdulhadi Fıkhizade-Seyyid Ca’fer Sadıki, Abbasilerin Mehdilikle İlgili Hadislerin Uydurulması ve Tahrif Edilmesindeki Rolü, Medya Şafak, 31. 01. 2026.) Buna göre Abbasoğulları da Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’le beraber Ehl-i beyt’e dahil edilecek olurlarsa, Mehdi’nin illa da Hz. Ali ve Fatıma soyundan gelmesi gerekmeyecektir.
Araştırmalar, Emeviler döneminden çok İsa’nın nüzulüyle ilgili uydurma hadisler, Abbasilerin ilk kuruluş döneminde sahneye sürülmüştür, bu sayede Abbasiler, İsa’nın nüzulüyle da kendilerinin mehdi oldukları propagandasına kuvvet kazandırmışlardır.
Hayret verici husus şu ki, bir zaman sonra Mu’tezile’nin saldırılarına karşı Ehl-i eser, “sened” üzerine öyle kapanmıştır ki, metin yönünden ilk okuyuşta mevzuat ambarına sevketmeleri gereken uydurma rivayetleri nice alim kitabına hadis diye alma hatasına düşmekten kurtulamamıştır. Suyuti, kitabına bunlardan 178 tanesine yer verip kritik etmiştir.
İbn Abbas merkezli bu hadisler, sadece Mehdi’yi haber vermekle yetinmemiş, İsa’nın nüzulünü de haber vermişlerdir.
Rivayetlerin uydurma oldukları o kadar bariz ki, Resulüllah (s.a.)’in bu türden “adrese teslim” gaybten haberler vereceğine aklı başında kimse inanamaz ama inanmak isteyen inanmıştır. Bir örnek daha: “Hz. Peygamber, amcası Abbas’a demiş ki:
“-Evladın Sevad’a yerleşip siyah giydiklerinde ve Horasanlılar onlara yardımcı olduklarında, emri (yönetim/iktidar) İsa’ya teslim edinceye kadar onlarda kalacaktır.” (Suyuti, Tarihu’l hulefa, I, 19.) İbnu’l Cevzi, bu rivayeti mevzuattan saymıştır,
Hadis üretme biriminin faaliyetleri tabii ki siyasi sonuç vermiş, kitleler, Abbasi hanedanının ilk halifesi Seffah’a “zuhur eden Mehdi” namıyla biat etmişlerdir. “Çokça kan döken” manasındaki Seffah’ın kurucu halifenin değil, Şam’da Emevilere yönelik çok kan döken amcası Abdullah bin Ali’nin lakabı olduğunu iddia edenler de var.
“Süfyani savaşları” ile ilgili ilk ve ikinci dönemde ortalıkta hayli alıcı bulan rivayetlerin tamamı da uydurmadır.
Abbasilerin ikinci halifesi Ca’fer’e “Mansur” ünvanının verilmesi (Muhammed bin Mansur el Mehdi öl.m 785), zuhur edip zafer, ilahi yardım ve destek kazanan Mehdi kabul edilmiş olması dolayısıyladır. Başka bir deyişle Mehdi halife Mansur olarak zuhur etmiş, haberler tahakkuk etmiştir.
Abbasi iktidarı kazanınca halifelerin unvanı da değişmiştir. İlk dönemde yaraları saran Cabir, hidayet rehberi Mehdi, zafer kazanan Mansur gibi unvanlar verilirken, asabiyet gerçekleştiği ikinci dönemde halifelere El Mu’tasım Billah, el Mütevekkil a’la Allah, el Müstain Billah unvanları verilecektir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta var: Eğer zuhur eden Mehdi Seffah veya el Mansur idiyse, ikisi ölüp gitmiştir. Arkadan gelenler onun yolunu takip etmektedirler, binaenaleyh artık Mehdi zuhur etmeyecek, defter kapandı demektir.
Bu durumda tarihsel ve teolojik olarak karşımıza üç mehdi tasavvuru şekillenmiş bulunmaktadır:
a) Şiilerin, Hz. Ali ve Fatıma soyundan gelmesi beklenen 12. İmam.
b) Sünnilerin, Hz. Peygamberin soyundan yani Ehl-i beyt’ten olan Mehdi, bunun gaybubetteki imam olması şartı yok.
c) Abbasilerin, devletlerinin kuruluşunu sallayıp ümmeti Emevilerin zulüm ve cevrinden kurtaran ve tabii ki ölen Mehdi.
Şiiler ve Sünnilerin büyük bölümü mehdilerini beklemektedir, Abbasilerin mehdisi1275 sene önce zuhur edip öldüğünden artık hükümsüzdür.
Bu arada Mehdi ile siyah renk arasında ilginç ilişkiler kurulmuştur. Halen dünyada ölüm törenlerinde giyilen siyah renk matemi, ölü yakınlarıyla üzüntüyü paylaşmayı ifade eder. Kendinde haslet olarak siyah kadınlarda asaletin, erkeklerde ciddiyetin rengidir. Bunun dışında kadim İran kültüründe siyah renk, ölenlerin ruhları ve geride kalan yakınları arasında bir ilişkiye sahipti. İranlılar, yakınlarından biri öldüğünde ruhunun evden ayrılmadığını veya ölüm anında ayrılsa bile geri geldiğine inanıyor, bundan korkuyorlardı. Rahipleri, bundan sakınmak için kapı ve pencerelere siyah perdeler asmasını önerdi, çünkü ruhlar siyahtan çekinirlerdi. Bir süre öyle yaptılar ama bu pratik bir çözüm değildi, çünkü çarşı pazara, tarlaya, sokağa çıkmak zorunda idiler. Bunun üzerine rahipler, belli bir süre dışarı çıktıklarında siyah elbise giymelerini önerdi, bu onlara pratik geldi. Daha sonraları sadece defin zamanında siyah elbise giyilir oldu ki, bugün bütün dünyada siyah elbise giyilir oldu. Ama artık siyah ruhları uzakta tutan renk değil, matem elbisesi sayılmasıdır.
Halen bölge Şii havzalarda siyah matem, hüzün, acı ve intikam almanın sembolüdür; hüzün verici mersiyelerin okunduğu törenlerde, Kerbela ve Muharrem törenlerinde insanlar siyah elbise giyerler. İslam Devrimi’nden sonra kadınların siyah elbise giymesi mateme iştirak etmeleri yanında hem İslam’a bağlılıklarını ifade eder hem kadının bedenini teşhir nesnesine dönüştüren modern hayat tarzına meydan okuma anlamına gelir.
Bazı rivayetlerde (uydurma hadisler) Mehdi’nin zuhurunun önemli alametlerden biri doğuda Horasan’da başlayacak ayaklanma sırasında, askerlerin taşıdığı sancak siyahtı; bundan olacak ki, Abbasi ihtilalinde hâkim renk siyah olmuştur. Bu da zamana içinde siyahın zulme karşı direnişin rengi olarak sembolik anlam kazanmasını sağladı. Emevîler’e karşı siyah renge vurgu yapan Abbasiler bu hadislerden bolca istifade etmişlerdir ama tabii ki karşı taraf da boş duracak değildi. Abbasilere karşı olan Emevi kalıntıları “Ne zaman doğu tarafından bir sancak yükselecek olsa işlerin başı fitne, ortası kargaşa, sonu dalalet olacaktır” şeklinde bir hadis uydurmuşlardır (Meclisi, Biharu’l envar, XXXIII, 529). Melik Muaviye bin Süfyan da Ziyad’a gönderdiği mektupta “Siyah sancaklar doğudan gelecek olan Acemler olacaktır, Emevileri kendi mülklerinde mağlup edecekler, Emeviler taşın altında gizlenmiş olsalar bile onları bulup katledecekler” diye yazmıştır.
Tarihin tortuları kolay kolay peşimizi bırakmaz, belki de bugün yaşamakta olduğumuz krize biraz da bu açıdan bakmak lazım.
Kur’an ve Sünnet nazarında bu tarihsel tortuların zerre miktar değeri olmaması gerekirken Müslümanların kanını ve kaynaklarını heder etmeye devam etmektedir. Tarihsel tortuların etkileyici (müessir) fonksiyonları var ama belirleyici (muayyin) fonksiyonları olamaz, aksi halde tarih ve gelenek bizim kaderimiz olur.
İran’da Kritik Askeri Atamalar: Hamaney’den Ordu ve Devrim Muhafızları’nda Yeni Dönem İran Dini Lideri Mücteba…
Mekke Anlaşması: İlk Gün Sorduğumuz Soruların Bugünkü Cevabı Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında…
İSRAİL MERKEZLİ ALMA’DAN SURİYE ORDUSUNDAKİ “HAYBER” SLOGANINA TEPKİ İsrail merkezli Alma Araştırma ve Eğitim Merkezi,…
RABBİNİN ADIYLA OKU: HAYATI VAHYİN ÖLÇÜSÜYLE ANLAMAK “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1) Kur’an’ın insanlıkla yeniden…
KADIN İSTİHDAMI ARTACAK AMA GENÇLER NASIL EVLENECEK? İktidarın aile politikasıyla istihdam hedefi çelişiyor mu? Cumhurbaşkanı…
Erdoğan: Filistin Davası Gönüllerde Büyümeye Devam Edecek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi ziyaret eden Filistin…
View Comments
Af Allahım Af ! Sayın Yazar, Mehdi ve Hz. İsa Aleyhisselâm hakkındaki hadislerin hepsi görüldüğü gibi hepsini uydurma haids imalathanesinden çıkma olduğunu söylüyor ! Oysa, biz kendisine Hz.İsa Aleyhisselâm hakkında SAHİHAYN'DAN (Buhari ve Müslim'den) iki örnek vererek delil getirmiştik ! Emeviler ve Abbasileirn saltanatlarını sürdürebilmleri için hadis uydurdukları kısmen doğru bile olsa, bu fitneler yine ayetve hadislerle müslümanların selameti için ortya koyulmutur. “Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü’min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama girer. Mü’min olarak akşama erer de kâfir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar.” (Müslim, İman 186, 118; Tirmizi, Fiten 30, 2196)
Dinini basit bir dünyalığa satmıyorlar mı? İmam veya alim görünen bu gibi kimseler bunu yapmıyorlar mı?
Bunlar dini kendilerine uydurmaya çalışırlar. Madde ve menfaat, mevki ve şöhret uğruna dinden çıktıkları gibi, başkalarını da çıkarmaya çalışırlar.
“Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir.” (Bakara: 86)
Bununla da kalmayacak, Mehdiyim, hatta peygamberim diyen sahtekâr, soytarılar türeyecektir.
Bunları Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz haber vermiştir.
“Hepsi de Allah’ın peygamberi olduğunu iddiâ eden otuza yakın yalancı deccaller türemedikçe kıyamet kopmaz.” (Tirmizi)
Şimdi deccaliyet devrinin içindeyiz, en son deccale gelinceye kadar devam edecek.
“Şüphesiz ki kıyametin önünde yalancılar zuhur edecektir.” (Müslim)
İşte bu yalancılar bu zamanda mevcuttur. Onların her şeyi yalan ve dolandır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde bu gibilerin durumunu şöyle tarif ediyor:
“Onlar hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancılardır. Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytan fırkasıdır. İyi bilin ki, asıl kayba uğrayanlar şeytan taraftarı olanlardır.” (Mücâdele: 18-19) Dikkat edilrise "Mehdi yada Peygamber" olduğunu ilan edecek olan otuza yakın deccallardan bahsedilmektedir. Müslümanbaşka türlü dha nasıl uyarılabilir ? Biz her defasında yaşadığımız devrin DECCALİYAT DEVRİ olduğunu ve görünüşte bie güzel ve hayrılı gibi gözükse de hiç bir icraata aldanmamaız lazım geldiğini her vesile ile beyan ve ifade etmeye çalıştık-çalışıyoru z! Bütün bu deliller doğru yol rvan olabilmemiz için bize yetmiyor mu? Ama görüldüü gibi , ille de HADİS MUNKİRİ olmaya karar vermiş bir halimiz var ! Allah sonumuzu hayreylesin diyorum.