
Ortadoğu‘da savaşın cepheleri genişlerken, şimdi dikkatler Suudi Arabistan’a çevrilmiş durumda.
Yemen’deki Husiler, son günlerde Suudi Arabistan’a yönelik füze ve İHA saldırılarını artırdı. 19 Eylül’de Husiler, Riyad’daki bazı “hassas hedefler” ile Yenbu’daki Aramco tesislerini hedef aldıklarını açıkladı. Riyad’daki Kral Halid Havalimanı çevresinde yangın ve yoğun duman görüntülerinin ortaya çıkması, saldırıların bölgesel güvenlik üzerindeki etkisini daha da görünür hale getirdi.
Tam da bu noktada yaklaşık bir buçuk ay önce Mekke’de imzalanan anlaşma yeniden gündeme geliyor.
7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. Anlaşmanın temel maddesi açık: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne yönelik saldırı kabul edilecek.
O günlerde bu anlaşma, İslam dünyasının önemli üç ülkesi arasında yeni bir güvenlik mekanizması olarak sunuldu.
Şimdi ise anlaşma kâğıt üzerinde değil, sahada sınanıyor.
Husilerin mesajları, meselenin Suudi Arabistan sınırlarını aşabileceğini gösteriyor.
Husi yetkilisi Muhammed el-Buhayti, Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan yanında Yemen savaşına doğrudan müdahil olması halinde iki ülkeye de askerî karşılık vereceklerini açıkladı.
Bu açıklama basit bir tehdit olarak görülüp geçilebilir.
Fakat Mekke Anlaşması’nın “birine saldırı hepsine saldırıdır” mantığıyla birlikte düşünüldüğünde ortaya çok daha büyük bir soru çıkıyor:
Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar, Türkiye ve Pakistan’ı da fiilen savaşın içine çekebilir mi?
Türkiye’nin açıklamaları bu ihtimalin artık tamamen teorik olmadığını gösteriyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan’ın özellikle teknik askerî ihtiyaçları olması halinde Türkiye’nin bunları karşılamaya hazır olduğunu söyledi. Pakistan tarafı da Suudi Arabistan’ın savunmasına ilişkin çok daha ileri düzeyde destek mesajları verdi.
Peki bütün bunlar neden şimdi oluyor?
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı var.
Mekke Anlaşması‘nın ABD veya İsrail tarafından kurdurulduğunu gösteren açık bir belge veya resmî kanıt bulunmuyor.
Hatta anlaşmanın yaklaşık üç yıllık görüşmelerin ardından imzalandığı aktarılıyor. Dolayısıyla “Amerika Husilerle baş edemedi ve hemen Mekke Anlaşması’nı kurdurdu” demek, mevcut verilerin ötesine geçmek olur.
Fakat bu durum başka bir soruyu ortadan kaldırmıyor:
Bir anlaşmanın kimin tarafından kurulduğundan bağımsız olarak, ortaya çıkan sonuç kimin işine yarıyor?
İşte tartışılması gereken nokta burasıdır.
ABD’nin Husilere karşı doğrudan yeni bir askerî harekâta girmekten kaçındığı bir dönemde, Suudi Arabistan’ın güvenlik yükünün bölgesel ortaklara doğru kayması dikkat çekiyor. Washington’ın Riyad’a istihbarat ve hedefleme desteği sağladığı, ancak doğrudan askerî müdahaleye mesafeli kaldığı bildiriliyor.
Böyle bir tabloda Türkiye ve Pakistan’ın daha fazla devreye girmesi, savaşın doğrudan Müslüman ülkeler arasında genişleme ihtimalini artırabilir.
İşte burada mesele sadece Husiler değildir.
Mesele sadece Suudi Arabistan da değildir.
Mesele Türkiye de değildir.
Mesele, Ortadoğu’daki savaşların giderek bölgesel aktörleri birbirine karşı konumlandırmasıdır.
İran-Husi ekseni bir tarafta…
Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan hattı diğer tarafta…
Ve bütün bunların üzerinde ABD, İsrail, enerji yolları, Hürmüz Boğazı, Babülmendep ve Kızıldeniz hesapları…
Bu tabloya bakıldığında insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Ortadoğu’daki büyük güç mücadelesinin faturası neden sürekli bölge halklarına ve Müslüman ülkelere çıkıyor?
Bir Müslüman ülkenin füzesini başka bir Müslüman ülkeye yöneltmesi…
Bir Müslüman ülkenin askerinin başka bir Müslüman ülkenin toprağına gönderilmesi…
Ve bütün bunların arkasında enerji, nüfuz, jeopolitik hâkimiyet ve büyük güç rekabetinin bulunması…
İşte asıl sorgulanması gereken tablo budur.
Mekke Anlaşması’nın savunucuları, bunun bölgesel caydırıcılığı artıracağını söylüyor.
Türkiye ve Pakistan’ın resmî açıklamaları da anlaşmayı savunma, egemenlik ve bölgesel istikrar çerçevesinde tanımlıyor.
Ancak anlaşmanın gerçek anlamı, kriz zamanında ortaya çıkacaktır.
Bugün Husilerin saldırıları bunun ilk ciddi sınavını oluşturuyor.
Eğer anlaşma, Müslüman ülkelerin birbirlerinin güvenliğini korumasını sağlarsa başka bir anlam taşır.
Fakat mekanizma, bölgesel savaşların yeni ülkeleri de çatışmaya çekmesine neden olursa bu kez başka bir sonuç ortaya çıkar.
Dolayısıyla bugün sorulması gereken soru:
“Mekke Anlaşması var mı?” değil.
“Mekke Anlaşması nasıl kullanılacak?” sorusudur.
En tehlikeli senaryo, Yemen’deki savaşın Suudi Arabistan üzerinden Türkiye ve Pakistan’ı da içine alan daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşmesidir.
Çünkü o zaman mesele Yemen olmaktan çıkar.
Hürmüz’den Babülmendep’e, Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne kadar uzanan bir güvenlik kuşağı ortaya çıkar.
Ve bu kuşakta atılan her füze sadece askerî bir hedefi değil, dünya enerji piyasalarını, ticaret yollarını ve milyonlarca insanın hayatını etkileyebilir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı sadece “İslam dünyasının birlik projesi” veya sadece “Batı’nın projesi” şeklinde okumak yerine, ortaya çıkan somut sonuçları takip etmek gerekiyor.
Çünkü bugün elimizde kesin olarak bildiğimiz bir şey var:
Husiler Suudi Arabistan’a saldırıyor.
Türkiye ve Pakistan Suudi Arabistan’a destek verebileceklerini açıklıyor.
Husiler Türkiye ve Pakistan’ı da hedef almakla tehdit ediyor.
Ve Mekke Anlaşması ilk defa gerçek bir savaş ortamında sınanıyor.
Perde arkasındaki bütün hesapları bugün kesin olarak bildiğimizi söylemek mümkün değil.
Ama şu soruyu sormak hakkımız:
Ortadoğu yeniden dizayn edilirken, Müslüman ülkeler kendi aralarındaki savaşların tarafı mı olacak; yoksa kendi iradeleriyle savaşların dışında kalıp gerçek bir barış ve ortak güvenlik düzeni mi kuracak?
Çünkü tarihin bize öğrettiği bir gerçek var:
Büyük güçlerin kurduğu satranç tahtasında, taşların Müslüman olması oyunun Müslümanların lehine olduğu anlamına gelmez.
İSLAMİ HABER “MİRAT”