islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
16,0708
EURO
17,2637
ALTIN
964,85
BIST
2.377,03
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
26°C
İstanbul
26°C
Açık
Çarşamba Açık
26°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
25°C
Cuma Az Bulutlu
25°C
Cumartesi Az Bulutlu
26°C

Modern dünyaya ruh temelli insan modelini tanıtmalıyız

Modern dünyaya ruh temelli insan modelini tanıtmalıyız

Prof. Dr. Ali Seyyar

İslâm’a göre insan, varlıklar âleminde “ahsen-i takvim” üzere, yani Allah tarafından en güzel şekil ve kabiliyette, çok şerefli ve üstün meziyetlerle yaratılmış âdemoğludur. Bu yönüyle insan, eşref-i mahlûktur. Yani yaratılmışların en şereflisidir. Allah, insanı cismî boyutuyla topraktan, manevî boyutuyla da kendinden bahşettiği bir nur/ruh ile yaratmıştır. İnsanın vücudu, gördüğümüz maddî âlemin unsurlarından yaratılmıştır. Fakat ruhî ve manevî yönü, görünmeyen gayb âleminin hazineleri, nimetleri ve güzellikleri ile bezenmiştir. Bu yönüyle insan, Yaratanın aynasıdır. Bir başka ifadeyle insan, Mazhar-ı Hak’tır. Yani, Allah’ın yansıdığı varlıktır. İnsanın kalbi, gönlü ve(ya) ruhu da Nazargâh-ı İlahi’dir, yani Allah’ın baktığı yerdir.

İnsan, bir yönüyle, görünen diğer varlıklar gibi, yeryüzüne ait bir varlık olduğu kadar, bir ruh, manevî kalp taşıması hasebiyle, aynı zamanda ahirete ait bir varlıktır. Ruh, akıl ve vicdan gibi manevî kaynaklara sahip olan insan, dünyeviliği aşabildiği andan itibaren aslında hep Yaratan’a açıktır, O’nu arama ihtiyacını ve O’nunla manen birlikte olma arzusunu her zaman duyar.

Yaradılış gayesinden uzaklaşan, kalbini inkâra yönlendiren ve gönül gözünü kör eden aynı insan, nefsî emmare (insanı, hissî zevk ve lezzete sevk eden nefis ve şehvet) boyutuyla hayvanlardan farkı olmaz. Eskilerin tabiriyle hayvan-ı natık, yani konuşan hayvandan farkı olmayan böyle bir insan tipi, maneviyattan, hikmetten ve hakikatten uzaklaştıkça, gaflet çukurlarına yuvarlanır ve hayvanlardan dahî daha aşağı bir derekeye düşer (esfel-i safilin).

Görüldüğü üzere İslâm dini, insanı Allah’ın bir yaratığı olarak görmekle birlikte insanı bir bütünlük içinde ele almaktadır. İnsan, bir bedene sahip olması dolayısıyla dünyevî, yani tıbbî, sosyal ve ekonomik yönleriyle maddî bir varlıktır. Diğer yönden insanın bir de içyüzü vardır. Onu gözle değil, ruhla, gönülle, akılla anlamak ve idrak etmek mümkündür. Şehadet âleminde görünür yüzüyle maddî bir varlık olan insan, meta fizik âlemde gözle görülmeyen ama varlığını kabul ettiğimiz meleklerin sıfatına benzer bir şekilde yaratılmış manevî bir varlıktır.

İslâm’da İnsan-Ruh Münasebeti

Allah, çok hususî ve bizim belki de tam olarak idrak edemeyeceğimiz bir şekilde ruhu zatına nispet etmekle insan, eşref-i mahlûk sıfatını kazanmıştır. Bu nispet (aidiyet), insana şeref ve seçkinlik atfetme maksadını güder. Üflenen ruh, Allah’ın emrinde olup, insan, onun iç yüzünü bilme imkânına tam olarak sahip değildir. İnsanın ruh konusundaki bilgileri, zaten çok yetersizdir. İnsanın duyu organları bu hususta oldukça yetersiz kaldığı için, bu konuda iş, daha çok soyut ve aklî, kalbî ve zihnî yorumlara düşmektedir. Gerçi duyularımız, insandaki ruhî tezahürleri inkâr etmemektedir, fakat itiraf edilmelidir ki, insan, bu tezahürlerin iç yüzünü, mahiyetini, niteliğini ve fonksiyonlarını tam olarak kavrayıp, henüz ilmî yönleriyle açıklayamamaktadır. İlmen açıklanamayan yönleriyle ruh, gaybtir.

Manevî ilimlerin özü olan ruh bilimi hakkında Yaratan tarafından verilen az bilginin bütününe yakın vakıf olabilen insan, bu doğrultuda ve bu çerçevede elde ettiği bilgileri yeterli görmelidir. Aklî ve idrakî sınırları zorlayan alanların meçhul yönlerini gayb olarak bilmeli ve bu raddeden sonra Yaratan’ın kudretine teslim olarak ruhî ve kalbî mekanizmalarıyla yeni manevî keşiflere çıkmalıdır.

Bu doğrultuda İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursi, ruhun tanımını şu şekilde yapar: “Ruh, zîhayat, zîşuur, nuranî, vücudu haricî giydirilmiş, câmî, hakikâttar, külliyat kesb etmeye müstaid (istidatlı) bir kanun-u emrîdir.” Said Nursi’nin tanımından yola çıkarak, ruhun özelliklerini sekiz ana başlıkta toplamak mümkündür:

1.) Ruh, her şeyden önce İsra suresindeki 85. âyette de ifade edildiği üzere, Yaratan’ın yüce emrinden (makamından) gelmiş mükemmel bir kanundur (kanun-u emrî). Kanun, ilahî menşeli olmasından dolayı, büyük bir hakikatin çekirdeği, özel fıtrî bir mevhibe ve gizli meziyetler içeren zengin bir programdır.

2.) Ruh, ebedî boyutu olan zîhayattır, yani hayat sahibidir. Ruh, maddî ölçülere girmeyen ve ilmî kanunların hâkim olduğu âlemin ve sistemin bir ferdidir.

3.) Ruh, zîşuurdur, yani kendine has bir şuura sahiptir. Kanunlardan farklı olarak şuurlu, yani kendi varlığını ve diğer varlıkları bilen bir varlıktır.

4.) Ruh, nurdan yaratılmış nuranî bir varlıktır. Belki de şuuru ve nuraniyeti sayesinde sadece beyin değil bütün organizma canlı tutulur ve bedendeki değişik fizyolojik ve biyokimyasal kurallar aksatılmadan işletilir.

5.) Ruha, bir bütünlük içinde haricî bir kimlik ve mahiyet verilmiştir (vücudu haricî). Buna göre her insan, kendine has özelliklere sahiptir.

6.) Ruh, câmîdir, yani bu ilahî emrin alan ve kapsamı çok büyük ve derindir. Ruhun bünyesinde sayısız duygular ve latifeler (manevî kaynaklar) mevcuttur. Bundan ötürü de Yaratan’ın birçok güzel isimlerine mazhar olabilir. Ruh, bütünlük yönüyle, büyük âlem gibidir, cismaniyetle (bedenle) birleştiğinde kâinatın bir özü ve fihristi mahiyetindedir.

7.) Ruh, hakikattir. Başka bir ifadeyle ruhun varlığı, direkt olarak Allah’ın emrine dayanır. O’nun iradesinin bir sonucu olarak yaratıldığı için, hayal ve mitolojik bir unsur olmaktan ziyade, soyut da olsa, hakikî (gerçek) bir varlıktır.

8.) Ruh, külliyet kesbetmeye yatkın bir şekilde yaratılmıştır. Yani, Yaratan’ına müteveccih ve bağlı olduğu için, manevî keşif boyutuyla bütünüyle açılmaya müsaittir. Fıtratına uygun olarak kulluk görevlerini tam bir ihlâsla ifa etmede azamî dikkat gösteren her insan, ruhun saflığı, berraklığı ve yukarıda saydığımız özellikleriyle ya rüya yoluyla ya da başka manevî hallerle gaybî âlemlere yönelebilir, kendini ve maddî varlığını manen aşabilir.

Görüldüğü gibi, ruh, sahip olduğu maddî ve manevî hasletleriyle aklımızın almadığı birçok önemli işler görür. Şuuruyla her şeyi fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, iç muhasebe ile karar verir, hayaliyle plânlar yapar, hafızasıyla bilgileri en ayrıntılara varıncaya kadar saklar, kalbiyle sever, kısacası tesirleri ile ruh, bedenin her yerinde bulunan diri ve çok fonksiyonları olan bir varlıktır. Modern dünyaya bu özellikleriyle yani ruh temelli insan modelini anlatabilirsek, modern insan da kendini keşfetme imkânını bulacaktır.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.