islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,2207
EURO
50,5377
ALTIN
7.136,03
BIST
13.092,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
10°C
İstanbul
10°C
Çok Bulutlu
Pazartesi Hafif Yağmurlu
12°C
Salı Az Bulutlu
12°C
Çarşamba Çok Bulutlu
10°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
10°C

MÜSLÜMAN VE PARA

MÜSLÜMAN VE PARA

MÜSLÜMAN VE PARA

Eski çağların mitolojik karanlığında, hiçbir kavim kendi efsaneleri arasına bir “para tanrısı” yerleştirmemiştir. İnsanlık; fırtınaya, aşka, savaşa veya ateşe ilahlık atfetmiş fakat 19. ve 20. yüzyılın o “müzmin şahsiyetsizlik” hastalığına tutulana dek, cebindeki metali mabetlerin başköşesine oturtmamıştır. Modern dünya, maddeye tahakküm etme hünerini (müspet bilgileri) İslâm’ın elinden çalıp, onu ruhsuz bir teknikle birleştirince ortaya tarihin en büyük “yalancı şans” devri çıkmıştır. Bugünün paraya tapan “müslümanı”, aslında kendi eliyle yonttuğu bir imkânın kölesi olmuş, “kendi yaptığına tapan” bir bedbaht haline gelmiştir.

Para, aslında zâtî bir kıymeti olmayan, sadece sosyal bir anlaşma ile “her şey” yerine kaim olan bir “kaime”dir. İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, para tıpkı bir ayna gibidir; kendi rengi yoktur ama her rengi gösterir. Müslüman için para, kalbe girmesine müsaade edilmeyen, ancak elde tutularak hayırlı işlerde kullanılan bir hizmetçidir. Eğer para kalbe girerse, Mevlânâ’nın teşbihiyle, geminin içine giren su gibi onu batırır; oysa geminin altındaki su (eldeki para), onu menzile ulaştıran yegâne kuvvettir. 

Kur’ân-ı Kerim’in Araf ve Tâhâ sûrelerinde haber verdiği üzere, Samirî’nin hikâyesi sadece tarihî bir vakıa değil, parayı ilâhlaştıran her devrin ruhî röntgenidir. Samirî, İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkarken yanlarında getirdikleri altın ve mücevheratı eriterek bir buzağı sûreti yapmış; Cebrail’in (A.S.) atının bastığı yerden aldığı bir avuç toprağı da içine atarak bu heykelin “böğürmesini” sağlamıştır. Buradaki en büyük sır, insanların “sûret olmadan mânaların bilinemeyeceği” hikmetine aldanıp, mânayı sûrette hapsetmeleridir. Samirî, kavminin altınlarına el koyarak aslında onların gönüllerini bu sûrete meylettirmiş, maddeyi doğrudan doğruya “put”a dönüştürmüştür.

İnsanoğlunun kalbi, fıtratı gereği “ihtiyat” (gelecek korkusu) icabı mala meyleder; bu meyilden dolayı ona “Mal” denilmiştir. Ancak bu meylin hakikatini (Allah’a güveni) bilmeyen ve “tûl-i emel” (hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama arzusu) pençesine düşen insan, ihtiyatı Allah’ta arayacağı yerde maddede arar. Modern dünyada paranın mal ve hizmet takasındaki bir “araç” olmanın ötesine geçip, âdeta “her şeye muktedir bir güç” olarak algılanması, insanın “kendi yaptığına tapması” demektir. Bugün Samirî’nin öküzü, kalblerin istikbal korkusunu emen “faiz”, “borsa” ve “dolar” kılığında böğürmeye devam etmektedir. 

Büyük Doğu Mimarı’nın, bugün “Müslüman geçinen” zenginlere hitabı, paranın insanı nasıl “teshir” (büyülediğini) ettiğini gösterir: “Biliyorum siz yardım etmek istiyorsunuz ama, paranız müsaade etmiyor! Siz paraya hükmetmiyorsunuz, para size hükmediyor!”. Bu ifade, paranın bir köle değil, bir “sahip” haline geldiğinin ilanıdır. Üstad’ın teşhisiyle para, bir “Yahudi icadı”dır; paranın teşkil ettiği zulme karşı üretilen “anti-kapitalizm” de yine aynı tezgâhın (Yahudi dehâsının) bir parçasıdır. Müslüman, bu iki zıt görünümlü fakat aynı kökten beslenen maddeci sistemin arasında ruhunu ancak Şeriat’ın adalet mizanına sığınarak kurtarabilir.

Yahudi, kendi öz menfaat ve istismar sahası olarak kapitalizmi kurmuş; bu sistem insanlık üzerinde dayanılmaz bir zulüm ve eşitsizlik doğurunca da, bu defa bizzat Karl Marks (bir Yahudi) eliyle komünizmayı bir “kurtuluş” reçetesi gibi piyasaya sürmüştür. Böylece hem tezi (kapitalizm) hem de antitezi (komünizm) kontrol ederek, insanlığı kendi yarattığı tezatlar içinde boğup sömürmeyi hedeflemiştir. Bu, “para” üzerinden kurulan öyle bir ikili kıskaçtır ki, birinden kaçan öbürüne yakalanmakta ve her iki yol da nihayetinde Yahudi dehâsının gizli imparatorluğuna hizmet etmektedir.

Paranın “Yahudi icadı” olması teşhisinin bir diğer cephesi de, paranın birliğe ve bütünlüğe düşman bir mikrop olarak kullanılmasıdır. Yahudi, nerede bir dinî, millî veya iktisadî vahdet görse, para vasıtasıyla orayı içten çürütmeye, faiz ve enflasyon gibi hilelerle sömürmeye memurdur. Fransız İhtilâli’nde ilk enflasyon parası olan “asinya”yı çıkartıp iktisadî muvazeneyi allak bullak eden, Osmanlı’nın çöküş devrinde “züyûf akçe” (hileli para) marifetiyle yeniçeri fesadını körükleyen ve nihayet Filistin topraklarını borç ödeme karşılığında satın almaya kalkan hep aynı sinsî dehâdır.

Bu sistemde para, mânalardan habersiz kışır muhafızı yobazlar ve züppeler elinde bir “değer araklama” âletine dönüşmüştür. İslâm nizamında faiz en yakıcı haram olarak mühürlenirken, Yahudi icadı olan bu sömürü düzenine karşı “zekât” ve “faiz yasağı” gibi adalet burçları dikilmiştir. Zekât, sermayenin urlaşarak (hipertrofi) cemiyeti kemirmesine mâni olan ilâhî bir budama işlemidir. Yahudi dehâsı ise parayı yerinde saydırıp faizle şişirerek, emeksiz sermayenin insanlığı müstemlekeleştirmesini sağlar

Bugün “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen tezgâh, Amerika’nın patronluğunda ülkeleri siyasî ve iktisadî bir kast sistemi içinde sıralama gayesidir. Bu düzende Müslümanlar, Batı’nın materyalist hayat tarzını “maymunca bir taklit” ile benimserken, paranın teshiri (büyüsü) altına girmişlerdir. Oysa İslâm’da mülkiyet, “Ne seninki senin, ne benimki benim; hepsi Allah’ın!” düsturuyla bir emanettir. Paranın hâkimiyeti altına giren zengin, zekâtın feragat ruhundan kaçarken, aslında kendi eliyle yonttuğu bir putun, “Samirî’nin Öküzü”nün önünde diz çökmektedir.

Büyük velî Muhiddin-i Arabî hazretlerinin, ayağını bir noktaya basıp “Sizin rabbiniz, ayağımın altındadır!” diye haykırması, paraya tapanlara vurulmuş en büyük darbedir. O nokta kazıldığında altından bir yığın altın çıkması, insanların kalbinde sakladığı ve Allah’a eş tuttuğu o “Modern Altın Buzağı”yı deşifre etmiştir. İslâm’da dünya, müminin onu zaptedeceği ve ona hâkim olacağı bir sahadır; fakat mümin, dünyanın esaretine ve hâkimiyetine asla düşmeyecektir. Maddesine tahakküm edemeyen bir ruh, ruhtan sayılamaz; ancak maddeye kul olan bir ruh da ölüdür.

İktisat, sadece rakamların ve kemmiyetin soğuk hesapları değil, bir ahlâk davasıdır. Eğer bir cemiyette banknotlar pis kokulu, yağ lekeli ve yırtıksa, o memleketin ahlâk seviyesi de aynı derecede düşük demektir; çünkü para, bir milletin karakterini ve psikolojisini aksettiren en sadık aynadır. Bizim iktisadi buhranımızın temelinde yatan asıl sebep, mali rakamlar değil, ruhî ve ahlâkî çöküntüdür. “Söyle, ne yüzden batacak bu memleket? Ahlâksızlıktan!” nidası, iktisadın ahlâktan koptuğu noktada başlayan izmihlâli ihtar eder.

Bugün Müslüman, “Amerika buğday vermezse açız” diyen bir acziyetten, “kendi toprağını imanla işleyen” bir izzete hicret etmek zorundadır. Kendi nüfusunu besleyemediği için “doğum kontrolü” gibi milli intihar yollarına sapanlar, aslında ruhlarındaki verimsizliği gizlemeye çalışmaktadırlar. Oysa gerçek tasarruf, parayı saklamak değil, ona hâkim olmaktır. Müslüman, parayı içine alıp batan bir gemi olmak yerine, zaman okyanusunda paranın üzerinde yüzen şahsiyetli bir tekne olmalıdır.

İslâm’da dünya, müminin onu zaptedeceği ve ona hâkim olacağı bir sahadır; fakat mümin asla dünyanın esaretine düşmeyecektir. Gerçek müslüman, maddeye tahakküm ederken ruhunu ona esir etmeyen kâmil şahsiyettir. Oysa bugün, “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen siyasî ve iktisadî kast sistemi içinde müslümanlar, Batı’nın materyalist hayat tarzını maymunca taklid ederek şahsiyetlerini paraya satmışlardır. 

İktisadî hayatımızın en büyük yarası olan enflâsyon, piyasanın para ihtiyacını sulandırmak ve insanların helâl emeğini, cüzdanlarına el atmadan çalmak sanatıdır. Bu bir kıymet araklama hilesidir ki, ruh ve ahlâk nizamını kaybetmiş cemiyetlerin üzerine çöken millî bir felâkettir. Bu felâketin ikiz kardeşi ise faizdir. Faiz, sermayenin oturduğu yerde hiçbir emek sarf etmeden şişme ve yutma hakkı görmesidir ki, zulümlerin en büyüğüdür. İslâm nizamında faiz en yakıcı haram olarak mühürlenirken, karşısına “zekât” gibi bir adalet burcu dikilmiştir.

Zekât, malın kirini yıkayan bir tahâret olduğu kadar, sermayenin urlaşarak cemiyeti kemirmesine mâni olan ilâhî bir budama işlemidir. Eğer bir cemiyette zengin zekâtını vermiyorsa, o cemiyette sınıf mücadelesinin ve komünizma belâsının yolları sonuna kadar açılmış demektir. Zekât ve faiz yasağı, Yirminci Asrın bütün iktisadî hastalıklarını tedavi edecek yegâne reçetedir.

 Müslüman, hem ferdî mülkiyet hakkını en geniş mânâda elinde tutan, hem de bu hakkı Hakk’ın rızası ve cemiyetin hayrı için feda etmeyi bilen kahramandır. Bizim dünyamızda minarelerle fabrika bacaları yanyanadır ve her ikisi de aynı ruhun madde ve mânadaki fâtihlik hamlesini temsil eder.

Netice olarak; para Müslümanın kalbinde değil, elinde olmalıdır. Kalbe giren para insanı batıran bir gemi gibidir; elde tutulan para ise menzile ulaştıran bir vasıtadır. Müslüman, servetin kültür ve ruh emrinde olduğu, faizin kökünden kazındığı, zekâtın cemiyeti bir vücudun azaları gibi birleştirdiği o muazzam Başyücelik nizâmının iktisadî mimarisini kurmaya memurdur.

Gaye, parayı ilâhlaştıran Batı’nın kokuşmuş rejimlerine karşı, “Hâkimiyet Hakkındır” düsturuyla eşyayı teshir etmek ve maddeyi ruhun emrine râm etmektir.

Hasan Karademir

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

ETİKETLER: Faiz, iktisat, MÜSLÜMAN, para, Zekat
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.