
Türkiye, sahip olduğu orman varlığıyla yalnızca coğrafî bir zenginlik değil, aynı zamanda stratejik bir değere sahiptir. Ancak son yıllarda, özellikle yaz aylarında artan orman yangınları, artık doğal afet sınırlarının ötesine taşmış; planlı, sistemli ve maksatlı sabotaj ihtimallerini gündeme getirmiştir.
2021 yazında aynı gün içinde birçok ilde başlayan yangınlar hafızalardadır. 2024 ve 2025 yıllarında da benzer bir yaygınlıkla vuku bulan yangınlar, bazı temel soruları zorunlu kılmaktadır:
• Bu yangınlar doğal bir sürecin parçası mıdır?
• Yoksa kasıtlı bir tertibin sahadaki tezahürü müdür?
• Yangınların aynı zaman dilimine yığılması, benzer hava şartlarında patlak vermesi, sabote edici faaliyetlere dair emareleri de beraberinde getirmekte midir?
Bu sualler, her ne kadar ilk bakışta spekülatif gibi görünse de, yangınların yoğunluğu, tekrarlılığı ve stratejik mevkilerdeki hedef seçimi dikkate alındığında, yalnızca meteorolojik açıklamalarla yetinmek safdillik olur.
Harp, yalnızca tankla, tüfekle yapılan bir fiil değildir. Son iki asırdır dünya siyasetine yön veren devlet akılları, cephe savaşlarını değil; toplumları içten çökerten, milletlerin zeminini kurutan, istiklâlini felç eden asimetrik metotları tercih etmektedir.
Tahripkâr harp çeşitlerinden biri de “çevre temelli savaş” (environmental warfare) olarak adlandırılan, doğrudan bir ülkenin coğrafyasına ve iklimine yönelen yıkım biçimidir. 18 Mayıs 1977 tarihinde Birleşmiş Milletler nezdinde imzalanan ve Türkiye’nin de taraf olduğu ENMOD Sözleşmesi (Environmental Modification Convention), savaş aracı olarak kullanılan iklim ve tabiat manipülasyonlarını suç olarak tanımlar.
Bu metin, özellikle aşağıdaki hususları savaş suçu kabul etmektedir:
• Yağış düzeninin bozulması,
• Tarım alanlarının kurutulması,
• Ormanlık alanların tahrip edilmesi,
• Suların yönünün değiştirilerek susuzlaştırma teşebbüsleri.
Bütün bunlar göstermektedir ki, günümüz savaş konseptinde “orman yakmak”, “su kurutmak” yahut “toprağı çoraklaştırmak”, doğrudan halkı hedef alan örtülü bir saldırı biçimi hâline gelmiştir.
Türkiye’nin doğal örtüsüne yönelen tahribatlar bu çerçevede ele alındığında, yalnızca yangınla mücadele değil; devletin mukavemet hattının yeniden tahkim edilmesi gereği kendisini dayatmaktadır.
Son dönemde kamuoyunda tartışılan bir diğer mesele de, yüksek teknolojili enerji silahlarıyla yangın çıkarıldığına dair iddialardır. Özellikle NASA, bazı Siyonist teknoloji merkezleri ve Batılı araştırma kurumlarının “yüksek yoğunluklu lazer ışınları” (High-Energy Laser Weapons) ile doğrudan ormanları yakabildiğine dair teoriler, farklı ülkelerdeki bazı yangın vakaları ile irtibatlandırılmıştır.
Bu iddialar;
• ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki olağanüstü hızlı yayılan yangınlarla,
• Avustralya’daki kontrollü gibi başlayan ama sonra çok geniş alana yayılan orman yangınlarıyla,
• Ve Lübnan, Yunanistan gibi ülkelerde gözlemlenen benzer vakalarla bağlantılandırılmıştır.
Türkiye için de bazı mahfillerde benzer senaryolar dillendirilmekte; yangınların başlama biçimleri, yön değiştirme kabiliyetleri, gece saatlerinde kendiliğinden yayılması gibi unsurlar delil olarak gösterilmektedir.
Ancak bu iddiaların resmî teyitleri henüz mevcut değildir. Elbette devlet aklı, mümkün olanı, olmuş gibi değil; muhtemel olanı da ihmal etmeden değerlendirme sorumluluğundadır. Bu çerçevede:
• Her orman yangınına sabotaj yaftası vurmak ilmî değildir.
• Lakin her yangının doğal sebeplerle çıktığını varsaymak da siyasi saflık olur.
Bu nedenle, yüksek teknolojinin kullanıldığı gizli harp yöntemlerinin araştırılması, Türkiye için artık bir güvenlik zaruretidir.
Orman yangınlarının yalnızca bugünü değil, istikbali de tehdit ettiğini gösteren başka bir tehlike daha vardır: çölleşme.
Birleşmiş Milletler bünyesindeki bazı kuruluşlar ile Avrupa Birliği İklim İzleme Birimi, Türkiye’nin 2030 yılına kadar topraklarının %80’inden fazlasının çölleşme riskiyle karşı karşıya olduğunu raporlamıştır.
Bu ihtarlar mesnetsiz değildir. Zira:
• Konya Ovası gibi Türkiye’nin gıda üretim merkezlerinde obruklar artmakta,
• Baraj ve göletlerdeki su rezervleri hızla tükenmekte,
• Anadolu’daki birçok dağlık bölgede orman örtüsü giderek seyrelmektedir.
Bu çerçevede orman yangınlarının, yalnızca mevcut yeşil varlığı tahrip etmesiyle kalmayıp; geleceğin gıda, su ve iklim dengesine de bir darbe vurduğu unutulmamalıdır.
Çölleşme, yalnızca ekolojik bir tehlike değildir. İç göçleri tetikler, tarımı çökertir, şehirleşmeyi bozar, genç nüfusu umutsuzluğa sürükler, ülkenin direncini zayıflatır.
Orman yangınları artık bir doğal afet olmanın ötesine geçmiştir. Türkiye, bu hadiseleri çok yönlü bir bakışla değerlendirmeli; şunları ihmal etmemelidir:
• Her yangının ardında mutlaka bir kasıt olduğu varsayılmamalı; ancak hiçbir yangın da sıradanlaştırılmamalıdır.
• Askerî, teknolojik ve ekonomik harp biçimleri içinde, tabiat unsurlarını hedef alan yöntemler dikkatle incelenmelidir.
• Yangınların ardından çölleşme, tarımsızlaşma ve su yoksunluğu gibi stratejik sonuçlar doğuracağı unutulmamalıdır.
• Türkiye, yalnızca yangın söndürme değil; yangın çıkarma ihtimaline karşı da kurumsal teyakkuz içinde olmalıdır.
• Eğitim, teknoloji, meteoroloji, güvenlik ve istihbarat birimleri bu meselede ortak hareket etmelidir.
• Orman köyleri ve kırsal halk, istihdam, koruma ve tespit sistemlerinin asli unsuru hâline getirilmelidir.
Son söz olarak: Orman, yalnızca ağaç değildir. O, bir milletin nefesi, istikbali ve sükûnetidir. Bu nefese kasteden her müdahale, milletin hayatına yönelmiş bir tehdittir. Bu sebeple, ormanı savunmak; yalnızca bir çevrecilik değil, bir vatan müdafaasıdır.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-