islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,1654
EURO
50,9277
ALTIN
7.121,73
BIST
12.956,72
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
11°C
İstanbul
11°C
Az Bulutlu
Salı Az Bulutlu
12°C
Çarşamba Çok Bulutlu
10°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
9°C
Cuma Hafif Yağmurlu
9°C

RAHMAN’IN KULLARI ÜZERİNE

RAHMAN’IN KULLARI ÜZERİNE
10/02/2025 09:28
A+
A-

Modern zamanlara mahsus olmak üzere din olmadan “iyi insan” olmak mümkün denmektedir. Bu iddiada daha da ileri gidenler, “dinin ahlaki hayatı bozduğunu” bile öne sürmektedirler, son zamanlarda “sui misal”den “emsal” türetmeyi marifet bilenler “ahlaksız dindarlık”tan bahseder olmuşlardır.

Sahih dinin kaynağı ilahi vahiydir, vahyi elçilerine ileten de şanı yüce Allah’tır. Yeryüzünde şu veya bu dine referans vermeden selim aklını ve kararmamış vicdanını kullanıp iyi amellerde bulunanlar vardır. Lakin bu “iyi insanların kullandıkları selim akıl ve temiz vicdanı” insana bahşeden şanı yüce Allah’tır, dolayısıyla ilahi kaynaktan bağımsız iyi mevcut değildir. Bu konuda Mutezile yanılıyordu, çünkü onun varsayımına göre akıl ile din (nakil) birbirlerinden kopuktur. Mutezile, derin bir ontolojik hataya düşerek vahiy aracılığıyla elçilere bildirilen dinin ve ilahi bağış olan aklın aynı kaynaktan neş’et ettiklerini görmüyordu. Her ikisinin menşei ilahidir, Allah’ın insana bir nimeti ve bağışıdır.

Din ile akıl tenakuz halindeyse, üçüncüsü olmayan iki ihtimal söz konusudur:  Ya din diye esas alınan nassın anlaşılmasında veya naklinde, ya da aklın kullanımında bir sorun vardır. Nasıl peygamberlerin tebliğ ve öğretileri birbirleriyle çatışmıyor, aksine biri diğerini tasdik edip ikmal ediyorsa, selim akıl ve temiz vicdan da insan ruhunda meknuz peygamberler olarak vahiyle çatışmazlar, aksine tarihsel peygamberlein tebliğlerini tasdik ve teyid ederler.

“Dinin ahlak üretmediği” veya “ahlaksız dindarlık” tabirleri tamamiyle bir safsatana ibarettir. Bu hüküm cümlemizi Kur’an-ı Kerim’e başvurarak açıklayabiliriz. Furkan (25( suresinin 63-87. Ayetleri ahlaki norm ve erdemler ruhunu donatmış mü’minleri “Rahman’ın kulları” diye vasıflandırır. Demek oluyor ki, rol model olan peygamberi örnek alanların ahlaki kişiliklerine verilecek en isabetli isim “Rahman’ın kulları (İbadurrahman)”dır.

Rahman’ın kullarının vasıflarına yakından bakmaya çalışalım:

O Rahmânın kulları, yeryüzü üzerinde alçakgönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman “Selâm” derler. Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler. Onlar: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden geri çevir; gerçekten, onun azabı ödenmesi kaçınılmaz bir borç (veya sürekli bir acıdır) derler. “Şüphesiz o, ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir konaklama yeridir.” Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur.”

63’ten 74’e kadar ayetlerde “ideal insan” profili çizilmektedir. Bu profili şekillendiren imandır. Sahih dinin bildirdiği bilgi, hikmet, haber ve hükümlerle düzenlediği iman insanı ideal kişilik profiline sahip mü’min kılar.

“Rahmân’ın kulları (İbadurrahman)” seçkin insanlar demektir. İnsanın seçkin, kişilik itibariyle kalitesi yüksek gruba girmesinin ilk şartı, Allah’ın kulu olduğu bilincinde olmasıdır. Hikmetü’l baliğanın kendisinde tecelli ettiği Hz. Peygamber (s.a.) dahi “önce kul”, sonra “resul”dür (Muhmmeden abduhu ve resulülühü).

Bu bilince sahip insan kibir, gurur, küstahlık, ahlaksızlık ve zorbalık gibi davranışlardan uzaktır. Yürüyüşünde alçakgönüllülük/tevazu, vakar, sadelik ve itina vardır: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca erişebilirsin.” (17/İsra, 37). “İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (31/Lukman, 18.)

Düşmanlarının sözlü saldırısına uğradığında onlarla aynı seviyeye düşmez, ayarını bozmaz, çirkefleşmez; konuşulması, müzakere edilmesi gereken faydalı bir mesele varsa konuşur ancak muhatabın niyeti maraza çıkarmak, çatışmak, tabir caizse “belden aşağı vurmak” ise kendini bilen mü’min bundan kaçınır; herkese iyilik ve esenlikten başka bir temenni ve talepte bulunmadığını belirtir. Bunun sembolik ifadesi “Selam”dır. Selam kelimesi barışa, esenliğe, güvenlik ve iyi niyete göndermede bulunur. (4/Nisa, 86.)

Arz üzerinde alçakgönüllü yürüyen insanın toprağa, maddi tabiata ve canlı hayata zararı olmaz, tabiat ve insanlar üzerinde haksız tahakküm ve tasallutlarda bulunmaz: tabiattaki kaynakların ve varlıkların birer emanet olduğunu, yerine ve usulüne göre kullanmak gerektiğini bilir. “Selam” kavramının geniş semantiğinin vurguladığı gibi her yeri güvenliğe, esenlik ve huzura çevirmeye çalışır. Saldırgana “selam” demek Aynı zamanda “selamette kal” ben sana uyup dalaşmayacağım” demektir. Selamla karşılık vermek bazen kalbi yumuşatır, öfkeyi dindirir: “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” (2/Bakara, 263.) Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Güzel bir söz sadakadır, eziyet verici bir şeyi kaldırmak da sadakadır.” (Müslim, Zekat, 56.) Musa aleyhisselam’a Firavun’a giderken “yumuşak sözle (kavlun leyin)” (Taha, 44) hitap etmesi emredilmiştir. “Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır” boşuna söylenmemiştir.

Yeryüzünde fesat çıkaranlar cahillerdir veya cahiller yeryüzünde fesat çıkarırlar. Dengeleri altüst eder,  bencil çıkarlarının, önyargılarının, istek ve tutkularını, hırs ve ihtiraslarının esiri olarak tahripkâr davranır, herkese ve her şeye zararlar verirler. Mü’minler ise iman dolayısıyla sahip oldukları bu misyonun nişanesi ve ifadesi olarak Rablerine secde ederler, sadece O’nun huzurunda boyun eğerler, başka da hiç kimseye kullukta bulunmazlar. “Allah-u ekber” varlık alemindeki bütün canılların ve nesnelerin Allah karşısında bir hiç olduklarının ilanıdır, öyledir çünkü en büyük Allah’tır. Bu yeryüzünün emanet bilinciyle usulüne uygun kullanılmasının ahlaki teminatıdır. Rahman’ın kullarının secdelerinde ve kıyamlarında alçakgönüllülük, vakar ve itaat bir arada bulunur. Secde mü’minin miracı, tevazu mü’minin süsüdür. Bu mertebeye ulaşabilen seçkin insan aynı zaman kerem ve izzet sahibidir, kendi değerinin farkındadır, Ahsen-i takvim üzere yaratıldığını bilir, yaratılışını Eşref-i mahlûkat mertebesine yükselmek suretiyle taçlandırır. İnsana şeref kazandıran bütün bu vasıfların toplamı olan takvadır (49/Hucurat, 13).

Mü’min olmak korku ve kaygılardan emin olmak, güvenlik duygusunu içinde hissetmek, hak ve hakikat üzere yaşadığını bilmektir. Ancak mü’min yine de Din Günü’nü, cehennem azabını hesaba katar, kesin emniyetin tehlikeli olduğunu bilir. Yüce Allah azap verecek olsa kimse ona yardımda bulunamaz. Devamlı olarak yüce Allah’a kendini cehennem azabından koruması için dua eder (3/Al-i İmran, 191-192). Bu mü’minin tevazuunu, ahlaki erdemlerini sürekli kılar. Çünkü azaptan yüzde yüz emin olacak olsa, nefsi tekrar ayağa kalkar, onu şeytanın yoluna sokmaya çalışır. Mü’minin tutumu “korku ile ümit arasında” olmaktır (32/Secde, 16).

İman ve mü’min olma hali sadece lafta değildir, iman salih amelle tamamlanmak ve takviye edilmek ister. Bu da dinin pratiklerinin yerine getirilmesini zorunlu kılar. Söz konusu pratiklerden biri dengeye dikkat etmektir. Klasik kaynaklarımızda imanın aleve, salih amelin fanusa benzetilmesi yerindedir. Niteliğine göre amel ya imanı korur ve kuvvetlendirir veya zayıflatıp söndürür.

İslam ahlak anlayışı “iman, salih amel ve takva”ya dayanır. Salih amel küçümsenemez, dinde olmazsa olmazlardandır. Çünkü iman ile salih amel arasında kopukluk olduğunda ahlak dinden uzaklaşır, zaman içinde ahlaki kişiliği kalmamış “dindar” tipolojisi oluşur. Ancak yine de iyice bakıldığında, ahlakın mütekamil ifadesini “takva”da bulduğunu söyleyebiliriz. Takva, iman ile salih amel arasında irtibatın teminatıdır.

67.ayette geçen infak”ı yani harcamayı iki anlamda da ele almak mümkün: Biri insanların hayatlarını idame ettirmek için kazandıklarından yaptıkları harcama, diğeri Allah yolunda ve özellikle yoksullara, muhtaç olanlara yapılan harcama. Her iki harcama durumunda orta yol tutturmak gerekir. İdeal infakın “ihtiyaçtan arta kalanı” olduğu belirtilmiştir (2/Bakara, 219), bu doğru olmakla beraber harcamayı yapacak şahsın –Efendimiz’in uyarısını göz önüne alarak- çoluk çocuğu, geride bakmakla yükümlü olduğu kimseler varsa, onları başkalarına muhtaç bırakmayacak miktarı ayırması da gerekir. Çoluk çocuğunu, başkalarına el uzatacak halde bırakan meşru ölçüyü aşmış olur. Bunun gibi şahsına veya ailesine harcama yaptığı zaman da israf ve gösterişten kaçınmalı, servetin emanet olduğunu bilmeli, başkalarının yani yoksulların malda haklarının olduğunu akıldan çıkarmamalıdır. (Bkz. 3/Al-i İmran, 180; 7/A’raf, 31 ve 17/İsra, 29.)

İslam orta yol, İslam ümmeti de vasat ümmettir. İki aşırı tutum arasında denge: Ne cimrilik ne israf/savurganlık. Savurganlık yapanlar şeytanın kardeşleridir” (17/İsra, 27.)  “Cimri(ler) de Allah’tan, cennetten ve insanlardan uzaktır.” (Tirmizi, Birr, 40.)

ALİ BULAÇ 

MİRATHABER.COM -YOUTUBE- 

 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.