
ŞAŞIRANLARA YOL GÖSTERMEK
Eflatun’un mağara istiaresi üzerinde iyice düşünüldüğünde, hariçten haber ve bilgi getiren peygamberin kurtarıcı misyonunu ima ettiği anlaşılır. Tarih boyunca peygamberler, yolunu şaşıran veya ürettiği kültürle kendi hapishanesine düşen insanı dışarı çıkarmak, hak ve hakikatle yüzleştirmek istemişlerdir. İnsan her ne kadar doğru ile yanlışı birbirinden ayırmaya yeten bir akıl sahibiyse de, aklını her zaman kullanmaz, şaşırır. Beşeri tarihte yaşanan trajik tecrübelerden anlıyoruz ki, insanın her durumda bir yol göstericiye, güvenilir bir kılavuza ihtiyacı vardır.
Şöyle düşünelim:
Bir orman içinde yolunu kaybetmiş bir grup insan, el yordamıyla bir çıkış yolu arıyor. Sık ağaçlardan yol almak mümkün değildir, ellerindeki hızarla ağaç kesip ilerleyebilmektedirler. Böyle devam ederek açık araziye çıkabileceklerini umuyorlar. Ancak doğru zannıyla takip ettikleri istikamet onları bir uçuruma götürüyor. Tam uçurumun kenarına gelip son ağacı da kestiklerinde ağaçla birlikte kendileri de uçuruma yuvarlanacaklardır. Bu durumda ormanı kuş bakışı görebilen birinin onlara seslenmesi lazım: “-Durun, yanlış yoldasınız!”
Toplumsal hayat da buna benzer. Bazen ormanın içine düşeriz, çevremizde yemyeşil, sevimli ağaçlar olur, bazıları diğerlerine göre fazlasıyla ilgimizi çeker, gözümüzü üzerine dikeriz. Aslında ağaca bakarken ormanı kaybederiz. Gündelik hayatta ilgimizi çeken, zihnimizi meşgul eden öyle konular olur ki, onlarla ilgilenirken diğerlerini unutur, ıskalarız. Kur’an-ı Kerim, buna “kalplerin tutkuya oyalanması” teşhisini koyar (21/Enbiya, 3).
Böylesi durumda hariçten, başka yerden bakabilen, çevreyi kuşbakışı görebilen birilerinin yolunu şaşırıp uçuruma doğru gidenlere seslenip yol göstermesi lazım. Bunu sıradan insanlar yapamaz, belli bir donanıma, gelişmiş ruhi ve zihni formasyonlara sahip olması beklenir. Bu bakışta tarihi derinlik, bütüncüllük, aşkınlık, manevi/ilkesel boyut ve gelecek kestirimi gibi unsurlar önemli rol oynar.
Bazen de toplumda (siyasetten ekonomiye, hukuktan idareye, sanattan spora vs.) cereyan eden sosyal olaylar İstanbul Boğazı’ndaki ters akıntıya benzer. Sular üstten bir yöne Karadeniz’den Ege’ye, alttan ters yöne Ege’den Karadeniz’e akar. Buna orkozlar denir. Beşeri toplumsal hayatın iç hakikatinin farkında olan feraset sahibi gözlemciler, görünmez akıntıya işaret etmeli. Olay ve olguların zahirine bakanlar olay ve olaylardaki akış yönünü tespitte yanılırlar,
Toplumun ortalama insanları kadar yöneticiler de uyarılmalıdır. Siyasetin genel gidişi halk tarafından ve demokratik yöntemlerle tespit edilse bile, kendi başına demokratik oylamalar, çoğunluğun tasvibi ve oyuyla oluşturulmuş fikir ve kanaatler her zaman sadra şifa olmayabiliyor. İşte böyle zamanlarda Necip Fazıl’ın dediği gibi “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diyebilmeli. Bu evsafta insanların, Kur’an-ı Kerim’in atıfta bulunduğu selim aklın ve temiz vicdanın kendilerinde tecelli ettiği takva sahiplerinin kitlelere seslenmesi beklenir. Bu seçkinleri hiçbir dünyevi himmet engellemez, seslerini kısamaz.
İslam “büyük beşeriyet” ise, bu beşeriyetin vicdanı, bütün iktidarların önünde ve üstündedir.
Anlaşılabilir sebeplerle iktidarlar eleştiriden hoşlanmazlar; yetkileri ele geçiren muktedirler tabiatları gereği hükmetmek, beğenilmek, suyun başını ellerinde tutmak ve rızkın taksimini kendileri yapmak isterler. İddia edildiğinin aksine geleneksel monarşiler ve sultanlıklar gibi demokratik yönetimler de –tümü haklı da olsa- eleştiriden hoşlanmazlar. Fakat hukuk çerçevesi içinde güvence altına alınmış meşru muhalefet, ifade ve eleştiri özgürlüğünün olmadığı toplumlar, hiçbir gerçeği göremeyen körler gibidir. İktidarlar kışkırtır, cezp eder; himmeti dünyası olan insanları kendilerine bağlayabilir. Bu her zaman böyle olmuştur, bugün de böyle olmaya devam etmektedir. Herkes basiretini bağlamaz, görür ve gördüğünü yüksek sesle dile getirme cesaretini gösterir. Bu, boş kahramanlık değil, entelektüel cesaret ve ahlaki sorumluluktur. Kur’an’ın işaret ettiği gibi, insanlar “yeryüzünde dolaşan melekler” (17/İsra, 95) olmadığına göre, hatadan münezzeh iktidar yoktur. Yönetimler ve iktidarlar hoşlanmasa da, eleştiri hem hak, hem sorumluluktur. Ahlaki görevdir. Kriteri; adil olması, yapıcı özellikler taşıması, iftira ve hakaret içermemesidir. Şahısların, grupların, kuruluşların, firmaların itibarına zarar vermek eleştiri değildir.
Modern zamanların belki de en dikkate değer yönlerinden biri, eleştiriyi hukukun güvencesi altına alması, söz ve ifade özgürlüğünü koruması, muhalefeti yasallaştırmasıdır. Umberto Eco’ya göre Batılı sistem dayanıklılığını açık ve özgür eleştiriden, eleştiri hakkını koruma altına almasına borçludur. Bugün yerküresini derin etkisi altına alan kapitalizm, Prudo’nun deyimiyle her zaman Karl Marx’ın eleştiri kamçısını ensesinde hissetmiş, biraz da oradan gelen eleştirilere göre kendini revize etmiştir.
Buna rağmen tabiatı gereği –yapıcı ve iyi niyetli de olsa- eleştiri sevimsizdir. Hele kamuoyunu yönlendiren, medyada sesi çok çıkan çevreler, her şeyin iyi olduğunu söylüyorsa, “bir şeylerin yanlış gittiği”ni, orman içinde tehlikeli bir istikamette ağaç kesildiğini söylemek büsbütün sevimsiz olur. Yerine göre riskleri de beraberinde getirir. Kolayca hainlikle, yıkıcılıkla, fitne çıkarmakla suçlanabilirsiniz.
Evet, eleştiri hukukun güvencesi altına alınmış olsa da, riskli ve maliyetlidir. Gücü kontrol edenler, yapıp ettiklerinin isabetinden hiç kuşku duymuyorlarsa; etraflarını etten duvarla örenler, her yaptıklarında derin bir hikmet, mutlak bir isabet ve fayda buluyorsa eleştirilerinizde “kötü niyet” aranır. Dün onları tefe koyanlar, bugün onlara temennah çekiyorlarsa, bugün el üstünde tutulur. Temennah ve tabasbusun karşılığı ranttır. Yarın onları ilk tefe koyacak olanlar yine bunlar olacaktır.
Pekiyi, ne yapmalı?
Güç, servet, rant, statü toplama peşinde olanların yaptığı gibi alkışa mı katılmalı, yoksa iyi niyet, yapıcı ve genel yarara matuf olmak üzere gerekli uyarıları mı yapmalı? Hayatımız bir tercih ve bizler bir ölçüde seçimlerimizin ürünü olduğumuza göre bu, insanın kısacık ömründe kendine biçtiği misyonla yakından ilgili bir sorudur.
Aleksandr Soljenistin “Büyük yazarlar, ülkelerinde ikinci bir hükümet gibidirler. Hangi rejim olursa olsun, önemsiz yazarları sever, asla büyük yazarları sevmez” der. Yazık ki, bugün yeterince eleştiri olmuyor, toplumsal bilinci berraklaştırma görevi olan kanaat önderleri onları determine etmeye azmetmiş aktörlerin sosyal kuklaları gibi akıntıya kürek çekiyor, bu arada her türlü yozlaşmayı, rant yiyicilik ve magazinleşmeyi “değişim” olarak sunuyorlar.
Mahkeme kadıya mülk olmadığına göre, geride kalacak olan sorumluluktur. Bütün zamanların en adil yöneticilerinden biri olan Hz. Ömer (r.a), devamlı bir şekilde karar ve icraatlarının eleştirilmesini, yanlışlarının gösterilmesini ister, şöyle derdi: “Siz söylemezseniz bizde, dinlemezsek bizde hayır yoktur.
Hayra talip olmak en büyük erdemdir.
Kendi yayıp ettikleri, kötü amellerinin mağarasına kapanmış, önyargıların, çıkarların, taassup ve asabiyetin zincirlerine vurulmuş toplumu peygamberler dışarı çıkarmaya, hakikatle yüzleştirmeye çalıştılar, Artık peygamber gelmeyeceğine göre, bu görevi “onların varisleri ulema” yapmak durumundadırlar. Geleneksel Müslüman toplumlarında cair ve zorba iktidarlarla işbirliği yapmayı reddeder alimler “hayr ahlakı”nın temsilcileri ve takipçileri olmuşlardır. Bugün ulema yerine ikame edilen aydınlar ve akademisyenler –çok azı müstesna- iktidarların sac ayaklarından biri rolünü oynamaktadırlar…
ALİ BULAÇ
MİRATHABER.COM