islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
9,2213
EURO
10,7519
ALTIN
529,09
BIST
1.433
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
18°C
İstanbul
18°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Az Bulutlu
18°C
Cuma Az Bulutlu
19°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
19°C
Pazar Sağanak Yağışlı
18°C

SELANİK’TE BİNLERCE MUHIBBİ OLAN BİR MESİH VARDI (2)

SELANİK’TE BİNLERCE MUHIBBİ OLAN BİR MESİH VARDI (2)

Değerli okuyucu, bir önceki yazımızda, Sabatay Sevi’nin genç yaşta haham unvanını aldığından; kendisini Mesih ilan ettiğinden, ama bunun İzmir’deki Hahamlar tarafından kabul edilmeyip onların devlete şikâyetleri üzerine mesih Sabatay’ın önce sürgüne gönderildiğinden; daha sonra Çanakkale’deki Kilitbahir Kalesi’ne hapsedildiğinden söz etmiştik.

Bu yazımızda da, hakkındaki şikâyetlerin artması üzerine ikinci defa yargılanışını ve sonrasını kaleme aldık. Onun bu ilginç hayat hikâyesini buyurunuz okuyalım lütfen. 

Mesih Edirne’de Yargılanıyor 

Gerek Yahudi, gerekse Hıristiyan cemaatlar tarafından şikâyetler o denli çoğalmıştı ki, Osmanlı bunlara kayıtsız kalmadı ve Sabatay, Edirne’ye getirildi. 17 Eylül 1666 tarihinde padişahın gözetiminde padişahın hocası Vanî Mehmed Efendi ve Şeyhülislâm Minkārîzâde Yahyâ Efendilerin bulunduğu bir heyet tarafından sorgulandı.

Sabatay, doğru dürüst Türkçe bilmediği için kendisine Yahudilik’ten ihtida eden Hayatizâde Mustafa Fevzi Efendi tercümanlık ediyor, padişah da duruşmayı kafesin ardından takip ediyordu.

Divan Başkanı: “Sabatay Efendi, Sabatay Efendi, karıştırmadığın halt kalmadı, yandırmadık fitne, fesat bırakmadın! Mademki, mehdi olduğunu söylersin, o zaman haydi göster bakalım mucizeni!” dedi.

Mesih için mucize göstermek gayet basit bir işti, ama göstermesi teklif edilen mucize de müthiş bir mucizeydi. Zira Sabatay’ın müritleri, ona kılıç, ok, top, tüfek gibi hiçbir silahın zarar vermediğini iddia ediyorlardı.

Öyle ise Sabatay da soyunmalı, vücudunu en maharetli okçulara nişangâh yapmalıydı. Şayet bu oklar onun vücuduna değmez veya zarar vermez ise padişah da onun mesih olduğuna dair düzenlenecek olan evraka resmi mührü basmalıydı. “Haydi bakalım, hodri meydan!” denildi Sabatay’a.

Bu teklif karşısında Sabatay, afalladı, tir tir titremeye başladı. Kendisinin, Mesihlik iddiasında bulunmadığını, bu konuda bazı Yahudilerin kendisine iftira attıklarını söyledi.

Yapıp ettiklerinden bin pişman görünen Sabatay’a, tercümanı olan Hayatizâde, bir formül sundu, zira suçluyu imha etmek kolaydı, ama onu ıslah etmek ve topluma kazandırmak önemliydi. Kendisine, Hekimbaşı Hayatizâde Müslüman olmasını ve hakkındaki şikâyetlere yol açan davranışların son bulmasını teklif etti. O da bu teklifi kabul etti. Boy abdesti alıp, şehadet getirdi. Adı da artık bundan böyle Aziz Mehmet oldu. Maişetini (geçimini) temin etmesi için de 150 akçe maaş bağlanarak, kendisine sarayda kapıcıbaşılık görevi verildi.

Dışarıda Bekleyen Binler

Dışarıda sabırsızlıkla yargılamanın sonucunu bekleyen binlerce taraftar vardı. Merak içindeydiler. Aman Yârabbi, bir de ne görsünler, karşılarına hilatlı, Müslüman elbiseli bir Sabatay Sevi, yani Aziz Mehmet çıkıverdi! Kalabalığın bir kısmı şaşkına döndü, onu sahtekârlıkla itham edip yuh çekerek meydanı terk etti. Bir kısmı da, “Mesih yanlış yapmaz! Onun her davranışında bir hikmet vardır!” deyip Müslüman oldu. Bu olaydan sonra iki yüz ailelik bir topluluk da Müslüman oldu. Bunların başında Sabatay’ın Polonyalı karısı Sara ve Sara’nın erkek kardeşi de vardı. Sara, Fatma; kayınbiraderi de Yakup adını aldı.

Sabatay İslâm’ı Öğreniyor

Mademki Müslüman olmuştu, mademki Aziz Mehmet adını almıştı, o zaman bu dinin detaylarını da öğrenmek için sarayda İslâmî bir eğitim görmesi gerekirdi ve öyle de oldu. Bu öğretim sırasında hem şeriat, hem de tarikat bilgisi aldı. Bu arada Bektaşî tekkelerini sıkça ziyaret etti. Ama Aziz Mehmet’in düşüncelerinde zamanla bazı gelişmeler oldu. Kabala ve sûfîliğin karışımı olan yeni bir ilahiyat anlayışı oluşturup kendi mesîhliğinin yeni bir aşamaya geldiğine inanmaya başladı.

Aman Yârabbi! Bu Da Ne?

Bir yandan da, Sabatay’ın ve müritlerinin tam Müslüman olmadığı, ama Müslüman gibi göründüğü söylentileri yayılmaya başladı. Ve 1673 yılında Kuruçeşme’de bir evde yaptığı âyin sırasında Aziz Mehmet Efendi’nin bir elinde Kur’an, bir elinde Tevrat olduğu halde görülmesi, kendisinin ve taraftarları hakkındaki söylentilerin doğru olduğu kanaatini pekiştirdiği için Mehmed Efendi bir defa daha Sadrazam Köprülü tarafından,“Aklını başına topla! Müslümanım dedikten sonra yine çıfıtlığa başlarsan belânı bulursun!” diye uyarıldıysa da nafile. Mesih, gizliden gizliye faaliyetlerine devam etti. Sadrazam Köprülü bu uyarısında yerden göğe kadar haklıydı. Zira herkesin dininde ve inancında serbest yaşadığı, etnik ve dinî ayrışmanın olmadığı, adım başı kilise ve havraların bulunduğu topraklarda çift kimlikli, çift dinli olarak dolaşmanın amacı neydi?

Köprülü Değil de Merhum Akif Olsaydı

O gün Mesih’in karşısında, Merhum Mehmet Akif olsaydı, ona şöyle derdi herhalde: “Be hey Sabatay! Senki az buçuk tarih okumuş bir adamsın! Milletinizin yaşadığı Babil sürgününden, İspanya zulmünden hiç mi ders almadın? Sizi Ehli-Kitap olarak kabul edip kucak açan Osmanlı topraklarında hür bir şekilde yaşarken kripto bir vatandaş olmaya ne gerek vardı?” Hak peygamber Hz. Musa (a.s.)’nın yolundan giderken Rabbim sana, bir vesileyle Son Peygamber (s.a.s)’in yolunu bahşetti. Nankörlük edip o yoldan niçin inhiraf eyledin?  

Bu sorudan sonra da,  “Kırağası” şiirindeki şu mısralarla seslenirdi ona:

 “ Uzatma, sen buluyorsun belânı Allah’tan.

        Bu: Elde bir; yalınız pek seçilmiyor ne zaman…

           Bugün mü desem? Yarın mı desem?

              Uzak mı desem? Yakın mı desem?

                               Yazın mı desem? Güzün mü desem?

                                        Güzün mü desem? Yazın mı desem?”

Evet, sonunda Mesih Sabatay, bugünkü Karadağ sınırları içinde bulunan ve hiçbir Yahudi vatandaşın yaşamadığı Ülgün’e sürgün edildi ve bu dönemde Müslümanlara karşı kini daha da ziyadeleşti.

Selanikte Oluşan Bir Cemaat

Sürgün hayatı devam ederken Mesih, “Karanlık” bir dönemin başladığını, ama bu dönemi mutlaka aydınlık bir dönemin takip edeceğini, o günlerin gelmesi için ise karanlığın kaçınılmaz olduğunu telkin ediyordu. Ve böylece aydınlık günler için bir kısım taraftarları Selanik’te toplanmaya başladı. Onlara da Mesih’in kayınpederi ve eski bir Haham olan Filozofos liderlik yapıyordu. Sabatay, dördüncü eşi Sara 1671 yılında ölünce bu Filozofos’un kızı Ayşe ile evlenmiş, bu evlilik Filozofos ailesini doğal lider yapmıştı. İlginçtir ki, üç yıl sürgünde yaşayan Mehmed Efendi, hayatının sonlarına doğru eski dinine daha fazla ilgi göstermeye başladı.

Mesih De Her Fani Gibiydi

O, bir Mesih idi. Ama bazı tarihçiler, davranışlarından dolayı onu “manik- depresif” bir kişiliğe sahip olmakla vasıflandırırlar. Mesih Sabatay, 1676 yılında bu yalan dünyadan her fani gibi göçüp gitti… Taraftarları, onun ölmediğine, deniz kıyısında bir mağaraya girerek gözden kaybolduğuna, görevini tamamlamak için geri geleceğine inanırlar. Bu inanç gereğince de, belli zamanlarda deniz ve ırmak kenarlarına gelerek “Sabatay Sevi, seni bekliyoruz!” diye çağrıda bulunurlar. Bazıları da, “Mesih, bülbüllerin en çok öttüğü yere gelecek!” kuralına uyarak, mezarlarını bile bülbüllerin yoğun olduğu yerlere taşıdılar. İstanbul’un Üsküdar’ındaki “Bülbülderesi Mezarlığı” adını bu inançtan almış olsa gerek.  

Mezarının Arnavutluk’taki Berat kasabasında olduğu söylenirse de, onun naaşı büyük ihtimalle 1900’lü yıllara kadar Aziz Mehmet Efendi’ye ait olduğu bilinen Ülgün’deki bir türbededir. Diğer bir görüşe göre de, mezarı doğum yeri olan İzmir’e nakledilmiştir.

Fani olan bu Mesih, bu dünyadan göçerken iz bırakıp gitti. 1924 yılında Yunanistan’la yaptığımız nüfus mübadelesiyle Türkiye’ye göç eden 500 bin Müslümanın arasında, onun, Selanik’ten gelen binlerce seveni de vardı. Onlar, Selanikliler diye anılageldiler. İşte bu Mesih, tarihte iz bırakan bir Mesih idi.

Vesselâm.

Şerif Ali Minaz

ETİKETLER: ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.