
Türk siyasî hayatı, hafızası ve tecrübesi bakımından oldukça hareketli, bir o kadar da çalkantılı bir geçmişe sahiptir. Devletin en kritik kademelerinde bulunmuş, ülkenin kaderine doğrudan yön vermiş isimlerin, aktif siyaset sahnesinden çekildikten sonra büründükleri derin sessizlik, uzun süredir üzerinde kafa yorulması gereken sosyopolitik bir meseledir.
Özellikle Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık gibi makamları işgal etmiş kişilerin, görev süreleri bittikten sonra adeta yer yarıldı da içine girdiler şeklinde bir tecrit hayatı yaşaması, Türk demokrasisinin entelektüel derinliği adına büyük bir kayıptır. Abdullah Gül, Tansu Çiller, Ahmet Necdet Sezer veya Meral Akşener gibi devletin zirvesinde bulunmuş isimlerin, ülkenin günlük temel sorunlarına, ekonomik sıkıntılarına, toplumsal kırılmalarına ya da dış politika krizlerine dair kayda değer bir fikir beyan etmemeleri, sadece bir “sessizlik tercih” olarak okunamaz. Bu durum, Türkiye’de siyasetin ve devlet adamlığının doğasına dair çok daha derin bir zihniyet sorununu gözler önüne sermektedir.
Batı siyasî kültürüne baktığımızda manzaranın tamamen farklı olduğunu görürüz. Gelişmiş demokrasilerde siyasetçilerin emekliliği, kamusal alandan el etek çekmek anlamına gelmez; aksine, tecrübenin süzgecinden geçmiş bir “bilgelik ve kılavuzluk” dönemidir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Almanya’nın efsanevî Şansölyesi Helmut Schmidt’tir. Schmidt, aktif siyaseti bıraktıktan sonra köşesine çekilip susmayı seçmemişti. Aksine, ülkenin en köklü haftalık gazetelerinden Die Zeit’ın eş yayın yönetmenliğini üstlenmiş, vefatına kadar bu sütunlardan dünya siyasetine, ekonomi politikalarına ve Alman demokrasisinin geleceğine dair keskin analizler kaleme almıştır. Sadece yazmakla kalmamış; televizyon programlarına çıkmış, konferanslar vermiş ve toplumu aydınlatma sorumluluğunu bir şeref meselesi saymıştır.
Benzer şekilde ABD’de Jimmy Carter’dan Barack Obama’ya kadar pek çok lider, başkanlık sonrasında kurdukları vakıflar, yazdıkları anılar, makaleler ve yaptıkları kamuoyu açıklamalarıyla siyasî ve toplumsal tartışmaların merkezinde kalmaya devam eder. Onlar için siyaset, aslında bir koltuk meselesi değil, topluma karşı ömür boyu süren bir mesuliyettir. Bu özellikle, siyasî figürler için geçerlidir.

Resim: Helmut Schmidt’in 1983’te Ulm’de dünyadaki gelişmeler üzerinde yaptığı bir konuşmasını dinledim ve hatıra olsun diye bu fotoğrafı çektim. Araştırmacı rolüyle de bilinen Helmut Schmidt, Kurân’da Hz. İsa’nın ve Meryem Ana’nın adının geçtiğini ve İslâm’daki yüksek konumunu, Aralık 1977’de Mısır’a yaptığı resmî ziyaret sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile Nil Nehri üzerinde yaptıkları derin gece sohbetinde öğrenmiştir. Vefatına kadar bu gece sohbetini entelektüel hayatının en unutulmaz, en aydınlatıcı anlarından biri olarak anmıştır.
Türkiye’de ise durum tam tersi bir eksende seyreder. Bizde devlet adamlığı, genellikle makam odasının kapısından içeri girmekle başlar ve o kapıdan son kez çıkmakla biter. Aktif siyasetten ayrılan bir liderin, güncel ekonomik krizler, geçim derdi, eğitim sistemindeki aksamalar veya temel hak ve hürriyetler gibi halkın her gün boğuştuğu sorunlar hakkında tek kelime etmemesi, alışılagelmiş bir gelenek hâline gelmiştir. Bu durumun ardında yatan temel motivasyonları birkaç başlık altında inceleyebiliriz:
İşte asıl sorgulanması gereken nokta tam da buradadır. Bir lider, ülkenin en yetkili makamındayken “vatan, millet, Sakarya” retoriği üzerinden büyük söylemlerde bulunur, hamaset rüzgarları estirir ve kararlar alır. Ancak yetki elinden alındığı, imza yetkisi bittiği anda ülkenin dertlerine sırtını döner ve sanki “vazifesini yapmış” olmanın rehavetiyle köşesine çekilir.
Eğer bir insanın vatan ve millet sevgisi o koltuğa bağlıysa, o sevginin gerçekliğinden şüphe etmek gerekir. Gerçek vatan ve millet aşkı, yetkiliyken makamın imkânlarını kullanmak değil; yetki bittiğinde bile birikiminizi, tecrübenizi ve (varsa tabiî) entelektüel kapasitenizi bu ülkenin çocuklarının huzuru, refahı ve geleceği için ortaya koyabilmektir. Bugün Türkiye’nin dürüst, tarafsız, hamasetten uzak, akil ve yapıcı eleştirilere her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Dün bu ülkeyi yönetenlerin, bugün yaşanan temel sorunlar karşısında üç maymunu oynaması, tarihe karşı sorumluluktan kaçmaktır.
Helmut Schmidt’in Die Zeit sütunlarından Alman toplumuna ışık tuttuğu gibi, bu ülkenin eski liderlerinin de şahsî küskünlükleri, siyasî hesapları veya konfor düşkünlüklerini bir kenara bırakıp, halkın günlük dertlerine derman olacak fikirleri, yazıları ve öngörüleri kamuoyuyla paylaşma vaktidir. Aksi takdirde, geride kalan tek şey; yetki döneminde coşkuyla seslendirilen ama koltuktan inince rafa kaldırılan göstermelik bir “vatan aşkı” hikâyesi olacaktır.