
Soner Yalçın’ın sistemi sorgulayan aşağıdaki yazısı çok çok önemli. İyi de sorular neden insan doğasıyla çelişkili Marksist çizgide? Sorular, neden bu toprakların bin yıllık kutsalı olan İslam penceresinden bakılarak sorulmuyor? Daha etkili ve sonuç alıcı cevaplar alınacağından mı korkuluyor?
Bu sömürücü sistem ancak birlikte eleştirilir ve karşı çıkılırsa yıkılabilir.
İslam’a köstek ve Kemalizm’e destek olunarak ne İslamcılar ve ne de sol başarıya ulaşabilir. Yazık, olan ülkemize ve milletimize oluyor?
Soner Yalçın’ın yazısını sunuyoruz.
***
Son iki yazımda Türkiye’deki fon krizine farklı açılardan baktım:
Önce denetleyenler meselesini yazdım: Sermaye Piyasası Kurulu/SPK bazı fonlardaki olağandışı hareketleri 2025’in son çeyreğinde gördüğünü açıkladığı halde, önlemler neden aylar sonra geldi?
Hazine ve Maliye Bakanlığı ne yaptı, SPK ne yaptı? Yazdım.
Sonra fona yatırım yapanlara döndüm: Devlet üstü kapalı olsa da işaretler vermişti. Bakanlık fonları gündemine almış, SPK peş peşe kurallar değiştirdi.
Buna rağmen yatırımcı neden içeride kaldı? Yüksek getiri, risk işaretlerini görmesini engellemedi, onları önemsizleştirdi…
Gördüğünü kazanç uğruna başka türlü okudu!
Evet, bu yazdıklarım krizin görünen aktörleri: Fon yöneticisi… Denetleyici… Yatırımcı…
Bir de… Bu üç aktörü aynı yöne iten düzene bakmak gerekmiyor mu? Marksist iktisat burada soruyu değiştirir.
Kimin hata yaptığıyla yetinmez, paranın neden üretime değil mali kâğıtlara aktığını sorar…
Asıl mesele budur: Bu kadar para neden üretime gitmek yerine, kâğıt üzerinden daha fazla para kazanmaya yöneldi?
Bu kez fon yöneticisini, denetleyiciyi ve yatırımcıyı aynı davranışa sürükleyen ekonomik düzeni konuşacağız:
Karl Marks’a göre sermayenin amacı belli: Parayı daha büyük paraya çevirmek.
Zira… Üretim yoluyla para kazanmanın güçlüğü var: Fabrika kuracaksın. Makine alacaksın. İşçi çalıştıracaksın. Mal üreteceksin. Satacak pazar bulacaksın…
Üstelik bütün bunların sonunda elde edeceğin kârın garantisi yok…
Finans piyasası ise sermayeye kısa yol vaat eder: Bir mali varlık satın alırsın, fiyatı yükselir ve servetin büyür.
Marks’ın dikkat çektiği nokta bu:
-“Sermayenin kendi kendini büyütmesi, sanki onun gizemli özelliğiymiş gibi görünür…”
Yani para, üretimden, emekten ve mal satmaktan geçmeden kendi başına para yaratıyormuş gibi görünür! Oysa gerçekte bu kazancın bir dayanağı olmak zorunda…
Türkiye’deki fon krizine buradan bakınca mekanizma daha anlaşılır hale geliyor:
Üretimde elde edilen kâr, zaman ve emek isterken, finansal kazanç ekranda hızlı büyüyebiliyor.
-Fon, piyasada az sayıda hissesi dolaşan bir şirkete büyük para yatırıyor.
-Alım arttıkça hisse yükseliyor.
-Hisse yükseldikçe fonun değeri artıyor.
-Fon yüksek getiri gösterdikçe yeni yatırımcı geliyor.
-Yeni para yeniden aynı tür hisselere yöneliyor. Bir süre sonra herkes kazanıyor gibi görünüyor…
Ancak şirkete bakınca ne görüyoruz: Üretimi aynı ölçüde arttı mı? Yeni fabrika kurdu mu? Satışlarını, ihracatını, kârını hisse fiyatı kadar büyüttü mü?
Eğer cevap hayır ise, mali değer ile gerçek ekonomik büyüklük birbirinden uzaklaşmıştır. Marksistlerin sorusu da buradan doğar:
-Servet gerçekten üretildi mi? Yoksa var olan mali kâğıtların fiyatı mı yükseldi?
Bu soru, fon krizinin perdesini aralıyor:
Marks, gerçek üretimde yaratılan değer ile mali kâğıtların fiyatında büyüyen değer arasındaki farkı “hayali sermaye” kavramıyla anlattı…
“Hayali” deyince ortada olmayan, sahte para anlaşılmasın.
Şirket gerçek… Hisse gerçek… Fon gerçek…
Yatırımcının hesabında görünen para, piyasa fiyatına dayanıyor…
Burada sorun başka: Bir şirketin fabrikası, üretimi ve kazancı aynı yerde dururken onun hissesi birkaç ay içinde ikiye ya da üçe nasıl katlanabiliyor?
Şirket iki kat büyümemiştir fakat şirket üzerindeki mali kâğıdın fiyatı iki katına çıkmıştır…
Lakin: Sistemin gerçek sınavı herkes parasını istediğinde başlar. O anda kâğıt üzerindeki zenginlik doğrudan gerçek alıcıyla karşı karşıya gelir:
-Fonun hesabında 100 lira görünen hisseyi satmaya başladığında, gerçekten 100 liradan alıcı bulup bulamayacağı ortaya çıkar. Alıcı yoksa fiyat iner… Fiyat inince fonun değeri düşer… Daha fazla yatırımcı çıkmak ister… Daha fazla satış, fiyatı daha aşağı çeker…Sonuç kriz.
Marksist açıdan bu kriz, yatırımcı parasını çekmek istediği gün başlamaz. Kriz, mali değer gerçek üretimden koparak büyümeye başladığında doğar…
Toparlarsam:
Üç yazıdır fon yöneticisi, denetleyici ve yatırımcıyı ele aldım. Krizdeki paylarını yazdım…
Türkiye’deki fon krizinin kökeni sadece bu üç aktörün hatalarıyla açıklanabilir mi?
Para, neden fabrika kurup üretmek yerine finans/kâğıt piyasasında hızlı kazanç aramaya yöneldi?
Marks’ın peşine düştüğü temel çelişkilerden biri bu: Sermaye, her fırsatta hızlı çoğalmanın yolunu arar ve sürekli duvara çarpar. Kapitalizmin hiç mi suçu yok.