![TEBÂREKEYİ KALBE İNDİRMEK[1]](https://www.mirathaber.com/wp-content/uploads/2025/02/TEBAREKEYI.jpg)
TEBÂREKEYİ KALBE İNDİRMEK[1]
Mülk Sûresi’nin ilk âyeti “tebâreke” kelimesiyle başlamaktadır: “Hükümranlığın sâhibi olan Allāh kutludur, yücedir; O her dilediğini yapmaya kādirdir.”[2] Tebâreke, “bereket” kelimesinden türetilmiştir ve sadece Allāh için kullanılan bir sıfattır. Anlam yönünden çok katmanlı olan bu sıfatı “her türlü hayır, lutuf ve ihsânı sonsuz, zâtında ve sıfatlarında yüce ve münezzeh, başlangıcı ve sonu olmayan, kısaca yüceler yücesi” olarak tanımlayabiliriz. Böyle bir vasfa sâhip olan Allāh, yarattığı mülkünde dilediğini yapmaya gücü yetendir ve elinde tuttuğu bu egemenliğini de kimse ile paylaşmaz. Böyle olduğu içindir de O, azamet, kudret, celâl, kararlılık, cömertlik sâhibi, mukaddes, mübârek bir zâttır.[3] Böyle bir varlığın adını anmak, zikrini dilden kalbe indirmek, beden mülkünü her türlü berekete açık hâle getirmek demektir. O, hangi mülkün mâlikiyse o mülkten yalnızca güzellikler tecellî eder.
Yine âyette geçen, Allāh’a nispet edilen ve “el” anlamına gelen “yed” kelimesi ise mecâz bir ifâdedir ve Allāh’ın, yarattığı varlık üzerindeki üstünlüğünü, gücünü, kudretini, tasarrufunu vurgulamaktadır. Bu kelime Kur’ân’da “iki el” şeklinde de geçer. Bu söyleyişten de Allāh’ın yaratılıştaki “cemâl” ve “celâl” tecellîlerini/kudretini anlayabiliriz.[4] Varlığın görünenine/zâhirine “mülk”, görünmeyenine/bâtına ise “melekût” denir ve mülk melekûtten idâre edilir.[5] Çok dikkat çekicidir ki, Allāh mülk âlemi üzerindeki tasarrufunda zâtını “tebâreke/yüceler yücesi” olarak vasfederken, melekût âlemindeki tasarrufunda “tesbîh” ifâdesini kullanmıştır. Çünkü büyüklük, yücelik, bereketlilik görünen/somut varlıklara, aşkınlık/münezzehlik de görünmeyen/soyut varlıklara daha uygundur.
Âyette can alıcı noktalardan birisi de ismi varken neden “hüve” zamiriyle Allāh’ın anıldığıdır. “Hüve”nin kısaltılmışı “Hû” ifâdesidir ve Arapça’da üçüncü tekil şahıs zamiri “O” karşılığında kullanılır. Klasik yaklaşımlar/tefsirler gayba işâret eden bu zamirin Allāh adı yerine kullanılmasının saygı, hürmet ve yüceltme amaçlı olduğunu söylerler. Ancak kişisel düşüncemiz “hüve” zamirinin bu yaklaşımın çok daha üstünde bir hakîkate işâret ettiği yönündedir. “Hüve” görebilenler için “zuhûrunun şiddetinde gayb olan” Hakk’ın “hüviyyetine” işârettir. Yani görünmeyen değil, her yerde varlığını duyuran “Varlık”a yöneliktir. Çünkü görünen bu âlemin hüviyyeti ve dayandığı zemin Hakk’tan başka bir şey değildir. Dervişlerin birbirlerini “Hû” ile selâmlamalarının nedeni de budur. Kesret/çokluk/değişim zâhirdedir; bâtındaki hüviyyet ise değişmez. Allāh için “Hüviyyet”, O’nun öz zâtından ibârettir. Bu nedenle “Hüve”, Allāh isminin sırrıdır. Bu isim, Allāh isminde kaldıkça mânâ olur ve o mânâyı Hakka iletir. Onlardan alındığı zaman ise kalan harfler hiçbir mânâ ifâde etmez. Bu gerçekten hareketle birçok kâmil kişi “Hüve” ifâdesini “İsm-i Âzam” olarak bilmiş ve bildirmişlerdir. Demek ki “Hüve”, gaybda değil, açıkta olan bir varlığın kendisine işârettir. Bunu gaybî bir zamir saymamız bizim idrâkimizin kapalılığından kaynaklanmaktadır. Çünkü Hakk’ın gaybı, şehâdetinden başka olmadığı gibi, şehâdeti de gaybından başka değildir.
Tefsirler Kur’ân’ın 112. sûresi olan “İhlâs Sûresi”nin,[6] o devrin kitap ehlinden olan Yahudiler’in Hz. Peygamber’e gelip de ismi Allāh olanın orijininin neye dayandığını öğrenmek için “Mâ Hüve” yani “O nedir” sorusunu sormaları üzerine nâzil olduğunu söylerler. Bunun üzerine onlara verilen cevap “Kul hüvallāhu ahad” yani “De ki: O, Tek Allāh’tır” olmuştur. Buradan anlıyoruz ki “Hû”nun hakîkati/mâhiyeti “Ahad”a kadar gitmektedir. Başka bir deyişle “Hû” bölünemeyen tek olan Ahad’in kendini “Gizli Hazine” iken kevnî âlemde açığa çıkardığı ve hâlen “Halk-ı Cedîd” olarak devam etmekte olan faaliyetinin özüdür. Başka bir deyişle “Hû”, âlemde ve âdemde, mülkte ve melekûtta Allāh’tan başka fâil olmadığının bizzat “hüve hüve” yaşanılarak idrâk edilmesidir.
İşte “Tebârekeyi kalbe indirmek”, bu mânevî bereketi kalpte yaşamanın, “Hû” ile nefes alıp vermenin ve “ihlâs” sâhibi bir kul olmanın ve Allāh’ın, mülkünde tek “Mâlik” olduğuna yakînen îman etmenin adıdır.
NECMETTİN ŞAHİNLER
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] “Her mü’minin kalbinde, tebârekellezî bi yedihi’l-mülk’ün olmasını arzu ederdim” hadîsine atfen.
[2] Mülk/1: “Tebârekellezî bi yedihi’l-mülkü, ve hüve alâ külli şey’in kadîrun.”
[3] Âyette geçen “el-mülk” kelimesinin başındaki “el” edatı “istiğrak” anlamına alınarak “bi yedihi’l-mülk” ifâdesinin “bütün âlemlerin; göklerin yerin ve arasındakilerin mülkü/hükümranlığı” olarak anlaşılması gerekir.
[4] Sâd/75.
[5] Yâsîn/83.
[6] Çok ilginçtir “İhlâs” kelimesi “İhlâs Sûresi” içerisinde geçmemektedir.
KASADOLU’DAN NETANYAHU’YA SUÇ DUYURUSU: “CASUSLUK FAALİYETİ YÜRÜTÜYOR” Türkiye’de kendisini “Osmanlı Yahudisi” olarak tanımlayan Musevi iş…
BİZ AİLE’Yİ KAYBETTİK! Biz aile’yi kaybettik, onun yerine neyi koyarsanız koyun o şeyin artık fazla…
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov: “Körfez’deki savaş, Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrolün kontrolü için çıkarıldı. Rusya…
Tahran’da Sürpriz Slogan: Cuma Namazında "Yaşasın Türkiye" Sesleri TAHRAN – İran’ın başkenti Tahran’da her…
KANATLANAN ULAKLAR: POSTA GÜVERCİNLERİ Yüksek veri aktarım hızına sahip 5G teknolojisi, ülkemizde 1 Nisan 2026…
Papa XIV. Leo’dan sert mesaj: “Dünya bir avuç zorba tarafından harap ediliyor” Katolik dünyasının ruhani…