
İnsan, geçmiş ile gelecek arasında kurduğu bağ sayesinde kimliğini ve yönünü tayin eden bir varlıktır. Bu bağ, bazen geleneğe körü körüne bağlılık şeklinde ortaya çıkarken, bazen de geçmişi tümüyle reddeden bir kopuşa dönüşebilmektedir. Dolayısıyla geçmişi kutsallaştıran bir tutuculuk ile tümden yok sayan bir anlayışın, doğru bir düşünce olmadığı; zira her iki düşünce tarzının da insanın geçmiş ile gelecek arasında sağlıklı bir ilişki kurmasına engel olduğu görülüyor. Nitekim geçmişle gelecek arasındaki bu ilişkinin en veciz ifadesini, Yahya Kemal’in Ziya Gökalp’in kendisine yönelttiği “Harâbîsin harabâti değilsin, gözün mazidedir âti değilsin” eleştirisine verdiği “Ne harâbî, ne harâbatîyim; kökü mazide olan âtiyim” cevabında buluyoruz.
Ne var ki günümüzde bu ilişkiye; kimi insanların önem vermedikleri, hatta geçmişi unutmaya çalıştıkları; kimi insanların ise tutku derecesinde bu ilişkiye bağlı kaldıkları; kimi insanların da bu ilişkiye bilinçli yaklaşıp seçici oldukları ve bu yolla geçmişi korumaya çalıştıkları müşahede ediliyor. Bu yaklaşım tarzlarına göre de insanlar tutucu, muhafazakâr veya modern olarak tanımlanıyor. Hatta pek çok kişinin tutuculuk ile muhafazakârlığın, farklı anlamlara sahip iki kavram olduğunu bilmediği ve birbirinin yerine kullandığı da görülüyor.
Tutuculuk, genel anlamıyla mevcut olanı olduğu gibi koruma eğilimini ve düşüncesini; daha açık bir ifade ile geleneği, alışkanlıkları ve mevcut düzeni sorgulamadan benimseme zihniyetini yansıtıyor. Bu zihniyetin de “eskiden beri böyle idi” düşüncesini yeterli gördüğü; yeni düşüncelere ve fikirlere karşı reaksiyoner bir tavır aldığı, mesafeli duruşu benimsediği ve bu nedenle de her yeniliğe ve farklı düşüncelere karşı bir direnç geliştirdiği biliniyor. Bu direncin, her ne kadar kültürel değerleri koruma amacını taşıdığı söylense de çoğu zaman yeni fikirlerin ve düşüncelerin önünde bir engel teşkil ettiği, hatta yobazlık derecesine vardığı da görülüyor.
Zira yobazlık, tutuculuktan çok daha sert ve kapalı bir zihniyeti ifade etmekte, dolayısıyla yobaz diye tanımlanan kişilerin; farklı düşüncelere tahammül edemedikleri, sadece kendi inançlarını ve düşüncelerini mutlak doğru kabul ettikleri; eleştiriye ve tartışmaya kapalı oldukları müşahede ediliyor. Bu nedenle yobazlıkta sadece “koruma düşüncesi” olmuyor; aynı zamanda dayatma, mutlak doğruculuk ve tahammülsüzlük de belirgin bir görünüm arz ediyor. Sanırım şu cümleler, size bu konuda bir fikir vermeye kâfi gelecektir:
“İslamiyet’te çözülmemmiş hiçbir mesele kalmamıştır. Ehl-i Sünnet alimleri, kıyamete kadar yapılacak olan her işin yollarını, Ashâb-ı Kiramın açıklamasından, Kitap ve sünnetten çıkartıp bizlere bildirmişlerdir.” [1]
“Yeni bir tefsire ihtiyaç var mıdır? Bir kitap ancak ihtiyaç olursa yazılır. Ehl-i sünnet alimleri, bugüne kadar yazdığı tefsirlerde bir noksanlık mı bıraktılar da bu noksanlıkları tamamlayacaksınız? Veya tefsirlerine bidatler, fazlalıklar karıştırdılar da siz bunları mı ayıklayacaksınız? Elli bin cilt kitap okudum, muteber tefsirlerin hiçbirinde noksanlık veya fazlalık görmedim. Yazacağın tefsiri yırtar çöp tenekesine atarım.” [2]
Ne var ki bu anlayışın sadece günümüze has bir durum olmadığı, geçmişte de buna benzer düşüncelere sahip kişilerin bulunduğu görülüyor. Mesela Kerhî (ö.340/951), “Mezhebimize aykırı olan her âyet ve hadis ya te’vil edilmiştir ya da nesh edilmiştir.” [3] derken; Savî’nin de “Dört mezhebin görüşleri, Kur’ân, sünnet ve sahabenin görüşlerine aykırı bile olsa onlara muhalefet asla câiz olmaz.” [4] dediği biliniyor.
Tutuculuktaki kadar olmasa da muhafazakârlıkta da bir koruma söz konusudur. Ancak bu korumanın tutuculukta olduğu gibi katı olmadığı; mutlak doğru anlayışına dayanmadığı ve geçmişten gelen değerleri akıl ve tecrübe süzgecinden geçirerek bugüne taşımayı amaçladığı görülüyor. Bu nedenle muhafazakârlık hem geçmişin değerlerini hem de yeni fikirleri sorgulayarak doğru olanlarını yanlışlarından ayırarak kullanmayı ifade ediyor. Zira eski, eski olduğu için atılmıyor, değerli olduğu için korunuyor; yeni de yeni olduğu için değil, doğru ve iyi olduğu için alınıyor. Bunun adına da muhafazakârlık deniliyor. Zira muhafazakârlık, bir taraftan geleneğe sahip çıkıp onu korumayı amaçlarken; diğer taraftan da geleneğin yeni fikir ve düşüncelerle buluşmasını sağlayan ve gelişmesine katkı sunan yeniliklere ve yeni düşüncelere de kapı aralıyor.
Bu nedenle muhafazakârlıkta gelenek ve görenekler körü körüne taklit edilmiyor; bilakis onların anlam ve işlevine göre değerlendirilmesi yapılıyor ve geçmişle gelecek arasında köprü kuruyor. Bu da tutuculuktaki “koruma” ile muhafazakârlıktaki “bilinçli koruma” arasındaki farkı belirliyor. Nitekim, Kur’an, bu konuya da temas ederek, “Biz babalarımızı/atalarımızı bir inanç toplumu [ümmet] üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinden giderek doğru yolu buluruz” dediler.” [5] ayeti ile de geçmişe körü körüne bağlı olmayı, geçmişi doğru-yanlış ayırımı yapmadan taklit etmeyi şiddetle kınıyor. Taklit etmekten maksat ise kanıt aramadan, aklını işletmeden ve test etmeden ön yargı ile bir otoritenin her söylediğini doğrudan kabul etmek ve ona inanmayı ifade ediyor. Bu nedenle Kur’an’ın, müşrik Arapların, Allah, din, putlar ve melekler gibi konulardaki bilgilerini mutlaklaştırma zihniyetini eleştirdiği ve kınadığı anlaşılıyor.
Zira Kur’an, misyonu gereği geçmişin doğrularını tasdik ve yanlışlarını ise tekzip veya tashih ediyor. Bu uygulamasıyla da Kur’an, hakikat ölçütünün gelenek değil, vahiy olduğunu vurguluyor. Zira ataların yolu olan gelenek, doğru da yanlış da olabilmektedir. Bu nedenle geçmişi sorgulayıp doğru ile yanlışı ayırmadan atalarımızdan bize böyle intikal etti diye her fikri ve her düşünceyi kabul etmek, vahyi ve aklı devre dışı bırakmak anlamına geliyor. Nitekim “Onlara, “Allah’ın indirdiğine tabi olun” denildiğinde onlar: ‘Bilakis! Biz atalarımızı yapar bulduğumuz şeylere tabi oluruz’ derler. Peki ya ataları bir şey akıl etmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler!..” [6] ayeti de bize bu mesajı veriyor; aklımızı kullanıp doğru ile yanlışı ayırmamızı istiyor.
Dolayısıyla Kur’ân’ın, “eski olan değerlidir” anlayışı yerine “doğru olan değerlidir” anlayışını getirdiği görülüyor. Diğer bir deyişle Kur’ân, bir yandan doğru olan her şeyin korunmasını isterken; diğer taraftan da yanlışlıkların terk edilmesini istiyor. Bu nedenle Kur’an, geçmişte söylenen her söze, anlayışa, düşünceye ve yoruma sorgusuz bir itaati istememekte; değişime kapalı bir zihniyeti yanlış bulmakta ve bu zihniyetin düşüncenin merkezine yerleştirilmesini de kınamaktadır.
Bu da asıl sorunun, sadece geçmişe bağlılık veya ondan kopuş meselesi olmadığını; aynı zamanda geçmişle gelecek arasındaki ilişkinin hangi epistemolojik ve ahlâkî temeller üzerine inşa edileceği meselesi olduğunu gösteriyor. Nitekim Kur’ân’ın ortaya koyduğu yaklaşım tarzı da buna işaret ediyor. Çünkü Kur’an ne geleneği mutlaklaştırıyor ne de onu bütünüyle reddediyor; bilakis hakikatin ölçü alınarak geçmişin eleştirel bir süzgeçten geçirilmesini tavsiye ediyor.
Sonuç olarak Kur’an’ın önerdiği bu düşünce modelinin, insanı edilgen bir taklitçilikten kurtarıp aktif ve sorumlu bir özne hâline getirmeyi amaçladığı; akıl, vahiy ve tecrübe arasında dengeli bir ilişki kurmayı esas alan bir yaklaşım tarzını önerdiği görülüyor. Bu da sağlıklı bir fikrî ve kültürel gelişimin, körü körüne geleneğe bağlılıkta veya köksüz bir yenilik arayışında olmadığını gösteriyor. Olması gereken, hakikati düşünce siteminin merkezine yerleştirip ölçülü, dengeli ve eleştirel bir bilinçle geçmişi anlamak ve geleceği bu bilinç doğrultusunda inşa etmek ve doğruluk ilkesinden sapmadan geçmişle gelecek arasında denge kurmaktır. Bu da Kur’an’ın insanlığa sunduğu en temel düşünce ve medeniyet perspektiflerinden biridir.
[1] Başlangıçtan Bugüne Mezhepsizler, haz. Mehmet Ali Demirbaş (İstanbul: Milli Fikir Yayınları, 1980), 2/23.
[2] Başlangıçtan Bugüne Mezhepsizler, 2/ 22-23.
[3] Hüseyin ez-Zehebi, et-Tefsir ve’l Müfessirun (Beyrut: Daru’l-Erkam, 1976), 2/134.
[4] Muhammsd es-Savi, Haşiyetu’s Savi ala Tefsiri’l Celaleyn (Mısır, tarihsiz), 3/10.
[5] Zuhruf, 43/22.
[6] Bakara, 2/170.
Avustralyalı bisikletçi Sebastian Berwick, 61. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turunu kazandı. Bu yılki tur, zorlu parkurlarıyla…
Forza Horizon 6 dosya boyutu hakkında son gelişmeler. Forza Horizon 6'nın dosya boyutu hakkında kesin…
TBMM'de fahiş site aidatları hakkında son gelişmeler. TBMM'de, fahiş site aidatlarına yönelik düzenlemeleri de içeren…
Güneş gözlüğü ithalatında İtalyan ürünler tercih edilirken yerli ürünlere talep KKTC'den geldi hakkında son gelişmeler.…
AB: Gazeteci ve medya çalışanlarının öldürülmesi hakkında son gelişmeler. AB, gazeteci ve medya çalışanlarının öldürülmesiyle…
Metro istasyonunda feci ölüm hakkında son gelişmeler. Metro istasyonunda feci bir kaza meydana geldi. Bir…
View Comments
Sn Hocam.
Hakikati izhar,usulü beyân ile parelellik göstermelidir.
İman reçetesini ,amel ile tatbik bunun bir göstergesidir.
Deniz kenarındaki Çakıl taşları bile ayaklarımızın altında bir değer ifade etmezken,
Onu bir akvaryumda görmek anlam ve değer kazandırdığı kanaatindeyim.
Günümüz meselelerine tarihi seyir ile bur ışık tuttuğunuz için emeğinize sağlık.
Selamlar değerli hocam,Maalesef bir kısmı geçmişten gelen ne varsa herşey zinhar doğrudur hiçbir yeni hamleye gerek yok kafasında, Bir kısım insanlar ise geçmişe tamamen tarihsel bakıp geçmiş geçmişte kaldı yeniye bakmak lazım modundalar ve bazı savrulmalar yaşamaya başlıyorlar, yıllar önce müsteşrik diye bildiğimiz insanların fikirlerini bugün yeni bir hakikatı keşfetmiş gibi savunan ve onlarda insandı bütün melânetleri işlemişler gibi bakışları da sahiplenenler de çıkıyor.Mesela Hz peygamberin vefatı sonrası yaşanan seçim süreçleri Hz Ebubekir, Hz Ömer dönemleri yaşanan gelişmeleri Hz Osman ve Hz Ali dönemi süreçlerine bakıldığında tarafgirliğe düşmeden meseleyi herşeyi ile ortaya koyup insanlarımız özellikle akademik çevrelerin ortak bir karar ve niyetle insanlara anlatması olumlu olumsuz yönleriyle burası gizli burası açık ayrımı yapmadan manzarayı ortaya çıkarmak yerine herkesin elinde tekfir silahı ya siyasi ya da kendi dar klanımsı yapılarında tatminden öteye gitmeyen bir sığlıktan çıkılmaz bir hal yaşanıyor bu durumda sade vatandaşın kafasını allak bullak hale getiriyor, Bu durumdan bulanık suda avlananların işini her türlü kolaylaştırıyor.Kaleminize dilinize sağlık hayırlı bereketli faydalı işleri yapmada rabbim ömrünüzü sağlığını daim eylesin, Saygılar hürmetler diliyorum.
Tutuculuk, yobazlık ve muhafazakarlık deyimlerini izah eden yazınızdan dolayı Allah razı olsun.
Valla azizim, şu hususu önemle vurgulayayım ki, bu Zuhruf Sûresi 22.ayette atıfta bulunulan "babalar ve atalar"ı körü körüne taklid etmeyi öne sürerek, günümüzde haza müslüman Mezheb Müçtehidlerimizin görüşlerini ve hatta ICMA'ını reddeden ve aynı bu ayette uyarılan müşriklerle bir sayan o kadar çok dinden çıkan bozuk fikirli türeme, mezhebsiz, modernist kafalar var ki, en önc bunlara doğru yolu ve yobazlık ve tutuculuğun öyle her babayı ve atayı kapsamadığını öğretmek lazım gelir diye düşünüyorum. Ne yazık ki, Celal Kırca Hocamızın yazısının içinde de bunların tehlikesine dair bir parantez açılmamış ve bir uyarıda bulunulmamıştır. Yazıda gördüğümüz bu büyük eksikliğin haricinde katılmadığımız bir husus yoktur diyorum.
Değerli hocam,
Tutuculuk,muhafazakarlık,yobazlık ve modern düşünce üzerine geliştirdiğiniz güzel bir makale olmuş.Geçmişle gelecek arasında nasıl bir köprü kurulması gerektiğini çok güzel açıklamışsınız.Kur’an’ın bize öğrettiği bakış açısını örneklerle belirtmişsiniz.Mescidi’n-Nebevi Hz. Ebu Bekir zamanında dar geldiği için aynı tarzda ek bina yapılarak genişletilmiş.Hz. Ömer zamanında da aynı metot uygulanmış.Hz. Osman zamanında fetihlerle İran ve Bizans mimarisi görülmüş.Mescidi kendisinden önceki yöneticilerin yaptığı gibi aslını bozmadan genişletme cihetine Hz. Osman gitmeyerek temele kadar yıkıp, İran ve Bizans'ta görüldüğü gibi taş yapı ve üstüne saç örtü tarzını yapmayı planlıyor. Bir çok sahabi buna karşı çıkıyor.Peygamber ve ashabının anıları olan binayı yıktırmak istemiyorlar.Hz. Osman sert davranıyor ve kararını uyguluyor.Hz. Osman mimaride ilk yeniliği gerçekleştirmiş oluyor.Mescidin yapısı değil işlevi Peygamber dönemini yansıtmalıdır der.Geçmiş ile gelecek konularına bu bakışla İslam dünyası bakacak olursa çağdaş medeniyet seviyesini yakalamış olacaktır.Tutuculuk, yobazlık ve muhafazakarlık tarih boyunca hep tartışılagelmiştir.İrtica konusu hep gündemde olmuştur.Vurguladığınız gibi doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı asrın idrakına söyletmeliyiz İslamı…selam ve saygılarımla…
Kur'an her an canlı ve her bir insana her okuduğunda yeni inmiş gibi mesajlar verir, yollar açar, çünkü ilahi bir hitaptır. Her devre, döneme ve insana hitap eder, bu yüzden İbni Abbasa döneminde verdigi mesaj da tam doğrudur, bugün Nuh'a da verdiği mesaj tam ve doğrudur. Yeterki arınmış ve tam bir iman ile hakkı talep edelim, alemlerin rabbi bu minik gezegenin üzerinde sınadığı kullarını zora sokmaz, Kur'an apaçık arapça indirilmiş bir kitaptır. Bazı ayetleri müteşabih olmasının sebebi çeldirici ve ayırdedicı olmalarıdır. Yani gerçek iman edenleri ortaya çıkarmak içindir. İslamda muhafazakarlık vardır; hakkı korumak için, tutuculuk vardır; inananları ve imanı bir arada tutarak ilahi kanunların devamı canlı tutarak korumak tutuculuktur. Bana ne keyfine bak durumu söz konusu olur ise şeytan ve nefis insana en absürt düşünce ve fikirleri söyletip yazdırabilir. Ölçülü olmak dileğiyle, selam ve dua ile.
Muhterem Hocam,
Yazınızı dikkat ve itina ile okudum. Ele aldığınız mesele, hem düşünce dünyamız hem de nesillerin terbiyesi bakımından son derece mühim bir mevzuya temas etmektedir. Bilhassa körü körüne taklidi tenkit eden, hakikati ölçü alan ve geçmiş ile istikbal arasında şuurlu bir rabıta kurulması gerektiğini vurgulayan yaklaşımınız, Kur’ân’ın temel mesajlarıyla büyük ölçüde mutabıktır. Bu yönüyle yazınızın, zihinleri uyandırıcı ve muhasebeye sevk edici bir kıymet taşıdığı kanaatindeyim.
Bununla birlikte, bazı hususlarda küçük bir tashih ve ilaveye ihtiyaç bulunduğunu arz etmek isterim. Zira metinde yer verilen bazı misaller üzerinden İslâm ilim mirasının umumî karakterine dair oluşabilecek intibaın, kısmen eksik kalabileceği düşüncesindeyim. Malum olduğu üzere Ehl-i Sünnet uleması, kendi görüşlerini mutlaklaştırmaktan ziyade, daima “hak nerede ise ona tabi olunur” düsturunu esas almış; hatta kendi ictihadlarının dahi tenkide açık olduğunu bizzat ifade etmişlerdir. Bu sebeple, tarih boyunca teşekkül eden bu büyük birikimin, kapalı ve donuk bir yapıdan ziyade, canlı ve müzakereye açık bir ilim havzası olarak görülmesi daha isabetli olacaktır.
Keza “yobazlık” gibi ifadelerin, maksadı aşan genellemelere kapı aralayabileceği; bunun yerine İslâm düşüncesinin kendi kavram dünyasında yer alan “taassup” ve “ifrat” gibi tabirlerin tercih edilmesinin daha mutedil bir dil ortaya koyacağı kanaatini de paylaşmak isterim.
Diğer taraftan, yeni yorum ve izahlara duyulan ihtiyaç meselesinde de şu dengeyi muhafaza etmenin elzem olduğu aşikârdır: Kur’ân’ın manası bitmez bir hazinedir; her devirde yeni idraklere kapı açar. Ne var ki bu durum, geçmişte kaleme alınan tefsirlerin eksik veya yetersiz olduğu manasına gelmez. Bilakis bugün yapılacak her çalışma, o köklü mirasın üzerine bina edildiği nisbette sahih bir zemine oturacaktır.
Netice itibariyle, yazınızın ortaya koyduğu ana istikametin -yani hakikati merkeze alan, aklı ve vahyi mezceden, geçmiş ile gelecek arasında muvazeneyi esas alan yaklaşımın- fevkalade kıymetli olduğunu ifade etmek isterim. Bu istikametin, İslâm’ın sahih ilim geleneğiyle daha açık bir irtibat içinde sunulması hâlinde ise tesirinin çok daha derin ve kuşatıcı olacağı kanaatindeyim.
Selam, dua ve saygılarımla ..
Yine hocamiz yanlış anlaşılmaya müsait bir konuyu ve kavramları güzel bir şekilde izah ettiler. Yobazlık tutuculuk muhafazakarlık mefhumlarıni güzelce anlattılar. Maalesef ülkemizde Müslüman mütedeyyin insanlara yobaz deniliyor.inandığı gibi yaşamak isteyenleri yobazlık itham ediyorlar.oysa yobazlık hocamızın anlattığı gibi bütün yeniliklere faydalı şeylere karşı olmak hurafeler cahillikleri savunmaktır direnmektirMüslüman ilme tekniğe karşı olamaz.ilim hikmet müminin yitigidir nerde bulsa alır buyurur efendimiz. Bir şey eskisidir diye kötü olamaz yenidir diye de iyi olmayacağı gibi diyor hocamız çok haklı. Hz peygamber cahiliye döneminde mekke de kurulan hilful fudul adlı faydalı cemiyeti övmüş bugünde olsa katılırım demiştir. Ne geçmişin hurafelerine batıl adetlerine bağlı kalacak ne de geleceğin zararli ahlâk dışı adetlerine sarilacagiz. Yeniliklere açık ama geçmişi de inkâr etmeden kuran ve sünnet yolunda ilme tekniğe açık yurumeliyiz. Bu güzel yazı için hocamıza teşekkür ederiz.