
USULSÜZ VUSUL OLUR MU?
Vusul, bilindiği gibi “ulaşmak, erişmek”, usul ise bir amaca ulaşmak için izlenen doğru ve düzenli yol, yöntem” demektir. Bunun içindir ki Şeyh Edebali, “İlim bil, irfan bil, söz bil. İkram bil, kural bil, doyum bil. Usul bil, adap bil, sınır bil. Yol bil, yordam bil. Hâl bil, ahvâl bil, gönül bil.” Tavsiyesinde bulunur.
Şah İsmail Hatâyî ise
“Bir usul bilmez insan elinden
Usul ağlar, erkan ağlar yol ağlar,
Bülbülün figanı gonca gülünden,
Bülbül ağlar diken ağlar gül ağlar,
Usul erkan bilmez nadan elinden.” Diyerek usulsüzlüğün yanlışlığına ve zararlarına dikkat çeker.
Nitekim atalarımız da yaşadıkları acı tecrübelerin ve çektikleri sıkıntıların da etkisiyle olmuş olacak ki “Vusulsüzlüğümüz, usulsüzlüğümüzdendir” sözünü söyleme ihtiyacı hissetmişlerdir. Bunun içindir ki “Usul, esasa mukaddemdir /usul, esastan önce gelir” kaidesi, başta hukuk ve ilim olmak üzere hayatın her alanında büyük önem arz eder. Dolayısıyla yaptığı işin usulünü bilenler, her zaman başarılı; bilmeyenler ise başarısız olmuşlardır.
Diğer bir ifade ile insan veya bir toplum, istediği ve arzu ettiği bir şeye kavuşamıyorsa bunun en önemli nedenlerinden biri de o kişinin veya toplumun yapacağı işin usul ve erkanını bilmeyişindendir. Çünkü “Usul, bir işin veya bir düşünce sisteminin temelini oluşturan ilke, yöntem ve kralları ifade eder.” Bu kuralları bilmeyen insan, vasıl olacağı yere giden yolu bilmeyen ve sürekli dolaşıp duran acemi şoföre benzer. Nitekim yolu bilenle, bilmeyen bir olmadığı gibi, yapacağı işi bilenle bilmeyen de bir olmuyor.
Yıllarca önce bir makalede Batı toplumlarının işlerini satranç, Doğu toplumlarının ise tavla oyunu gibi yaptıklarını okumuştum. Makalede kast edilen İslâm toplumlarıydı. O zaman bu ifadenin ne anlama geldiğini pek fark edememiş olacağım ki, yıllar geçtikçe fark etmeye başladım ve bu mukayesenin de yanlış ve abartılı olmadığını anladım. Bu iki oyun arasında ne fark vardı? Bilmiyordum, anlamak istedim ve araştırdım.
Edindiğim bilgiye göre, satrançta oyun kurma vardı, tavlada ise yoktu; atılan zara göre oyun kuruluyordu. Satranç oyununda oyuncu, maharetine göre birkaç el sonrasını görme ve tahmin edebilme imkânı elde ederken, bu tavlada mümkün değildi. Bu iki oyun tarzının bize verdiği mesaj; hayatını ilkeli, kurallı, planlı ve programlı yaşayanlar, her zaman tesadüflere ve rastgele yaşayanlara göre daha başarılı olduğudur. Nitekim Batı’nın başarısı, İslâm aleminin başarısızlığı, acizliği ve perişanlığı da buradan kaynaklanmaktadır.
İslâm aleminde yaşanan gerçeklik de bunu gösteriyor. Nitekim İslâm aleminde çoğu Müslümanın deprem ve sel gibi tabiî olgularla veya hastalık gibi sağlık sorunlarıyla karşılaşmadan önce her hangi bir tedbir almadıkları, olabilecek olumsuzlukları önceden tahmin ederek çözüm aramadıkları, ancak olay meydana geldikten veya iş işten geçtikten sonra çözüm aramaya başladıkları görülüyor. Bunun da nedeni, genelde Müslümanların okumaya, araştırmaya ve araştırma yöntemlerine olan ilgisizliği ve buna bağlı bilgisizliği, bilinçsizliği ve basiretsizliğidir. Dolayısıyla da uzun vadeli düşünme yeteneklerinin gelişmemesi, “Bir şey olmaz” anlayışına ve zihniyetine sahip oluşlarındandır.
Her konuda rehber olan Kur’an’ın bu konuda da bize rehberlik ettiği görülüyor, ama çoğu Müslüman bunu bilmiyor. Zira onu anlamak için okumuyor. Bu nedenle de onun genel muhtevasından ve tenzilinden, yol gösterici ilke ve kurallarından ve verdiği önemli mesajlardan haberdar olamıyor. Anlamak ve verdiği mesajlardan haberdar olabilmek için anlama usullerini de bilmek gerekiyor. Zira usulsüz bir anlamada, doğru ile yanlışın ayırt edilemediği, çoğu zaman bu tür anlamaların zandan ibaret kaldığı; bunun için de fıkıh usulü ve tefsir usulü gibi ilim dallarına ihtiyaç duyulduğu ve bu ilim dallarına göre yapılan anlama faaliyetlerinin daha doğru bir anlamaya yardımcı olduğu ve katkı sunduğu biliniyor.
Verilen mesajlardan Kur’an muhtevasının amaç, tenzilinin ise araç olduğu anlaşılıyor. Diğer bir ifade ile onun muhtevası amaç/vusul ise, onun tenzili de araç/usul anlamına geliyor. Bu usul sayesindedir ki Hz. Peygamber, 23 yıllık süre içinde Kur’an’ın muhtevasını hayata yansıtabilmiştir. Şayet Kur’an, parça parça değil de bir kitap olarak indirilseydi, acaba İslâm fertleri ve toplumu bu kadar etkileyebilir miydi?
Kur’an, şayet birden inseydi, ihtiva ettiği hükümler de birden inmiş olacağından yeni Müslüman olacak kimselerin, bu hükümlerle de sorumlu olması zorunlu olacak ve bu da onlara çok zor ve ağır gelebilecekti. Mesela, Müslümanların sayıca az oldukları sırada cihat etmeleri gerekecek ve bu da İslâm’ın daha doğmadan yok olmasına sebep olacaktı. Nitekim Peygamberimiz’ in Bedir Savaşı’nda Cenab-ı Hakk’a, “Sana ibadet eden bir avuç insana yardım etmezsen, sana yeryüzünde ibadet edece hiçbir kimse bulamazsın” diye dua etmesi de bu gerçeği ifade ediyordu.[1]
Ayrıca böyle bir uygulama, tedriç ve kolaylaştırma kaidesine de aykırı olurdu ve bu da İslamiyet’in çabuk yayılmasına engel olabilirdi. Nitekim Buhârî’nin Hz. Aişe’den yaptığı bir rivayette, “Resul’e inen ilk sure mufassal bir sure olarak inmiştir. O surenin içinde cennet ve cehennemin hatırlatılması vardır. İnsanların kalbi İslam’a ısınınca, helal ve harama dair hükümler gelmiştir. Şayet ilk inen ayet, ‘İçki içmeyin!’ olsaydı, mutlaka onlar, ‘biz içkiyi terk etmeyiz!’ derlerdi. Ve yine ‘zina etmeyin!’ denilseydi, yine onlar, ‘biz zinayı asla bırakmayız!’ derlerdi”.[2] Sözü, bu usulü/ tedriciliği anlatmaktadır.
Cahiliye döneminde Araplar, tamamen maddeci bir hayat yaşamakta, hatta manayı da maddede aramakta idiler. Yani manası da maddeden ibaretti. Böyle bir yaşayış ve anlayış için de olan Arap toplumu, nazil olan ayetlerin mefhumlarını tam anlamıyla kavrayamıyorlardı. Çünkü zihniyetleri ve önyargıları bunu kavrayacak bir yapıda değildi. Kur’an-ı Kerim, onların içine düştükleri maddî hayat, maddî düşünce ve maddî Allah telakkisi ve tasavvurundan kurtarmak için öyle bir usul ve öyle bir üslupla geldi ki yirmi üç sene gibi çok kısa bir sürede şartlanmış bir toplumu, düştüğü bataklıktan kurtarıverdi.
Kur’an’ın getirdiği ve Hz. Peygamber’in de uyguladığı bu yöntem, maalesef tenzil sonrası dönemlerde dikkate alınmadı, dolayısıyla Kur’an bütünlüğünü hedefleyen bir düşünme ve anlama yöntemi yerine, ideolojilere dayalı bir anlama usulü tercih edildi, bu usulle yapılan Kur’an’ı anlama, bütünlükten yoksun parçacı bir anlayış ve yaklaşımla topluma yansıtıldı. Dolayısıyla bu durum, farklı farklı din yorumları ve algıları oluşturdu.
Nitekim günümüzde bu algıya bağlı olarak gelişen dindarlık anlayışı ve zihniyeti ile çoğu Müslümanın, bir taraftan ibadetlerini ihmal etmeme; Cuma günleri mesaj atma ve Cuma ve bayram namazlarını terk etmeme; kandil gecelerini ihya etme, bayram ziyaretlerine önem verme gibi ritüellere azamî özen ve ihtimamı gösterirken; diğer taraftan da şahsî çıkarları ve maddî menfaatleri için yalan konuştukları, insanları aldatmada sakınca görmedikleri, nefsanî arzu ve isteklerine boyun eğdikleri, hatta nefislerini tanrılaştırdıkları ve bu nedenle de rahatlıkla haram işledikleri ve kul hakkı yedikleri görülmektedir.
Bu zihniyete sahip kimi Müslüman da ikiyüzlülüğü, riyakârlığı ve gösterişi bir meziyet olarak algıladı, dinî kuralların şekline önem verdi, ama onun ruhunu yansıtan adalet, merhamet, doğruluk, dürüstlük, emanete riayet gibi ahlâkî değerleri önemsemedi ya da önemsemez göründü. Dolayısıyla bu kişiler, Kur’an’ın ruhundan ve özünden uzak, helal ve haram; doğru-yanlış; güzel-çirkin, iyi kötü ve dengele-i dengesiz ayırımı yapmayan seküler bir hayatı benimsedi. Bu da yıllar önce Ömer Hayyam’ın,
“Bir elde kadeh, bir elde Kuran;
Bir helâldir işimiz, bir haram.
Şu yarım yamalak dünyada
Ne tam kâfiriz ne tam Müslüman!”[3] diyerek hicvettiği bir Müslüman tipini oluşturdu.
Neticede Kur’an bütünlüğünü ve muhtevasını yansıtmayan usulsüz anlama faaliyetlerinin, Müslümanları birlik ve beraberliğe götürmediği, hatta parçaladığı ve tefrikaya düşürdüğü, dolayısıyla onları acizlik ve çaresizlikten; adaletsizlikten; çıkarlarını her şeyin önüne koymaktan; kul hakkı yemekten, kısaca haramlardan kurtararak takvalı bir dinî hayata ulaştıramadığı görülüyor.
Prof. Dr. Celal Kırca
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Beyrut, tarihsiz, 2/279.
[2] Buhârî, Sahîh, Fezâilü’l-Kur’ân, 6.
[3]Ömer Hayyam, Dörtlükler, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul 2015, s. 31.
ÇEKMEKÖY KAYMAKAMI ÖMER BİLGİN’E ANLAMLI ZİYARET Çekmeköy Eğitime Destek Platformu Başkanı Selamet Aygün ve Platform…
Zelenskiy'den Kritik Uyarı: Rusya, Kuzey Kore Desteği Olmadan Savaşamaz Hale Geldi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir…
KURTULUŞ KURUNTULARLA DEĞİL, İMAN VE AMELLE MÜMKÜNDÜR “Kurtuluşa ermek ne sizin ne de Ehl-i kitabın…
HAYATIN SERMAYESİ GÜVENDİR “Kişiyi nasıl bilirsin? — Kendim gibi” sözü, imanın, emanın, emniyetin, emanetin, güvenin,…
Yüzlerce Çocuk “Hayat Namazla Güzeldir” Programında Buluştu Bursa’da Peygamber Sevdalıları Derneği tarafından düzenlenen “Hayat Namazla…
İNSANIN CEVHERİ VE KEMAL YOLCULUĞU: BEŞERİYETTEN İNSANİYETE ONTOLOJİK BİR ANALİZ 1. Giriş: İnsanın Ontolojik Konumu…
View Comments
Teşekkür ederim hocam.
Bu müslümanların kahir ekseriyetinin usul bilmezliğ neden kaynaklanıyor.Olacak olan şey olur mantığıyla hareket etmek,işi akışına bırakmak,tesadüflerin hayatımızda daha çok yer alması nedendir acab.Çokmu kaderciyiz! veya kaderi yanlışmı anlıyoruz.İnsanın donanımının etkisi-etkinliği kaderin neresinde.Usul yol yüntem bilerek yol almanın çıktısı tevafuktur.Her şeye hazırlıklı olmak,hazır olmaktır.Sarsılmazsın sağlam durursun.Acılara zorluklara dayanıklı olursun.Her şeyi boş vermiş.işi akışına bırakmış hayatlar böylemi acaba.Çok sarsılırız.Olması gerekeni terk etmiş,olmaması gereken şeylerle uğraşırız.Yükü başkasının üzerine yıkar,hep başkasını eleştirir olumduz ne varsa suçu da başkasının üzerine yıkarız.Aktiğ müslümanmıyız! Yoksa pasif müslümanmıyız!İslamın neresindeyiz.Aynı vadiye doğru akan pınarlar dereler çaylarmıyız.Aynı vadide birleşen ırmakmıyız;yoksa tersine akan,işi yokuşa süren,ayrışan ayrıştıran bölük pörçük çölleşen,fosilleşen,vakamıyız! vahamıyız...!
Affen! hürmet ve saygılarımla hocam.
Eskiler usulsuz vusul olmaz derdi..bizde sakat bir mantık var. Niyetimiz iyi hedefimiz doğru ise her yol yöntem mubahtir. Anlayışı var.oysa meşhur sözdür cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşelidir.. hz peygamber efendimiz müminin ferasetinden sakının o Allah in nuruyla bakar buyurmuş. Mümin sadece baktığını gören değil onun arkasını en gerisini gören hesaplayandir.usulsuz şekilde vusule sonuca giden hüsrana uğrar. Tebliğ de usul vardır siz ne güzel izah ettiniz kuran bütün olarak gelse çok az kişi inanırdı. Zamanla usulu dairesinde Tebliğ edilince insanlar Müslüman oldu.kuranin inişinde de de bir usul ve siyaset var.
Bizi bu güzel yazınızla mustefid ettiniz şükranlarımızı sunuyoruz kıymetli hocam
selamlar değerli hocam, çok hoş bir iç eleştirisi oldu, genel algımız usulsüz ve metotsuz daha doğrusu hesapsız kitapsız iş yapma sanki bizlere has bir işe dönüşmüş gibi işlerimiz hep deneme yanılma ile yürüyor gibi, Göç yolda düzelir deyimi herhalde bizlere has bir anlayışın ifadesi olmuş, Eğer biz dünyada yaşıyor isek, dünya işlerinin olması gerektiği ne ise en doğru en verimli en faydalı en helal yolu nasıl olmalı nasıl yaşanmalı sorusunu sorup yanlışlardan ders alarak Hz peygamberin metodu ve doğallığı ile dünya ile ilgili işlerde kendi zamanın şartları neyi gerektiriyorsa en makul olanı tercih etme ve olması gereken ölçekteki hareketlerinden örnek almak ve ona göre kararlı tavır geliştirmek gerekiyor, Niçin yapamıyoruz niçin başarılı olamıyoruz sorusu veya kuran niye bir seferde gelmedi sorusu, Hz peygamber in Vahiy sürecinde yaşadıkları ve dönüşen toplum örneğine bakarak, Gayret göstermeden dirsek çürütmeden birden boyacı küpü misali olmuyor, Rahmetlik annem ''en kolay şey ekmek yemektir, o'nu da bir seferde yiyecek olsan boğulursun'' derdi, Değerli hocam güzel vurgulamalarınız ve tespitleriniz yol gösterici oluyor elinize kaleminize sağlık rabbim gayretinizi arttırsın hürmetler ederim.
Allah'ım yar ve yardımcınız olsun hocam.
Usül öğrenmek için de usül bilmek gerekir.
Değerli hocam,
Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir temel ilkesi doğrultusunda kaleme aldığınız makalenizde;
1.Kur'an'ın içeriği amaç ve ulaşılması istenen asıl olduğunu, 23 yıllık zaman sürecinde olaylara bağlı inzalinin usul olduğunu çok yerinde vurgulamışsınız. 1400 yıllık İslam Kültür Tarihi sürecinde bu temel ilkeye uyulmadığını; bir yerde müslümanların ve İslam dünyasının geri kalış nedeni olduğunu anlamama vesile oldunuz. Kur'an müslümanı değil de ucube bir müslüman dünyasının ortaya çıkışının gerekçesini sunmuş sunuz. Allah razı olsun.
2.ilahi iradenin; vahiyle amaçladığı, insanı eğiterek terbiye etme yöntemini: tedriciliği ortadan kaldırarak, kolaylaştırıcı olma özelliğimizi nasıl kaybettiğimizi örneklerle sunarak; bugün içinde bulunduğumuz çıkmaza işaret etmişsiniz.
Ömer Hayyam'dan sunumunuz; bu din benim dinim değildir söylemini geliştirenlere hak verici nitelikte...
Kurtuluş bugünkü anlayışı sürdürmekte değil, en kısa zamanda fabrika ayarlarına dönmede olduğu anlaşılmaktadır. Ferden ferde, cemaat halinde; tedricilik yöntemi kullanılarak insanımızla ilişkiyi geliştirmekten geçiyor. Aslında halkımız bunu uyguluyor. Ona rehberlik edenler düzelse; toplumumuz amaç değerlere kısa sürede kavuşacaktır.
Rehberliğiniz için teşekkürler Sayın hocam, kaleminize, zihninize sağlık, selam ve saygılarımla...