islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
33,0505
EURO
36,0314
ALTIN
2.563,73
BIST
11.064,85
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
31°C
İstanbul
31°C
Parçalı Bulutlu
Cumartesi Açık
32°C
Pazar Açık
32°C
Pazartesi Az Bulutlu
33°C
Salı Parçalı Bulutlu
34°C

Yaratıcıyı Newton Kanunlarına Hapsetmeye Çalışmak (2)

Yaratıcıyı Newton Kanunlarına Hapsetmeye Çalışmak  (2)

Özellikle son yüz yıldır İslam coğrafyası maruz kaldığı maddi yıkımlar ve Batılılar tarafından uygulanan kültür emperyalizminin etkisiyle ciddi bilim ve düşünce adamları yetiştiremedi. İndirgemeci yaklaşım eğitim hayatında da uygulanınca her fakülte sadece kendi işiyle meşgul, bütünden habersiz bir şekilde eğitimlerine devam etti. Ülkemizde din adına eğitim veren okullardaki hocaların -medreseler ve ilahiyat fakülteleri, bölüm başkanları ve dekanları da dâhil- çoğu fenni ilimlerin temel ilkelerini dahi bilmezler. Bugün ülkemizde geleneksel din ekolunu savunan ulema sadece dini bilgiler konusunda uzmandır. Oysa İslam dünyasında bugün kitaplarda görüşlerini okuduğumuz âlimler ilmi bir bütün olarak ele almış matematik astronomi felsefe ve ilahiyat konularının tümünde uzman kişilerdir. Bugün dindar bilim adamlarımızın çoğu da dini bilimler konusunda zayıftır. Felsefe konusuna gelince, ülkemizde bu alanda yetişen çok az sayıda dindar insan vardır. Oysa ulema, din bilgisi-felsefe-bilim üçgeninde kendini çok iyi yetiştirmiş, en azından o jargonu bilip anlayacak düzeyde olmalıdır. Böyle olmayınca dini konularda, âlimler tarafından verilen cevaplar tarihte verilen cevapların tekrarı olmaktan öteye çok gidemiyor. Gelenekçi kuşak söze “falancanın falanca kitabında falanca zaman söylediğine göre” diye başlıyor. Yani yeni sorulara ezber cevaplar. Böyle olunca da günümüz âlimleri her bir ayağı diğerinden farklı uzunlukta olan üç ayaklı tabure gibi en küçük bir etkide sallanıyor, üzerindekilerin de dengesini bozuyor. Günümüz münevverlerinin (!) içinde bulunduğu durum tam da budur.

Gelenekçi ekolun içinde bulunduğu durumu tespitten sonra yazımızın esas konusu günümüzde “bize Kur’an yeter” diyen ekolü incelemekle devam edelim. Yabancılarla ilişkilerini ve tarihi tartışmaları yazımızın konusu dışında tutarak Cemalettin Afgani ve Muhammet Abdüh ile başlayan, yaratıcıyı Newton fiziğine mahkûm etmeye çalışan, iktisadi geri kalmışlığımızı dine sonradan eklenen hükümlerle açıklamaya çalışan, İslam dünyasında bugün hatırı sayılır sayıda mensubu da bulunan bu ekolun temel yanlışları nelerdir?

1- Bilim algıları dogmatiktir. Hâlbuki Karl Popper’in dediği gibi bir şey tartışılıyorsa bilimseldir, tartışılmıyorsa dogmadır. Güya insanları hurafelerden kurtarırken, insanları zihni dogmaların içine sokmaya çalışarak beyinlerin kapitalist sistem dışında çalışmamasına hizmet ederler. Çünkü dogmatik bilim algısı kapitalizmin en büyük sömürü yöntemidir.

2- Evren algıları mekaniktir. Genellikle yaratıcının evrene müdahale etmediğine inanırlar. Özellikle kader anlayışlarında bu göze çarpar. Bir bahçedeki yaprakların her birinin sararma ve dökülme zamanlarının farklı olması onlar için müdahale değildir. Muhakkak bir bilimsel sebebi vardır. Ya da her an değişen hava durumunu görmezden gelirler. Bilim bir şeyi açıklayamazsa “henüz açıklanamadı ama bir gün mutlaka açıklanır” gözüyle bakarlar. Oysa kuantumla ilgili gelişmeler bize yaratıcının her an evrene müdahale ettiğini elektronların alt parçaçıklaının saniyede nerdeyse sayılamayacak kadar bir hızla var olup yok olduğunu evrenin Mevlananın da dediği gibi her nefes almada binlerce kez yenilendiğimi teyit etmiştir. Ayrıca elektronun hızı ve yeri meselesinde de belirsizliğin olduğunu belirtmiştik. Zaten Kuantum dünyası belirsizlik ve ihtimal dünyası.

3- Mucizeye inanmazlar çünkü batı mucizeye inanmaz.😊 Mucizeyi batılılar bir küçümseme meselesi olarak gördüklerinden güya onların doğuya karşı küçümseyici bakışları karşısında kendilerince içinde bulundukları zihni eziklikten kurtulmak için mucizeye karşıdırlar.  Hâlbuki mucize Allah’ın rahmetinin kullarda tecellisidir. Allah Azze ve Celle’nin “kullarım bana inansın” diye onlara gösterdiği merhamet eserleridir. Mucizenin inkârı, her işe rahmet sıfatıyla başlamamızı emreden Allah’ın rahmetine sınır çizerek Batı düşünceleri karşısında itibar sağlamaya çalışmaktır. Bu görüştekilerin bir çoğu, Hz. Musa’nın (as) Allah ile konuşmadığını, sekiz yılı dağlarda doğayla iç içe geçirdiğini, ömrü çölde geçmiş ve ilk defa Karadeniz’i gören bedevi gibi bitki örtüsüne ve diğer güzelliklere bakıp bayıldığını söylerler. Aslında bu da yukarıda dile getirdiğimiz iki yanlışın sonucudur.

4- Görmediklerine yani bilimin henüz keşfedemedikleri şeylere inanmazlar. Paradigmaları bu yönüyle materyalisttir. Bilim yer çekimini ispat ettiği için ona inanırlar, fakat henüz yerin ittiği maddeleri keşfedemediği için cinlere inanmazlar. Teville anlamı değiştirmeye çalışırlar. Yarın bilim yerin ittiği maddeleri yani eksi ağırlığı ispatlarsa ancak o zaman inanacaklar. Üstelik dünyadaki ciddi istihbaratların cinleri kullandığı aşikârken.

5- İrfanları yoktur. Âleme sadece akıl nazarıyla bakarlar. Allah Azze ve Celle’nin kalple ilgili ayetlerini görmezden gelirler. İlimle iman arasındaki ilişkiyi nasipten çok bir bağlantı katsayısı gibi algılarlar. Hz. Bilal Müslüman olduğunda kaç ayet inmişti? Hepimizin malûmudur ki çok az sayıda. Peki Bilal’deki iman Bilal’deki (ra) iman kiminle kıyaslanabilir? Âleme ilim nazarıyla bakarlar da irfan nazarıyla bakmazlar. Uyumadan önce ölürsem ağzım açık kalmasın diye çenesini bağlayan babaannem sadece üç beş ayet bildiği için onlara göre cahildir.

6- Ülkemizin geri kalmışlığını din anlayışımıza bağlarlar. Oysaki her hangi bir iktisat tarihi kitabını değil, arka kapağını ya da giriş kısmını okumak bile batının elde ettiği zenginliğin sömürdüğü ülkelerden aktardığı madenler ve kullandığı 30 milyon köle ile Amerika’ya giden Avrupalı serflerin Kızılderilileri öldürerek topraklarını gasp etmesi olduğunu anlamak için yeter de artar. Bir geri kalmışlık psikolojisi içinde Batının gelişmişliğini Batılının değerlerine bağlarlar. Hâlbuki aydınlanma dönemi ve sanayi devrimi sonrası düşünürlerinin çoğu, dönemin sermaye sahiplerinin himayesinde yazdıkları eserleriyle onların devlet karşısında ekonomik avantaj sağlamalarına yardımcı olmuşlardır. Bugün Batı değerleri yoktur, Batılı kapitalistlerin değerleri vardır. Bu gerçeği kavrayamadıklarından  Batı karşısında ciddi bir alternatif düzen arayışı yerine sadece gelenekle uğraşırlar.

7- Usulleri yoktur. Şia’ya karşı Sünni, Sünni’ye karşı Şiî,  tasavvufa karşı Vahhabî olurlar. Usul olmadan vusul olmayacağı için bu usul eksikliğinden dolayı kendi içinde anlaştıkları konular bile çok azdır. İtiraz ettikleri konular arasında da usul eleştirisi yoktur. Oysa her ilmin bir metodolojisi vardır. Tek usul akıl olunca birinin aklına yatan diğerinin aklına yatmaz.

8- Siyaseten İslam ümmetini esas alan anlayışlara genelde karşı oldukları için siyasi duruşları yanlıştır. Gelenekle savaşta pozisyonlarını kuvvetlendirmek adına siyasi tercihleri İslam ümmetinin yararına olmaz. Afgani’den bugüne istisnası olmakla beraber durum genelde böyledir. Tarih geçmişte de bugün de bunun örneklerini vermiştir, vermeye de devam edecektir. Ümmetçi iktidarlara karşı bu savaşları onları ve meydana getirdikleri cemaati yabancı istihbarat örgütleri için kullanışlı kılmaktadır.

9- Kendi fikirlerinde kibirlidirler. İlmî edepleri çok zayıftır. Birisi Ahmet bin Hanbel’e selam gönderir sevdiğini söyler sonra güya eleştirir, diğeri “bunu 1400 yıldır kimse demedi, ben buldum” der. Bir konuyu anlatırken kendi fikrinde olmayanları tahkir ederek konuşurlar. İlimde edep ve usul şudur ki bir konu hakkındaki değişik fikirlerde olan belli başlı âlimleri sayarsınız ve kime katıldığınızı delillerinizle beraber tevazu ile arz edersiniz. Lakin bunlarda usul genellikle, kimin hakkında konuştuklarını unutarak edebi aşmak şeklindedir. İrfanları olmadığı için edepleri de zayıftır. Bir seferinde Hz. Ali ile Hz. Aişe arasında yaşanan savaşta tarafların yanlışlarını anlatırken bir dostum bana şöyle dedi: “Dikkat et, bu konuştuklarını âlemlere rahmet peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) duysa üzülürdü”. İşte edep budur. Kim hakkında kime ne dediğine dikkat etmeli ilim ehli. Bu Hz. Meryem için de böyledir, Hz. Osman için de…

Bu listeyi uzatmak elbette ki mümkün. Yalnız şunu ifade etmeden geçmek istemiyorum, bu tür cemaatlere katılan çok sayıda hasbi kardeşim de vardır. Sözüm asla onlara değildir. Bu yazdığım eleştiriler bu akımı savunan öncüleredir.

Konunun sonunda baştaki fıkraya dönmek gerekirse, Batı aydınlarının yıllar önce keşfedip sonra yeni keşiflerle terk ettiği paradigmayı sanki yeni duymuş gibi bu güne taşımak ve onun etrafında bir takım ilmi tartışmalara girmek hem beyhude bir çabadır, hem de kimse kusura bakmasın iletişimin ve bilgiye ulaşma kaynaklarının olduğu bu günlerde bence epeyce de komiktir.

Hakan DEMİRCAN

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.