
YETKİSİZ SORUMLULUK
-Anne ve Baba, Öğretmen ile Usta Hakkının Ölümcül İhmali-
Bugün aile kurumunu temelden sarsan ve nesillerin çöküşünü hazırlayan en büyük kırılma, insanlığın bütün varoluşunda değişmez bir yasa olan “yetki–sorumluluk dengesi”nin modern hukuk düzeninde köklü biçimde bozulmuş olmasıdır.
Birincisi ve en önceliklisi şudur ki; işten ticarete, insan ilişkilerinden doğaya kadar her alanda geçerli olan bu denge, anne ve babaya yüklenen sınırsız sorumlulukla tamamen altüst edilmiştir. Çocuk, dünyaya adım attığı andan itibaren gıdasından güvenliğine, sevgisinden eğitimine kadar her şeyinden anne ve babası sorumludur ve bu sorumluluk, onların hayatı boyunca devam eder. Buna rağmen bugün yürürlükte olan kanunlar ve uygulamalar, dünyada benzeri az görülen biçimde, anne ve babaya neredeyse hiçbir yetki tanımamaktadır.
Böylesine sınırsız bir sorumluluğun karşısına konulan bu yok denecek kadar küçük yetki, yalnızca büyük bir adaletsizlik değildir; aynı zamanda hayırsız evlatların, meslek ve karakter sahibi olamayan gençlerin, insanlıktan nasibini alamamış yeni nesillerin çoğalmasına zemin hazırlayan temel sebeplerden biridir.
Bugün gerek iş ve ticaret hayatında gerek insanî veya İslâmî değerler bağlamında düzgün fertlerin yetişmemesinin en etkili nedenlerinden biri, anne ve babanın çocuk üzerinde en temel terbiye hakkının dahi ellerinden alınmış olmasıdır. Bir çocuk uyuşturucuya yönelse, fuhşa düşse, cinayet işlese yahut haysiyetsizlik ve sorumsuzluk içinde savrulsa bile hem topluma hem devlete karşı hukuken ve ahlaken sorumlu tutulan anne ve babanın “ona sadece bir tokat atma, haklı bir azarlamada bulunma, hatta üzerine kapıyı kilitleyip kötülüğe gitmesini engelleme gibi” en temel müdahaleleri dahi suç sayılmaktadır.
Sözde “şiddet karşıtlığı” adına, anne–baba ile çocuk, öğretmen ile öğrenci, usta ile çırak arasındaki bütün disiplin ilişkileri ortadan kaldırılmış; kötü gidişatı bir tokatla, bir yüksek sesle, bir sarsmayla durdurabilecek mekanizmalar yok edilmiştir. Buna karşılık, devletin sözde korumak istediği bu çocuklar, kötü yollara sapıp geri dönülemez noktaya vardığında; gözaltında işkence sayılabilecek zorlamalara, ters kelepçeye, coplamaya, biber gazına, hatta öldürmeye varan müdahalelere maruz kalabilecek bir hukuki zemine teslim edilmektedir.
Düşünülmeli ki:
Bizim şefkatle, kötülüğü engellemek için attığımız bir tokat mı daha ağırdır; yoksa polisin dur ihtarına uymadı diye çocuğun göğsüne, ayağına, hatta kafasına sıkma yetkisi mi?
Bizim çocuğumuzu sarsarak kendine getirme gayretimiz mi daha ağırdır; yoksa çocuğun uyuşturucuya, cinayete, terör örgütlerine yönelmesi mi?
Bugün kanunlar, çocuklarından yalnızca utanç ve zarar gören anne babayı tamamen yetkisiz bırakırken; avukatlardan psikologlara, bankalardan eğlence sektörüne kadar geniş bir kapitalist düzen, bu bozulmuş nesiller üzerinden para kazanmaktadır. Ne gariptir ki toplumun hiçbir alanında fayda üretmeyen yörüngesinden çıkmış gençlerden en çok zarar gören anne ve babalar olurken, aynı gençler birçok sektör için gelir kapısı haline gelmiştir.
Tüm bunlara rağmen, doğumdan ölüme kadar her türlü sorumluluğu taşıyan anne ve babaya çocukları üzerinde hiçbir hak tanımamak; onları bir tokat nedeniyle suçlu, bir kapıyı kilitlediği için “hürriyeti tahdit eden” fail saymak hem çocuğa hem aileye hem topluma hem de devlete yapılmış büyük bir kötülüktür. Bu, akıl ve mantıkla bağdaşmayan açık bir adaletsizliktir.
Burada iki ihtimal beliriyor: Bürokrasi ya bu hakikati göremeyecek kadar gafildir, ya da görüp de müdahale etmeyecek kadar haindir. Siyasi aktörleri bir kenara bıraksak bile, 150 yılı aşkın süredir memleketin ideolojik istikametini belirleyen bürokratik zümrenin bu çürümenin farkında olduğu ve projelerin uygulayıcısı konumuna geldiği kanaati güçlenmektedir.
Bu sebeplerle, İstanbul Sözleşmesi’nin tahribatını gidermek ve hakikatin gereğini yerine getirmek için “terbiye hakkı”nın mutlaka kanunlarda tanınması gerekmektedir. Terbiye hakkı, çocuğu sakatlama veya baskı altında tutma yetkisi değildir; babamızın, dedemizin, yüzyıllardır toplumumuzda uygulanagelen meşru sınırlar içindeki disiplin hakkının güncellenerek tanınmasıdır. Elbette sınırları çizilebilir, yargı denetimine bağlanabilir, kötüye kullanımı cezalandırılabilir. Fakat varlığı inkâr edilemez.
Aynı şekilde, anne ve babaya zor kullanma yetkisi de verilmelidir. Çünkü hiçbir devlet, her çocuğun başına bir polis dikemez; fakat yetki tanınırsa her anne baba doğal bir polis, doğal bir koruyucu olur. Bugün çocuğun en kötü yollara sapması karşısında anne babaya tanınmayan en küçük müdahale hakkı bile, devlete tanınan çok geniş yetkilerin yanında akıl almaz bir çelişkidir.
Yedikule surlarında işlenen vahşi cinayette gördüğümüz gibi, iyi niyetli anne babalar dahi, kanunların bağladığı elleri nedeniyle evlatlarını kötü yoldan döndürememektedir. Çocuğunun suç işleyeceğini bildiği halde onu yalnızca izlemek zorunda bırakılan anne babaların yaşadığı çaresizlik, sistemin çarpıklığını açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, toplumun huzuru, insanlığın selâmeti, kültürümüzün devamı ve nesillerimizin emniyeti için terbiye hakkı ve zor kullanma yetkisi, anne ve babaya mutlaka tanınmalıdır. Bu yetkinin sınırları da yargı organları tarafından içtihatlarla belirlenmelidir. Bununla beraber, yalnızca anne ve babaların değil, öğretmenlerin de öğrenciler karşısında içine itildiği acziyet ve çaresizlik göz ardı edilemez. Eğitim sürecinin sağlıklı yürüyebilmesi için öğretmene, tıpkı ebeveynde olduğu gibi, ölçülü bir terbiye hakkı ve gerektiğinde asgarî düzeyde zor kullanma yetkisi tanınmalıdır. Keza meslek öğrenimi ve esnaflık geleneğinin devamı bakımından, ustaların da çırakları karşısında aynı haklara sahip olmaları gerekir. Anne babaya ve öğretmene verilmesi gereken bu yetkinin, geleneğimizde köklü bir karşılığı olan usta–çırak ilişkisinde de tanınması, hem disiplinin hem de meslekî kültürün aktarımı için hayatî bir zorunluluktur. Bu mesele, bir gün bile geciktirilemeyecek kadar hayati bir meseledir.
Sosyolog Av. İLHAMİ SAYAN
İslami Haber ”MİRAT” – YouTube