islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
27,1418
EURO
28,9323
ALTIN
1.681,16
BIST
8.039,18
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Az Bulutlu
Pazartesi Az Bulutlu
26°C
Salı Az Bulutlu
25°C
Çarşamba Çok Bulutlu
24°C
Perşembe Az Bulutlu
23°C

YÜKSEK İSLÂM ENSTİTÜSÜ TALEBELİĞİM

YÜKSEK İSLÂM ENSTİTÜSÜ TALEBELİĞİM
03.08.2023
A+
A-

İmam Hatip Okulunun orta kısmını bitirme imtihanlarına okul dışından girerken hatırlayamadığım bir sebeple Yüksek İslâm Enstitüsü’nün Fındıklı’daki geçici binasına gitmiştim. O gün öğrencilerinden biri olamamanın ezikliğini/özlemini yüreğimin derinliklerinde duymuştum.

Rabbim yolumuzu açtı, biz de gayret ettik. Sonuçta, 1969 ‘un Sonbaharında, giriş imtihanı için Yüksek İslâm Enstitüsü’nün Bağlarbaşı’ndaki binasına geldim. Yalnızca Arapça imtihanına girdiğimi hatırlıyorum. Saygı duyduğum Ali Özek Hocamızın gösterdiği metni yalnızca doğru olarak değil, anlama göre vurgulayarak okudum… ve birinci olarak Enstitüye girdim. Müdürümüz Doç. Dr. Salih Tuğ’du.

Yüksek İslâm Enstitüsü talebeliği ile ilgili dağarcığımda pek bir şey yoktu. Mezuniyet albümümüz ve Metin Yurdagür gibi sadık arkadaşlarımın yardımlarıyla kalem oynatabildim.

Yazıp Yazmamada Tereddüd Ediyorum Ama…

İnsan yazıp yazmamada tereddüt ediyor ama gerçeği söylemem gerekirse birincilikle girip birincilikle bitirdiğim Yüksek İslâm Enstitüsü talebeliği beni pek etkilemedi. Mevcut bilgi ve bilincimi de beklediğim ölçüde geliştiremedi. Çünkü orada din adına bir çok şey vardı ama İslâm Dîni’nin omurgasını oluşturan Kur’ân’nın ruhu yoktu. Kur’ân ile bağlantılı Sünnet de yok gibiydi. Ahval-i Şahsiyye, iktisad, mîras ve ceza sistemleri gibi konuları muhtevi İslâm Hukuku ise araştırma mevzuu hatta söz konusu bile değildi. Okunan derslere bakıldığında bu gerçek görülür:

(Siyer ve İslâm Tarihi, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Almanca, Din Psikolojisi ve Pedegojisi, Tasavvuf Tarihi, İslâm

Ülkeleri Coğrafyası, Sistematik Felsefe, İslâm Felsefesi, İnkılab Tarihi, İslam Türk Medeniyeti Tarihi, Dinler Tarihi, Kelam ve İslâm Düşüncesi, Kur’an Tilaveti, Fıkıh ve

Usulü Fıkıh, Hadis ve Usulü Hadîs ve okunan birkaç sûreden ibaret Tefsir…)

Hulâsa edersek Yüksek İslâm Enstitüsü İslâmî çizgide hayata değil, tarihe yönelik olup İslâmî ilimlerin tarihinin tedris edildiği bir kurumdur. Üstelik bizim dönemimizde bir kaçı hariç hoca bakımından da son derece fakirdik.

Üstelik okutulan derslerin kitapları olmayıp 20-30 sayfalık ders notları vardı.

Üç Vasıta İle Gelebiliyordum

Benim durumum özeldi, çünkü ben Enstitü’ye Kasımpaşa’dan üç vasıtayla ve genelde geç geliyordum. Derslerin bitiminde hemen beş çocuklu evime veya Süleymaniye Camii’ndeki görevime dönüyordum. Bırakınız hocaları, sınıf arkadaşlarımla bile ilişkilerim sınırlıydı. Daha da önemlisi dersler bana muhtaç olduğum bilgileri kazandırmadığı, ufkumu açmadığı ve hedef göstermediği için ben kendimi özel okumalarla yetiştirmeye çalışıyordum. Süleymaniye Camii Hatipliğim ve her hafta yeni bir hutbe yazma amacım da beni dersleri dinlerken bile hutbem için çalışmaya sevk ediyordu.

Hayata Taşınması Suç Olan İslâm Öğretilebilir miydi?

İslâm’ı bütünlüğü içinde talep etmenin örneğin milletimiz aleyhine sömürüye çanak tutan ekonomik düzenin, sosyal adaleti emreden İslâmî temellere döndürülmesine ilişkin girişimlerin bile Anayasal suç (Madde 24) olmakta devam ettiği Ülkemizde Yüksek İslâm Enstitüsü’nü / İlahiyat Fakültelerini kuran iradenin amacı İslâm olabilir miydi? Bilvesile ifade edeyim, İlahiyat Fakültelerini değil iki, on katına çıkarsanız bile Türkiye’de toplumun ahlaken olsun İslâm’a yönelmesi ve evrilmesi mümkün değildir. Çünkü dün olduğu gibi bugün de müfredat İslâm’ı öğretici ve rûh aşılayıcı nitelikte değildir.

Ben talebeliğim döneminde de Yüksek İslâm Enstitüsü’nde okunan derslerin yetersizliğini görüyordum. Bir ikisi hariç Hocaların alanlarındaki kifayetsizliğini ve daha da önemlisi amaçsızlıklarını da izliyordum. Bu sebeple diplomanın dışında beklentim de yoktu.

Tespitlerimizin doğruluğunun kanıtı, Diyanet İşleri Başkanlığının Yüksek İslâm Enstitüsü / İlahiyat mezunu görevlileri için Haseki Eğitim Merkezi’ni kurup kırk yıldan beri işletmesidir. Gerçi Diyanet de, onun yönettiği Haseki de jakoben laiklikle çevrili özel amaçlı bir kurumdur ya…İslâm’a çöken bu ne gurbettir Rabbim!

Yüksek İslâm Enstitüsü Değil de Medreseler mi?

Yukarıda yapılan açıklamalardan, Kur’ân ve Sünnet’in uzağında, asırlar öncesinin birbirine zıt görüşlerinde, amaçsız olarak güncele ışık arar gibi görülen genel kültür yoksunu medreselere onay verdiğimiz anlamı çıkarılmasın.

Bu tespitlerden sonra, eğitim süreci olan dört yıl boyunca, derslerde hayatla ilgili bir tek konuda bile tartışıldığına tanık olmadığım kaydını koyarak ifade edeyim; hatıra olarak anlatılacakların kişisel bazı anılar olmaktan öte bir anlam taşıyamayacağı açıktır. Ama biz mesaj yüklemeye çalışarak bazı anılarımıza değinelim.

Arkadaşlarım ve Irkçılık Tezahürleri

Yüksek İslâm Enstitüsü’nde ilk karşılaştığım olgu ırkçılık oldu. Görebildiğim kadarıyla doğu kentlerinden gelen Kürt kökenli öğrenciler kimliklerini açıkça ortaya koyamazlardı. Koymamalıydılar da. Ama özellikle bizim sınıfımızdaki bazı öğrenciler açıktan Türkçülük yaparlar, dolaylı olarak doğulu öğrencileri tahrik ederlerdi. Bunun doğru olmadığını, bizim ırkçılık barajını aşmamız gerektiğini bıkmadan açıklar, denge unsuru olmaya çalışırdım. Sınıfımızdaki Kürt asıllı Ömer Yıldız ve Mevlüt Kaya gibi öncü görülenler bile açıktan savunmaya geçemezlerdi. O dönemde Mevlut Kaya ırkçılığı da aşan sosyalist bir tipti. İslâmî ilkelerden hareketle hazırladığım ve Süleymaniye Camiinde sunduğum sosyal adaleti içeren hutbelerimi kendisine okuduğumda “bu düzen seni nasıl susturacak merak ediyorum” derdi.

Pek haksız da sayılmazdı.

Hocalarımızla Anılar

Necla Pekolcay ve Su Kasîdesi

Hocalarımızdan Necla Pekolcay kendi hazırladığı kitaptan İslâmî Türk Edebiyatı metinlerini okur/okuturdu. Başı örtülü değildi.

Hanımefendi tavırlı olduğu için ben kendisine saygı duyardım. Bir derste Fuzulinin Su Kasîdesi’ni işlemişti.

Bu kaside beni derinden etkiler. Ezberlediğim bir beyti, yarım asırdır hâlâ belleğimdedir:

Dest-bûsı arzûsiyle ger ölsem dûstlar

Kûze eylen toprağım sunun anunla yâre su

* Dostlarım, (eğer) sevgili olan Peygamberimiz Hz.Muhammed’in elini öpme arzusuyla ölürsem, toprağımdan yapacağınız testiyle ona su verin ki elini öpmüş olayım.

Kasîdeyi açıklarken benim gibi Necla Hanımın da gözleri dolu dolu olmuştu.

Ömer Çam ve Derse Geç Kalışım

Ömer Çam müdürümüzdü. Diplomamda onun ismi vardır. İslâmî ihtisası yoktu. Alanı farklıydı. Anlatımı heyecan yüklü duygulu bir hocaydı. İlk derste bizim sınıfa gelirdi. Ben her gün evimden yürüyerek Kasımpaşa’nın merkezine, oradan dolmuşla Karaköy’e, Karaköy’den vapurla Kadıköy’e, Kadıköy’den dolmuşla Bağlarbaşı’na, yani üç vasıtayla okula gediğim için genelde ancak ders başladıktan sonra derse girebilirdim. Koca Süleymaniye Cami İmam hatibiydim ama geç kaldığım için kendimi suçlu hisseder, hocadan utanırdım. Yaşadığımız dönemde böylesi duygular kaldı mı bilmiyorum.

Mezuniyet İmtihanından Bir Anı

Sınıf geçme imtihanlarında olduğu gibi mezuniyet imtihanında da bazı talebelerin arka sıralara çekilerek yardımlaşma zemini oluşturdukları cümlemizin malumudur. Hamdolsun biz derslere çalıştığımız için böylesi bir ihtiyaç duymadık. Mezuniyet imtihanlarında gelir, hocaların yanı başındaki sırada yerimi alırdım.

Bir imtihanda ikinci bir kâğıt almak istediğimde, müdürümüz Ömer Çam Hocamıza “Bir kâğıt daha lütfeder misiniz hocam!” dedim. ‘Bu ne güzellik ve incelik efendim,’ deyip mutluğunu izhar etmişlerdi.

Kaybettiğimizin bile farkında olmadığımız değerlerimizin başında galiba zerafetimiz ve ince ruhluluğumuz gelmektedir. 

Ömer Kirazoğlu ve Coşkusu

Sanat Tarihi Dersine gelen Yüksek Mimar-Mühendis Ömer Kirazoğlu Hoca da coşkulu adamdı. Umumiyetle toplumsal meseleler üzerinde heyecanlı konuşmalar yapardı. Dersini anlatmaya fırsat bulabilir miydi, hatırlayamıyorum. Hoca, sanat tarihi bilgisinden çok galiba bilinçlendirici konuşmalara daha fazla ihtiyaçlı olduğumuza inanmıştı.

Bir dersindeki anlatımını, yazılarıma ve konuşmalarıma konu edinmişimdir. Açıklayayım:

Rahmete Vesile bir Hatıra

Sanat Tarihi Hocamız merhum Ömer Kirazoğlu, genel konulara yönelik sohbetlerinin birinde bir hatırasını şöylece nakletti:

Kendileri İstanbul’umuzun büyük camilerinden birinin -muhtemelen Süleymaniye Camiinin- restorasyon çalışmalarını yürütüyor idi. Bir gün dönemin NATO Başkomutanı, bu ünlü camimizi ziyarete gelir. Bir köşede koruma altında bulunan ve bir hat yazısını içeren tabloya gözü takılır ve sorar. Nedir bu tablodaki yazının içeriği? Merhum hocamız, bu tablonun, aziz Peygamberimizin bir sözünü içerdiğini ve anlamının da şöylece olduğunu aktarır:

Sizden biriniz nefsi için istediğini mümin kardeşleri – dahil diğer insanlar- için istemedikçe gerçek müslüman olamaz.”

Bu açıklamadan sonra NATO Başkomutanı bir an duraklar, düşünür ve şu sözleri söyler:

Yeryüzündeki bütün anayasaları kaldırsak, bütün yasalar ilga edilse, fakat yalnızca bu sözü hayatımıza hakim kılabilsek, insanlar arasında adaleti ve mutluluğu sağlayabilirdik.

Mustafa Runyun Asalet Timsaliydi

Mustafa Hocayı şimdilerde Ali Ulvi Kurucu üstadın hatıralarından daha iyi tanıyabildikse de talebeliğimizde sevdiğim bir hocaydı. Tam bir beyefendiydi. Asalet timsaliydi. Umur görmüş insandı. Bildiğim kadarıyla Ezherliydi. Hacı Bayramda hatiplik yaptı. Milletvekilliği de yapmıştı. Bize Arapça dersine geldi. Muallimlik ayrı bir iş olsa gerek. Ben yararlandığımı pek söyleyemem. Belki de eksiklik bendeydi.

Hocamızın metoduna uyum sağlayamamışımdır. İmam Hatip olduğum dönemde bir Ramazan gecesinde Süleymaniye Camiine geldi. O gece teravihi Kaaf suresini okuyarak kıldırmıştım. Hocamızı ön safta görünce pek mutlu olmuştum.

Zeki Canan ve Bilgiç Tavırları

Yanılmıyorsam Ömer Çam’dan önce müdürümüzdü. Bize de İslâm Tarihi’ne geldi. Herhangi bir yüksekokul tarih hocası gibiydi. Bu ve benzeri hocalar için İslâm daha çok bir tarih konusuydu. Onu bir hayat düzeni olarak algılamak ve algılatmak gibi meseleleri yoktu. Üstelik, belki de bilmeden ve amaçlamadan bilinç köreltici tavırlar sergilerlerdi.

Bir derste “Kardeşim! Konu mu yok? İslâm’ın İman esaslarını anlat. Allah’ı tanıt. Toplumsal düzenle ne sorunun var?” türünden laflar etti. Bana mı duyuruluyordu bilmiyorum. Hutbeleri ile İslâm’ı toplumsal bir düzen olarak anlamaya ve anlatmaya çalışan ben, kendimi bu sözlerin muhatabı gördüm. Söz alarak şöyle dedim:

– Biz Allah’ı tanıtmak için onun koyduğu yasaları; emirleri ve yasakları anlatmaya çalışıyoruz. Biz Allah’ı öğretmek için Ona ortak koşulmaması gerektiğini beyan ediyoruz. Bunun için de İslâm ile çelişen kişi, ilke, yasa ve kurumların İslâm’a alternatif görülmemesi uyarısında bulunuyoruz. Özetlersek biz İslâm’ın İman esaslarını anlatabilmek için toplumsal mevzulara değiniyoruz.

Allah rahmet eylesin.

Mehmet Sofuoğlu ve Eleştirim

Kur’ân ve Sünnet çizgisi ölçü alındığında İman sorunu olan hocalar vardı. Mehmet Sofuoğlu ise akidesi sağlam hocalarımızdandı. Bize Tefsire geldi. Celaleyn’den okuturdu. Tefsir dersinin Arapça dersinden bir farkı yoktu. Örneklendireyim; sınıf geçme imtihanında hocamızın yanında Bekir Topaloğlu da vardı. Ahzab sûresinin ilk üç ayetini okuttular. Doğru okudum ve pekiyi derece ile geçtim. Ahzab süresinin içeriğinden bir şey sorulmadı.

Bir gün hocanın odasına gittim. Hocam Tefsir dersinin Kur’ân ile bir rabıta kurdurması gerekmez mi? Düşünceyi sağlamayan ve amele yönlendirmeyen tefsir dersinin ne anlamı ve faydası olabilir, dedim.

Hocamız bir cevap veremedi. Veremezdi de. Aslında yapılması gerekeni ben de bilmiyordum. En azından problemi tespit edebiliyor ve dile getiriyordum. Hocamız sorumuzu geçiştirdi, ilgililer olarak hâlâ daha geçiştirmeye devam ediyoruz. 2019 yılında bile İlahiyatlarımız Kurân’ın ciddi bir mealini okutmadan mezun veriyor. Kur’ân’ı tanımayan İlahiyat mezunları İslâm adına problem mi çözer, problem mi oluşturur?

Muhammed Tanci / Bekir Topaloğlu ve Derse

Katılamayışım

Muhammed Tanci’nin ciddi bir ilim adamı olduğuna ilişkin rivayetlerde ittifak vardır. Hocamız Kelam ve İslâm Düşüncesi dersine gelir, Arapça olarak anlattığı dersi asistanı olan Bekir Topaloğlu hocamız tercüme edermiş. Edermiş diyorum, çünkü ben bu dersleri dinlediğimi bir türlü hatırlayamadım. Arkadaşlarım yanılmadığına göre galiba bu dersimiz genelde benim okula gelemediğim Cuma günlerindeydi. Tam istediğim dersti. Ondan da nasip alamadık.

Bekir Topaloğlu hocamızla ile ilgili olarak, bu kitabımızın Etkilediğim ve Etkilendiğim Kişiler bölümünde ‘Bekir Topaloğlu ve Uyarıları ‘ başlığı altında bilgi vereceğiz.

Dîni Mûsiki Dersi

2000’lerde İslâm ve Mûsikî başlıklı uzunca bir makale yazacaktım ama Y. İ. Enstitüsü talebeliğimde mûsikiye ilgim çok azdı. Düşünüyorum da mûsiki ile biraz daha ilgilenmiş olsaydım, âhiret hayatıma zarar vermeden kültürel zevkimi ve estetik anlayışımı çeşitlendirerek artırmış olabilirdim. Çünkü sanat müziğinin güfteleri de, kulaktan gönüle yansıyan nağmeleri de mubah türdendi.

Fatih Altaylı’nın Şarkı Sözleri Programı

19 Haziran 2002 tarihinde yapacağı Teke Tek program için Fatih Altaylı’dan davet aldım. Konu cinsel içerikli şarkı güfteleriydi.

Kendimi programa hazırlamak için gittim Beyazıt’taki Sahaflar’dan bir Şarkı Antolojisi kitabı aldım. 1500 kadar şarkı güftesini/sözlerini inceledim. İnanınız son devirlerde yazılan ve Şirk içeren birkaç güfte dışında İslâm açısından sakıncalı güfte görmedim. O programda Aziz Peygamberimizin adını andığımda, katılımcılardan Nadide Sultan elini göğsüne götürünce gönül tellerim nasıl bir mızrablandı anlatamam, programda hüngür hüngür ağlamaya başladım. Benimle birlikte Nadide Sultan da ağlayınca Fatih Altaylı donakaldı.

Necdet Aker Hoca ve Hüseyin Sebilci

Babamın yaptırdığı camide ilk müezzinim Celal Yılmaz’dı. Celal ağabey sonradan mevlidhan olarak ünlendi. Tekke adabı ile yetişmiş ünlü bir bestekâr, gazelhan ve mersiyehan olan merhum Hüseyin Sebilci’ye talebe oldu ve onun yerini aldı. Celal ağabey vasıtasıyla tanıdığım ve “Gece gündüz döne döne istedim Hakdır benim” ve “Gül yüzünü rüyamızda görelim Ya Resulellah” gibi bestelerini çokça terennüm ettiğim Üstad Sebilci’yle görüşürdüm. Üstat tekke kökenli olup kadîm usulde eğitim aldığı için nota bilmezdi.

Birgün nasılsa Sebilci’den müzik hocamız Necdet Aker’e söz ettim. Yakından ilgilendi ve “Onunla tanışmak ve eserlerini notaya almak isterim” dedi. Merhum Sebilci’yi alıp Enstitüye getirdim, Hocayla tanıştırdım ve beraberce sınıfa girdik ve Sebilci merhuma birkaç eser okuttuk. Sonrasında ne oldu hatırlamıyorum.

Talebeliğimizde böylesi hatıralarımız da oldu. Ölenlerimize rahmet olsun. Rabbim bizleri Cennet mûsikisi ile nimetlendirsin.

İmam Hatip Neslinin Büyük Başarıları

Benim yaptığımı tespitler, acıdır ama hakikattir. Böyle olmakla birlikte, Yüksek İslâm Enstitüsü mezunlarını da içine alan İmam Hatip nesli Allah’ın lütfuyla büyük işler başarmıştır.

İslâm’ın iman esaslarına inanan bir aydın zümre oluşmuştur. Bunlar Ülkemizin her alanında vardır. Muhtar olma hakkı ile tanınmazken Cumhurbaşkanlığı dahil bütün yönetim kademelerine gelmişlerdir. Ekonomik alanda yatırım sahibidirler. Temel Kur’ân ve Sünnet Kaynakları başta olmak üzere pek çok ilmi eser tercüme edilmiş, binlerce eser de telif edilmiştir. Böylece mazimizle kesilen kültürel bağlar örülmeye çalışılmıştır. Binlerce tarihi eserimiz de onarılmıştır. Onların çalışmalarıyla Ülkemizin çehresi değişmiştir.

Bütün bu müsbet gelişmelere rağmen toplumu İslâm’a yönlendirme bilgisi ve bilinci gereğince verilemediği için köktenci atılımlar yapılamamıştır. Sistemi, halkın demokratik talepleri doğrultusunda değiştirme atılımları içine girilemediği gibi sistemle aynileşme sürecine girilmiştir.

Özgür Bırakılmadık

Ötekileştirici, dışlayıcı Jakoben laik düzen önleyici tedbirleri almış, bu cümleden olmak üzere İmam Hatip, Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyatların müfredatları İslâm’a geçit vermeyecek şekilde yapılandırılmıştır.

Yüksek İslâm neslinden olup hatıralarını yazan Prof.Dr. Celal Kırca kar deşim, Bir Nesle Mensubiyetin Hikâyesi isimli hatıratında (Sh. 190) kendisiyle görüşüp kapatılan İmam Hatip orta kısımlarının yeniden açılması için yardım istedikleri Ali Sohtorik’in verdiği cevabı nakleder. Cevap şöyle:

– Ben bu (kapatma) kararını alanları alkışlıyorum. Size bu tahsil yeter de artar bile. Az okuyunca saçma sapan şeyler söylüyorsunuz. Fazla okuyunca da Şerîatçi oluyorsunuz .

Ülkemizin büyük armatörlerinde biri olup, Erdal İnönü’nün de kayınpederi olan Ali Sohtorik’in cevabı, egemen olagelmiş zihniyeti yansıtır. Anlatmak istediğim hakikat de budur. Daha açık bir anlatımla halkın talepleri karşısında açılmaları engellenemeyen Yüksek İslam Enstitüsülerin / İlahiyatların müfredatına müdahale edilmiş, hayata yön verici İslâm’a geçit vermeyecek biçimde şekillendirilmiştir.

Peki siyasi iktidarlarımız bu gerçeği görüp niye müdahale etmemişlerdir. Sebebini bilemem ama, etmek istediklerinden emin değilim.

Gayemiz Rabbimize güzel kul olmaktır.

(DEVAM EDECEK)

YARIN: BOLU’DA TÜRKİYE MERKEZİ CAMİİ İMAM HATİPLERİ KURSUNA KATILIŞIM

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.