islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,1648
EURO
53,9432
ALTIN
6.056,88
BIST
13.976,68
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
33°C
İstanbul
33°C
Açık
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Parçalı Bulutlu
30°C
Pazartesi Açık
31°C
Salı Parçalı Bulutlu
32°C

Zalime Verilen Mühletin Hikmeti: Dünya Mahkeme Salonu Değil, İmtihan Yurdudur

Zalime Verilen Mühletin Hikmeti: Dünya Mahkeme Salonu Değil, İmtihan Yurdudur

Zalime Verilen Mühletin Hikmeti: Dünya Mahkeme Salonu Değil, İmtihan Yurdudur

Giriş

İnsanlık tarihi, Hz. Âdem’den günümüze kadar hak ile bâtılın, adalet ile zulmün kesintisiz mücadelesine sahne olmuştur. Asırlar boyunca nice Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar ve Ebu Cehiller gelip geçmiş; buna karşılık peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salih müminler de hak ve adalet mücadelesini omuzlamışlardır. Tarihin değişmeyen kanunu şudur: Zulüm zaman zaman güç kazanmış görünse de hiçbir zaman ebedî olmamış; hak ise kimi zaman zayıf görünse de sonunda mutlaka galip gelmiştir..

Bununla birlikte her devirde vicdan sahibi insanların zihnini meşgul eden önemli bir soru vardır:

“Allah Teâlâ zalimlere neden mühlet veriyor? Madem O, mutlak adalet sahibidir; öyleyse zulüm neden devam ediyor? Masum çocuklar neden öldürülüyor? Mazlumlar neden yıllarca acı çekiyor?”

Bugün bu soru, Bosna’da yaşanan soykırımın hatıraları karşısında da sorulmuştur; Gazze’de kadınların, çocukların ve yaşlıların dünyanın gözleri önünde katledildiği günlerde de aynı yakıcılıkla sorulmaktadır. Doğu Türkistan’da, Suriye’de, Arakan’da ve yeryüzünün başka mazlum beldelerinde yaşanan acılar da aynı soruyu yeniden gündeme taşımaktadır.

İlk bakışta insan vicdanını derinden sarsan bu sualin cevabı, dünya hayatının mahiyetini doğru anlamakta gizlidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in öğrettiği dünya tasavvurunda bu hayat, ilâhî adaletin bütün yönleriyle tecelli ettiği son durak değil; insanların imanlarının, iradelerinin ve amellerinin sınandığı geçici bir imtihan yurdudur.[1]

Eğer dünya, her amelin karşılığının anında verildiği bir mahkeme olsaydı, hiçbir zalim zulmedemez, hiçbir katil cinayet işleyemez, hiçbir hırsız hırsızlık yapamaz, hiçbir mazlum da hakkını almadan bu dünyadan ayrılmazdı. Oysa Allah Teâlâ, insanı irade sahibi olarak yaratmış; ona hayır ile şer arasında tercih yapma hürriyeti vermiştir. İşte dünya hayatı da bu tercihin ortaya çıktığı büyük bir imtihan meydanıdır.

Mutlak adalet ise, bütün sırların açığa çıkacağı ve hiçbir hakkın zayi olmayacağı Mahkeme-i Kübrâ’da eksiksiz şekilde tecelli edecektir.

Bu temel hakikat anlaşılmadan, zalime verilen mühletin hikmetini kavramak mümkün değildir.

Dünya Bir Mahkeme Salonu Değil; Bir İmtihan Yurdudur

Kur’ân-ı Kerîm, dünya hayatının mahiyetini şu ilâhî beyanla açıklamaktadır:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi hayır ile de şer ile de imtihan ederiz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 21/35)

Bu ayet-i kerime, hayatın yalnızca nimetlerle değil; musibetlerle de, yalnızca sevinçlerle değil; acılarla da, yalnızca salih insanlarla değil; zalimlerle de bir imtihan olduğunu açıkça göstermektedir.

İmtihanın gerçekleşebilmesi için ise insanın tercih hürriyetine sahip olması gerekir. İnsan, iyiliği de kötülüğü de kendi iradesiyle seçebilmelidir. Aksi hâlde ne sorumluluğun, ne mükâfatın, ne de cezanın bir anlamı kalmamış olur.

İşte zalime verilen mühlet de ilâhî imtihanın bir gereğidir. Allah Teâlâ zulmü sevdiği veya ondan razı olduğu için değil; kulun kendi iradesiyle seçtiği yolun neticelerini ortaya koymasına fırsat vermek için ona mühlet tanımaktadır. Zalim, zulmüyle kendi aleyhine delil biriktirir. Mazlum ise sabrıyla, metanetiyle ve davasıyla ecrini artırır.

Bu sebeple mühlet, ilâhî rızanın değil; ilâhî hikmetin bir tecellisidir.

İrade Hürriyeti ve İlâhî Hikmet

İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en büyük özellik, akıl ve irade sahibi olmasıdır. Bu irade aynı zamanda sorumluluğun da temelidir.

Eğer Allah Teâlâ her kötülüğü işlendiği anda engelleseydi; zalimin eli daha kalkmadan tutulsa, katilin silahı ateş almadan etkisiz hâle gelse, hırsız çalmaya fırsat bulamasa, yeryüzünde gerçek anlamda bir imtihan kalmaz, olamazdı.

O zaman sabrın fazileti, fedakârlığın değeri, cihadın anlamı ve takvanın üstünlüğü de ortadan kalkardı.

Allah Teâlâ kullarını melekler gibi mecbur bırakmayı değil; kendi iradeleriyle hakikati seçmelerini murat etmiştir.

Fakat bu serbestiyet asla başıboşluk değildir.

İşlenen her zulüm…

Dökülen her gözyaşı…

Söylenen her yalan…

Yenilen her kul hakkı…

İlâhî ilmin ve adaletin huzurunda eksiksiz şekilde kayıt altındadır.

Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.” (ez-Zilzâl, 99/7-8)

Bu sebeple mümin, zalimin bugün hesap vermiyor görünmesine aldanmaz. Çünkü bilir ki hesap ertelenebilir; fakat asla iptal edilmez.

Mühlet Her Zaman Rahmet Değildir

İnsanların düştükleri en büyük yanılgılardan biri de zalimin elde ettiği güç, servet ve hâkimiyeti Allah’ın ondan razı olduğunun işareti zannetmeleridir.

Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm bu anlayışı kesin bir dille reddetmektedir:

“İnkâr edenler, kendilerine verdiğimiz mühleti sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân, 3/178)

Demek ki her mühlet rahmet değildir.

Her başarı ilâhî rızanın göstergesi değildir.

Her güç, kalıcı değildir.

Bazen mühlet, tövbe için verilen son fırsattır.

Bazen de zulmün olgunlaşması, suçun tamamlanması ve ilâhî adaletin bütün açıklığıyla tecelli etmesi için tanınan bir süredir.

İslâm âlimlerinin “istidrâc” adını verdikleri hakikat de budur[2].

İstidrâc: Nimet İçinde Helâke Sürüklenmek

İslâmî literatürde üzerinde önemle durulan kavramlardan biri de istidrâctır. İstidrâc; isyan ve zulüm içinde yaşayan bir kimseye veya topluluğa peş peşe nimetler verilmesi, buna karşılık onların bunu ilâhî rızanın bir işareti sanarak daha da azgınlaşmaları ve sonunda hiç beklemedikleri bir anda ilâhî azaba uğramalarıdır.

Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Ayetlerimizi yalanlayanları, bilmeyecekleri bir yönden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim planım pek sağlamdır.” (el-A’râf, 7/182-183)

Bu ilâhî kanun tarih boyunca defalarca tecelli etmiştir. Firavun, ordusuna ve saltanatına güveniyordu; Nemrut, sahip olduğu iktidarla övünüyordu; Karun ise servetini kendi bilgisiyle kazandığını iddia ediyordu. Fakat hiçbirisi ilâhî adaletin önüne geçemedi.

Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Nice hükümdarlar, nice işgalciler ve nice zorba idareciler, güçlerinin zirvesindeyken ansızın yıkılmış; kendilerini yenilmez sanırken tarihin ibret sayfalarında yerlerini almışlardır.

Bu sebeple mümin, zalimin bugünkü ihtişamına değil; Allah’ın değişmeyen sünnetine bakar.

Çünkü mühlet, ihmal değildir; geciken hesap, ortadan kalkmış hesap değildir.

Mazlumun İmtihanı ve Müminin Sorumluluğu

Zulüm yalnızca zalimin imtihanı değildir; aynı zamanda mazlumun da ağır fakat bereketli bir imtihanıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan peygamber kıssaları bunun en açık delilleridir.

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ateşe atılmıştır.

Hz. Yusuf (aleyhisselâm) kardeşleri tarafından kuyuya bırakılmış, ardından yıllarca zindanda kalmıştır.

Hz. Musa (aleyhisselâm), Firavun’un zulmü altında yaşayan bir toplumu özgürlüğe kavuşturmak için mücadele etmiştir.

Hz. Eyyûb (aleyhisselâm), yıllarca hastalık ve sıkıntıyla imtihan edilmiştir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbı Mekke’de açlık, boykot, işkence ve sürgünlere maruz kalmışlardır.

Bütün bunlar gösteriyor ki Allah’ın en sevgili kulları bile imtihandan muaf tutulmamıştır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Onları darlık ve sıkıntılarla yakaladık ki yalvarıp yakarsınlar.” (el-En’âm, 6/42)

Öyleyse mümin için esas soru, “Neden imtihan ediliyorum?” değil; “Bu imtihan karşısında nasıl bir kulluk ortaya koyacağım?” sorusudur.

Bosna ve Gazze’nin Öğrettikleri

Yakın tarih, bu hakikatin canlı örnekleriyle doludur.

Bosna-Hersek’te Avrupa’nın ortasında, bütün dünyanın gözleri önünde on binlerce Müslüman katledildi. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar sistematik bir vahşete maruz bırakıldı. Srebrenitsa’da yaşanan soykırım, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçti.

Bugün ise Gazze’de benzer bir trajedi yaşanmaktadır. Hastaneler, okullar, camiler ve sivil yerleşim alanları bombalanmakta; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar açlık, susuzluk ve ölümle karşı karşıya bırakılmaktadır. Dünyanın büyük bir kısmı ise bu zulmü ya sessizce seyretmekte ya da çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

İşte tam bu noktada birçok insan şu soruyu sormaktadır:

“Allah neden zalimleri hemen cezalandırmıyor?”

Bu sorunun cevabı, yalnız zalimlere bakılarak verilemez.

Çünkü Bosna da Gazze de sadece zalimlerin değil, bütün insanlığın imtihanıdır.

Bir tarafta zulmedenler…

Bir tarafta zulme uğrayanlar…

Diğer tarafta ise zulmü seyredenler…

Allah Teâlâ yalnız zalimleri değil; mazlumların feryadı karşısında sessiz kalanları, menfaat uğruna hakikati gizleyenleri, gücü yettiği hâlde yardım etmeyenleri ve zulmü normalleştirenleri de imtihan etmektedir.

Bu bakımdan Gazze yalnız Filistinlilerin meselesi değildir.

Bosna yalnız Boşnakların meselesi değildir.

Doğu Türkistan yalnız Uygur Türklerinin meselesi değildir.

Bunların her biri, ümmetin ve bütün insanlığın vicdan imtihanıdır.

Kim mazlumun yanında duracaktır?

Kim hakkı söyleyecektir?

Kim malıyla, duasıyla ve gayretiyle destek olacaktır?

Kim korkusunu, makamını veya menfaatini hakikatin önüne geçirecektir?

İşte kıyamet günü bu soruların da cevabı istenecektir.

Ancak mümin, bütün bu acılar karşısında ümitsizliğe düşmez.

Çünkü bilir ki Allah Teâlâ hiçbir şeyi unutmaz.

Hiçbir mazlum sahipsiz değildir.

Hiçbir gözyaşı karşılıksız kalmayacaktır.

Ve hiçbir zalim de ilâhî adaletten kaçamayacaktır.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hakikati şu veciz ifadeyle haber vermiştir:

“Şüphesiz Allah zalime mühlet verir. Fakat onu yakaladığı zaman artık kurtuluş vermez.” Ardından şu ayeti okumuştur: “Rabbin, zulmeden memleketleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalaması pek elem verici ve pek çetindir.” (Buhârî, Tefsîr, 11/102; Müslim, Birr, 61)

İşte makalemizin özü de budur:

Mühlet, ihmal değildir.

Geciken adalet, vazgeçilen adalet değildir.

Ahirette Adalet Mutlaka Tecelli Edecektir

Dünya hayatına yalnızca bu fânî pencereden bakan kimse için birçok hadise anlaşılmaz görünür. Nice zalimler ömürlerini servet, makam ve saltanat içinde tamamlamakta; nice mazlumlar ise haklarını alamadan bu dünyadan ayrılmaktadır. Eğer insan hayatı sadece dünya ile sınırlı olsaydı, mutlak adaleti izah etmek gerçekten mümkün olmazdı.

İşte bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm, nazarları sürekli ahirete çevirmekte ve gerçek muhakemenin orada yapılacağını haber vermektedir:

“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.” (ez-Zilzâl, 99/7-8)

Bir başka ayette ise şöyle buyrulmaktadır:

“Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık yapmaz.” (en-Nisâ, 4/40)

Bu iki ayet, ilâhî adaletin özeti mahiyetindedir. Allah Teâlâ ne bir mazlumun gözyaşını unutacak, ne de bir zalimin işlediği zulmü karşılıksız bırakacaktır. Dünyada görülmeyen veya eksik kalan adalet, ahirette en ince ayrıntısına kadar tecelli edecektir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de mazlumun Allah katındaki makamını şu hadis-i şerifle haber vermektedir:

“Mazlumun duasından sakının. Çünkü onun duası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Buhârî, Meẓâlim, 8; Müslim, Birr, 29)

Demek ki zalimin orduları, silahları, serveti ve siyasî desteği ne kadar büyük olursa olsun; mazlumun ihlâsla yaptığı bir dua karşısında hiçbir değer ifade etmez. Çünkü mazlumun sığındığı kapı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın kapısıdır.

Müminin Vazifesi Nedir?

İlâhî adalete iman etmek, zulüm karşısında susmayı veya pasif kalmayı gerektirmez. Bilakis bu iman, mümine ağır bir sorumluluk yükler.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân, 78)

Buna göre müminin vazifesi açıktır:

Zulme rıza göstermemek…

Mazlumun yanında yer almak…

Hakkı söylemekten korkmamak…

İmkânı ölçüsünde mazlumlara maddî ve manevî destek olmak…

Adaletin hâkim olması için meşru yollarla gayret göstermek…

Sabretmek; fakat zillete razı olmamak…

Tevekkül etmek; fakat sebepleri terk etmemek…

Çünkü İslâm’ın öğrettiği sabır, haksızlığa boyun eğmek değil; hak uğrunda sebat göstermektir. Tevekkül ise çalışmayı bırakmak değil, üzerine düşeni yaptıktan sonra neticeyi Allah’a havale etmektir.

Bugün Gazze’de akan her damla kan, Doğu Türkistan’da gasp edilen her hak, Suriye’de, Arakan’da ve dünyanın başka bölgelerinde yaşanan her zulüm; sadece o beldelerde yaşayan insanların değil, bütün ümmetin ve bütün insanlığın imtihanıdır.

Kimileri zalim olarak…

Kimileri mazlum olarak…

Kimileri de seyirci olarak bu imtihanın içindedir.

Fakat hiç kimse bu büyük imtihanın dışında değildir.

Sonuç

Allah zalimlere neden mühlet veriyor?” sorusunun cevabı, dünyanın yaratılış gayesinde saklıdır.

Dünya; hükmün derhâl verildiği bir mahkeme salonu değil, hak ile bâtılın, iman ile inkârın, adalet ile zulmün birbirinden ayrıldığı büyük bir imtihan meydanıdır. Bu sebeple zalime tanınan mühlet, ilâhî adaletin yokluğu değil; ilâhî hikmetin gereğidir.

Bu mühlet, zalim için ya tevbe ve ıslah kapısıdır ya da suçunu artıran bir istidrâçtır. Mazlum için ise sabrın, sadakatin, sebatın ve Allah’a teslimiyetin olgunlaştığı ağır fakat bereketli bir kulluk imtihanıdır.

Bosna’nın sessiz mezarları…

Gazze’nin yıkılmış şehirleri…

Doğu Türkistan’ın susturulmaya çalışılan çığlıkları…

Suriye’nin harabeye dönmüş beldeleri…

Bütün bunlar bize sadece zalimlerin vahşetini değil, aynı zamanda Allah’ın kullarını nasıl büyük bir imtihandan geçirdiğini de göstermektedir.

Bugün belki zalimler güçlü görünmektedir.

Belki mazlumlar yalnız bırakılmaktadır.

Belki adalet gecikmektedir.

Fakat mümin bilir ki, Allah’ın takviminde gecikme yoktur.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. O, onları ancak dehşetten gözlerin donakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrâhîm, 14/42)

İşte müminin kalbine huzur veren hakikat budur.

Allah unutmaz…

Allah ihmal etmez…

Allah zulme razı olmaz…

Ve Allah, hiçbir zalimi hesapsız bırakmaz.

Öyleyse asıl soru şudur:

Biz bu büyük imtihanda hangi safta yer alıyoruz?

Mazlumun yanında mı?

Yoksa zalimin safında mı?

Hakkı haykıranlardan mı?

Yoksa korku, menfaat ve sessizliği tercih edenlerden mi?

Çünkü kıyamet günü insan, zalimlere neden mühlet verildiğinden değil; o mühlet içinde kendisinin ne yaptığı, kimin yanında durduğu ve Allah’ın kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirip getirmediğinden sorguya çekilecektir.

Rabbimiz bizleri hakkı hak bilip ona tâbi olanlardan, bâtılı bâtıl bilip ondan sakınanlardan; zulme rıza göstermeyen, mazlumun yanında yer alan ve ilâhî adaletin gerçekleşeceğine sarsılmaz bir imanla inanan kullarından eylesin. (Âmin.)

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu

Dipnotlar

  1. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, Enbiyâ 21/35; Âl-i İmrân 3/178; İbrâhîm 14/42 tefsirleri.
  2. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, ilgili ayetlerin tefsirleri.

İSLAMİ HABER “MİRAT”

YOUTUBE

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.