
ZİHİN DÜNYASI DUMURA UĞRAYAN ÜMMETİN HAYATI BİTER!
İman zayıfladığında düşünce körelir. Düşünce körelince kalp ölür. Kalp ölünce ümmet çöker. Diriliş ise yeniden imanla beslenen diri bir tefekkürle başlar.
Hamd, âlemlerin Rabbi, mülkün yegâne sahibi, tek egemen ve mutlak kudret olan Allah’a mahsustur. O’ndan başka ilah ve mabut yoktur. Ben O’nun kuluyum. O’nun hidayeti, lütfu ve dilemesiyle hayattayım. O’nun verdiği iradeyle düşünüyor, konuşuyor ve bu satırları ümmet-i Muhammed’in ve insanlığın hayrına sunuyorum. Rabbim bu çabayı rızasına muvaffak kılsın, tesirini kıyamete kadar baki eylesin.
Geçtiğimiz günlerde, günlük olarak Kur’an-ı Kerim’den ayet paylaşımları yapan bir kardeşimin mesajında Furkan Suresi’nin 55. ayet-i kerimesine denk geldim. Ayeti okuduktan sonra zihnimde ve kalbimde derin fırtınalar koptu. İnternet üzerinden ilgili ayetin meallerine ve tefsirlerine baktıkça düşüncelerim daha da berraklaştı ve nihayetinde elinizdeki bu yazı ortaya çıktı elhamdülillah.
Ayet-i kerimenin meali şöyledir: *”O inkârcılar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilecek şeylere tapıyorlar…”*
Ayet-i kerimenin zıt anlamından yola çıktığımızda, aklıselim sahibi her insanın kendisine zarar veya fayda verebilecek mutlak bir güce yönelmesi, O’na kulluk etmesi ve O’na sığınması gerekir. Doğru iz süren bir akıl, insanı doğrudan âlemlerin Rabbi olan Allah’a götürecektir.
Aslında bu konu, benim zihin dünyamı ilk kez meşgul ediyor değil. Yıllardır hafsalamda bu ve benzeri hususları alıp veriyor, zaman zaman da etrafımdakilerle sözlü ve yazılı olarak paylaşıyorum. Bundan yaklaşık iki yıl önce, 20 Mart 2024 tarihinde Gözcühaber portalında yayımlanan “Kader ve Cüzi İrade Meselesi” başlıklı bir araştırma makalesi kaleme almıştım. Çok sevdiğim değerli bir abimizin bu hususta yazdığı kitap ve sonrasında maruz kaldığı sert eleştiriler üzerine o yazıyı yazmıştım. Dileyen okuyucularımız Gözcühaber portalından o yazımıza da göz atabilirler. O gün insanın sorumluluğunu konuşmuştuk. Bugün ise meselenin daha can alıcı bir boyutu olan zarar, şer, imtihan ve zihinsel uyanış üzerinde durmak zorundayız.
Allahu Teâlâ’nın külli iradesiyle bütün varlığın ve insanın kaderini takdir etmesi, şüphesiz imanımızın temelidir. Ancak insanoğlu, kadere sırtını dayayarak; kaderi kendi tembelliğine, pasifliğine, hata ve yanlışlarına bir perde, bir gerekçe yaparak kendini asla aklayamaz. Allah’ın yazgısını öne çıkarıp, kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeme kaçamağına sığınamaz. Kadere iman, insana Allahu Teâlâ tarafından bahşedilen “tercih hakkı ve sorumluluk alanını” yok saymaz. Kulun kendisine tanınan bu alanı sonuna kadar ve hakkıyla kullanması gerekir. Kaldı ki, insana bu tercih hakkının verilmesi ve kulun bunu kullanması da Allahu Teâlâ’nın iradesinin, dilemesinin ve takdirinin dışında değildir; tamamen O’nun hükümranlık alanı içindedir. İnsanoğlu bu alanı sonuna kadar kullanmakla mesuldür. Doğru zamanda ve doğru yerde kullanmadığında yarın bunun hesabını vereceği gibi; hakkını vererek doğru işlerde kullandığında da mükafatını alacaktır. Ceza da mükafat da kulun bu tercih hakkını nasıl kullandığıyla ilgilidir. Özetle; hiç kimse kendi pasifliğine, tembelliğine ve sorumluluktan kaçışına kaderi bahane göstererek kendisini sorumluluktan sıyıramaz.
Ayetin bize öğrettiği ilk hakikat şudur: İlah dediğimiz mutlak kudretin hem zarar vermeye hem de fayda vermeye gücü yetmelidir. Bizler, Amentü’de hayrı ve şerri yaratanın Allah olduğuna iman eden bir ümmetiz. Allahu Teâlâ hem dünyada hem ahirette zarar vermeye de fayda vermeye de yegâne kadir olandır. O bazen malımızdan, bazen canımızdan, bazen sağlığından eksiltecektir. Nitekim sağlığı ve malı veren O olduğu gibi, zamanı geldiğinde bunları alan da O’dur.
Rabbimiz bir ayet-i kerimede; “Hayır şer, şer gördüklerinizde ise hayır vardır” buyurmaktadır. Herkes kendi geçmişine, kişisel hayatına ya da çevresine sağlıklı bir gözle baktığında, bu ilahi hakikatin hayat sahnesinde nasıl tecelli ettiğini bizzat görür. Bazen “hayır” ve “iyi” diye yöneldiğimiz şeylerin arkasından şer çıkabildiği gibi, “şer” ve “kötü” görünen durumların sonunun nasıl hayırlara vesile olduğuna şahit oluruz. Bu, Allahu Teâlâ’nın vahyini günlük hayatın tam ortasında tasdik eden reel bir gerçektir.
Nitekim Rabbimiz bizi candan, maldan eksiltmekle, korku ve açlıkla sınayacağını beyan eder. Buradaki eksiltmeler, kar veya zarar durumları, haşa Allah’ın kuluna acı çektirme arzusu veya bir zulmü değildir. Bilakis Allah adildir. Bu eksilmeler, insanın dünyada terbiye olmasına, imtihanının kolaylaşmasına, gelecekteki daha büyük sınanmalara güçlü bir ruh ve sabırla hazırlanmasına vesile olur. Kimi zaman günahların affına, kimi zaman da ahiretteki makamın ali olmasına kapı aralar. Toparlayacak olursak; hayatımızdaki eksilmeler Allah’ın bir intikamı değil, arkasında bizlerin bildiği ve bilmediği binbir hikmet barındıran, insanı olgunlaştıran ve daha büyük belalardan koruyan rahmet yüklü sınamalardır. Bu tecelliler bize yegâne ilahın ve Rabbin kim olduğunu hatırlatır: Dilediğini dilediği an en güzel ve en hikmetli şekilde yapmaya muktedir olan yalnızca Allah Sübhanehu ve Teâlâ’dır. Bunu aklını doğru kullanan her insan vahiyde, kâinatta ve kendi nefsinde açıkça görür.
İşte tam bu noktada, günümüz Müslümanları olarak yaşadığımız en derin kriz açığa çıkıyor. Bugün yeryüzünde, özellikle de İslam coğrafyasında yaşanan katliamlar, işgaller ve bunların karşısındaki kahredici pasifliğimiz, sadece askeri ya da siyasi bir zayıflık değildir. Bu, temelde çok ciddi bir inanç ve tevhid zafiyetidir. Sağlam bir iman ve sarsılmaz bir itikat, şüphesiz her işin temelidir. Bizim düşüncenin ve fikrin ölmesi olarak tarif ettiğimiz durum, aslında kalpteki imanın zayıflaması veya sönmesidir.
İmanın kavi olması; kişiyi Allah’a itaat noktasında gayrete getirir, zorluklara karşı sabrı, nimetlere karşı şükrü kuşanmasını sağlar. İman zayıfladığında ise kulun Allah ile bağı kopar, nefsinin ve şeytanın buyruğuna girer; hırsın, şehvetin ve dünyevileşmenin esiri olur. İman kavi bir şekilde oturmadıkça, zulme karşı durma ve ayağa kalkma iradesi de ortadan kalkar.
Peki, bugün Gazze olaylarında gördüğümüz gibi; Müslüman olmayan, ateist, Hristiyan ya da vicdan sahibi bazı insanların ayağa kalkıp eylemler yapmasını nasıl okumalıyız? Elbette vicdanı ölmemiş insanlar zulme karşı çığlık atabilir, gemilere binip eylemler yapabilir. Bu çabalar takdire şayandır. Ancak bu duruş, Allah’ın istediği mutlak ve tutarlı noktada duramaz. Örneğin; Gazze’deki çocukların ölümüne vicdanen karşı çıkan o ateist veya gayrimüslim kişi, yarın bir gün homoseksüelliği de bir “insan hakkı” olarak savunabilir ki savunmaktadırlar da.
Oysa gerçek anlamda iman etmiş, İslam’ı özümsemiş kavi bir mümin her zaman ve her yerde tutarlı hareket eder. Bugün Gazze’deki zulme karşı çıktığı gibi, dün Hitler’in Yahudilere yaptığı zulme de karşı çıkar. Rusya’nın ya da Ukrayna’nın füzeleriyle ölen günahsız Hristiyan kadın ve çocukların hakkını da savunur. Aynı mümin; bir yandan küresel emperyalizme ve siyonizme meydan okurken, diğer yandan insanlığı ifsat eden ahlaksız akımlara karşı durur; yerel düzeyde ise ülkemizdeki Laik-Kemalist sistemin batıl ve haksızlıklarına da karşı adilce tavır alır.
Müminin başı bağlıdır; o rehberi Kur’an’a, örneği Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve mutlak hakimiyet sahibi olan Allah’a bağlıdır. Bugün ümmet olarak yaşadığımız konforculuk, lüks düşkünlüğü ve dünya hırsı gibi zaafiyetlerin yegâne ilacı, işte bu kavi imandır. Ve o doğru imanı, ancak diri bir tefekkür ve doğru bir düşünce dünyası besler.
Yüce Allah, yarattığı bütün mahlukat içerisinde en kıymetli varlık olarak insanı var etmiştir. Rabbimiz insana akıl, irade, düşünme ve iyiyi kötüden ayırt edebilme kabiliyeti bahşetmiştir. İnsan, iyi şeyleri başlatıp çoğaltma, kötü şeylere engel olma ve iyiliğin devamını sağlama gücüne sahiptir. Bütün bu özelliklerin içinde en hassas olanı, insanın akıl ve irade sahibi olarak düşünebilmesi, düşündükçe öğrenmesi ve öğretebilmesidir.
Allah’ın yeryüzünün halifesi kılıp her şeyi hizmetine verdiği insanın, bu muazzam özelliğinin farkında olması gerekir. Çünkü zihin dünyası dumura uğrayan (yani taklitçiliğe saplanan, korkuya teslim olan, tefekkürü ve araştırmayı bırakıp rüzgârın önüne kapılan) insanın kalbi de ölür. Kalbi ölen insan ise fiziken nefes alsa bile aslında bitmiştir.
Zihni diri olan Müslümanlar zulme karşı güçlü, adil ve doğru çözümler üretir, mücadele verir ve alternatifler oluşturur. Tarih sayfalarına dönüp baktığımızda, bu zihinsel ve kalbi diriliği muhafaza eden ümmetlerin yeryüzüne nasıl adalet ve huzur getirdiğinin muazzam örneklerini görürüz. Ancak ne zaman ki bu yetenekler köreldi, düşünce öldü ve zihinler dumura uğradı, işte o zaman çöküş başladı.
Eğer yeryüzündeki bu zulmü durdurmak ve yeniden adil bir dünya inşa etmek istiyorsak, işe zihin dünyamızdan ve sarsılmaz bir tevhid inancından başlamak zorundayız. Zararın da faydanın da tek sahibinin Allah olduğunu bilerek sahte güçlerin korkusundan sıyrılmalı, bize verilen o muazzam akıl ve irade nimetini kuşanarak yeniden tefekkür etmeye başlamalıyız. Unutmayalım ki zihin dünyası dumura uğrayan bir ümmetin fiziki hayatı da nihayete erer.
Rabbim zihinlerimizi hidayetiyle açsın, kalplerimizi diri kılsın ve bizi yeniden yeryüzünde adaletin sancaktarı eylesin.
MUSTAFA GÜVEN
İslami Haber ”MİRAT” – YouTube
Johnson & Johnsondan talk davalarında 5,5 milyar dolarlık uzlaşma önerisi hakkında son gelişmeler. Johnson &…
Kripto para piyasası yılın ikinci yarısına hızlı başlarken gözler ABD'deki CLARITY Act sürecinde hakkında son…
Ticaret Bakanlığından yılın ilk yarısında emlak sektöründeki aykırılıklara 28,3 milyon liralık ceza hakkında son gelişmeler.…
İsrail ordusu Batı Şeriada 22 Filistinliyi gözaltına aldı hakkında son gelişmeler. İsrail ordusu, Batı Şeria'da…
İsrailli askerlerin Filistinli esire tecavüz görüntülerini yayımlayan televizyon kanalına saldırı hakkında son gelişmeler. İsrailli askerlerin…
İran ordusundan Trump'a yanıt hakkında son gelişmeler. İran ordusu, Trump'a yanıt vererek, İran'a ait varlıklardan…