
Türkiye, 17 Eylül 1961 sabahına bir utançla uyandı. Henüz 10 yıl öncesine kadar halkın oylarıyla iktidara gelmiş bir başbakan, Adnan Menderes, İmralı Adası’nda darağacına çıkarıldı. Bu idam, yalnızca bir insanın son nefesi değildi; milletin iradesine indirilen bir darbe, demokrasi yolculuğunun önüne kurulan kanlı bir barikattı. Darbelerin nasıl karanlık bir yüzü olduğunu gösteren bu infaz, hâlâ vicdanlarda kapanmayan bir yara olarak duruyor.
27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Menderes, Yassıada Mahkemeleri’nde türlü suçlamalarla yargılandı. Ama dikkat çekici olan şuydu: Ne “bebek davası” olarak bilinen uydurma suçlamalar ne de anayasal düzeni ihlâl iddiaları, somut bir delille ispatlanabildi. Mahkeme salonları, adaletin değil, darbeci baskının yankılandığı mekânlardı. Bu nedenle alınan kararlar hukukun değil, zorbalığın ürünü olarak tarihe geçti.
Menderes’in tutukluluk günleri, idamdan bile daha ağır bir psikolojik işkenceye dönüştü. Eşi Berrin Hanım’a yazdığı mektuplar, 10 satırdan fazla olmamak şartıyla sınırlandırıldı. Kelimeler tek tek denetlendi, cümlelerin arasına sansür girdi. Bir insanın ailesiyle kurduğu en masum bağın bile böyle kısıtlanması, darbe rejiminin merhametsizliğini gösteriyordu.
Ve daha acısı: İdamdan hemen önce Menderes, bir prostat muayenesine zorlandı. Ölümle yüz yüze getirilen bir insanın onurunu dahi zedelemeye çalışan bu uygulama, ne hukuka ne insanlığa sığacak bir tavırdı.
Menderes, 17 Eylül 1961’de saat 13.00 civarında idam edildi. Genellikle sabaha doğru yapılan infazların aksine, onun öğle vakti, aceleyle darağacına çıkarılması hâlâ tartışılır. Kimileri bu tercihi, halka gözdağı verme çabası olarak yorumladı; kimileri ise darbecilerin “geciktirmeden infaz etme telaşı”nın bir yansıması olduğunu söyledi. Sebebi ne olursa olsun, ortada apaçık bir gerçek vardı: Bir başbakan, apar topar darağacına götürülmüştü.
O infazın ardından ailesine gönderilen bir talep, zulmün boyutlarını daha da ortaya koydu: Menderes’in asıldığı ipin parası, ailesinden istendi. Bu ayrıntı, darbenin yalnızca hayatlara değil, haysiyetlere de kastettiğini kanıtlayan kara bir leke olarak hafızalara kazındı.
Menderes’in iktidarı döneminde atılan adımların belki de en önemlisi, 16 Haziran 1950’de ezanın yeniden Arapça okunmasına izin verilmesiydi. Yıllarca Türkçe okutulan ezan, Demokrat Parti’nin çıkardığı yasa ile aslına döndü. Bu karar, milletin ruhunda derin bir karşılık buldu; ancak darbecilerin gözünde bu, “dini siyasete alet etmek” olarak damgalandı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, sormadan edemiyoruz: Acaba Menderes’in darağacına giden yolunda, bu kararın payı yok muydu?
1960’ta Menderes’i darağaçlarına götüren zihniyet, 1980’de de ortaya çıktı. Yıllar sonra, 15 Temmuz 2016 gecesi yeniden sahneye çıkan darbeciler, bu kez milleti hesaba katmadı. Tankların önünde duran, kurşunların karşısında imanıyla dimdik duran halk, o gece darbeyi engelledi. 1960’ta susturulan irade, 2016’da ayağa kalktı.
Adnan Menderes’in idamı, bir başbakanın son nefesi değil; darbecilerin hukuk ve vicdan tanımazlığının belgesidir. Bugün bize düşen görev, o günün acısını unutmamak, darbelerin karanlık yüzünü hafızamızda canlı tutmak ve bir daha bu topraklarda darbe girişimlerine geçit vermemektir. Çünkü darağaçlarında asılan yalnızca bir başbakan değil; milletin özgür iradesiydi.
Bu vesileyle, 17 Eylül 1961’de darağacında hayatını kaybeden Adnan Menderes’i, Fatin Rüştü Zorlu’yu ve Hasan Polatkan’ı rahmetle, minnetle anıyoruz.
İSLAMİ HABER “MİRAT”
Ukrayna-İran Kıyaslaması: "Biz de Ukrayna'ya Yardım Ediyoruz" ABD Başkanı Donald Trump, küresel ittifaklar ve devam…
New York'ta Türklerden Belediye Başkanına "Sözde Soykırım" Protestosu New York’ta yaşayan Türk toplumu üyeleri, Times…
Gazze’de Sanata Sığınan Çocuklar: İmtihanın İçinde Sabır ve Rahmet Gazze’de yaşanan acılar, yalnızca bir insanlık…
TÜRKİYE-SOMALİ HATTINDA YENİ DÖNEM: DENİZLERDE STRATEJİK İŞBİRLİĞİ Türkiye ve Somali arasındaki ilişkiler, sadece insani yardım…
KURUCU SÜNNİ İMAMLARDAN İMAM MALİK İmam Malik (Malik bin Enes; h. 179/m. 795) büyük bir…
Amerika’nın Kuruluşu: Güç, Para ve İlahi Ölçü Tarih bize çoğu zaman “kazananların hikâyesini” anlatır.Ama hakikat,…