
İmam Malik (Malik bin Enes; h. 179/m. 795) büyük bir fakih, muhaddis ve mezhep kurucusudur. Tabiin ve Tebe-i Tabiinden dersler aldı, hadis rivayet etti. Genç yaşta ders ve fetva vermeye başladı, Mescid-i Nebevi’de oluşturduğu ders halkası büyük ilgi gördü. Ebû Hanîfe, Leys b. Sa‘d, Evzâî, Ebû Yûsuf ve eş-Şeybânî ilmi alışveriş içinde bulunduğu önemli alimlerdir; üç sene derslerine devam eden Şeybani, sonraları Irak’ın meşhur fakihleri arasında yer alacaktır.
Muvatta adlı muhalled eseri Medine örfünün, diğer kavimlerin muteber örflerine nasıl mesnet teşkil edebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. İbn Haldun’un iddia ettiğinin aksine İmam Malik “rey ve örf” konusunda Ebu Hanife’yle yakın bir görüşe sahipti, ikisi karşıt iki ekolun (rey ve eser) sembol isimleri değildi, hadiste olduğu kadar fıkıhta da otorite idi. Fetva verirken ihtiyatlı davranırdı, kendisine sorulan 48 meseleden 32’si için “bilmiyorum” demiş, yani Ebu Hanife gibi tavakkuf etmiştir.
Nerdeyse hayatının yarısını Emeviler, yarısını Abbasiler döneminde geçiren İmam Malik’in yönetimde ve siyasette rol modeli Raşid Halifeler yanında Ömer bin Abdulaziz’di. Arı duru ve sahih din anlayışı ile adaletli yönetimi dolayısıyla bu Emevi halifesine büyük bir hayranlık duyuyordu. Onun yönetiminde ümmet belli bir süre rahat yüzü gördüyse de dönem kısa sürdü. İmam Malik, Ömer bin Abdulaziz’e bakıp yönetime karşı silahlı ayaklanmaya cevaz vermediyse de yönetimle ve yöneticilerle organik ilişkilere girilmesine meydan da vermedi.
İmam Malik, Muaviye’nin ölümünden üç sene sonra Beni Ümeyye’nin evladına yaptığı zulmü, Haricilerin taşkınlıklarını, işledikleri cürümleri, Harretüvâkim’de (Harre faciası: h. 63/m. 683) Medine’nin üç gün yağmalandığı, sahabe kadınları ve kızlarının nasıl tecavüze maruz kalıp h. 64’te nesebi gayrisahih çocuk doğurduklarını, yaşanan dramları mağdurlardan veya çocuklarından dinledi; keza İslamiyet’e büyük sadakat ve hizmeti olan Ensar’ın nasıl zincirlere vurulup sokaklarda hayvanlar gibi gezdirildiklerin dinledi. Bu olayların tümü Muaviye’nin başlattığı Beni Ümeyye’nin Haşimilerden ve bu dine hizmet eden Ensar’dan aldıkları intikamın eseriydi. İnsanın aklına bu soru gelmiyor değildi: Acaba bu barbarların derdi neydi, İslam dinine, bu dinin peygamberine ve sahabe-i kirama olan zehirli düşmanlıklarını mı kusuyorlardı?
Bu utanç verici facialar, katliam ve cürümler İmam Malik’te derin üzüntülere yol açmıştı, bu yüzden kanlı isyanlara mesafeli davranmayı prensip edinmişti. İktidarla mümkün mertebe ilişki içinde olmamaya dikkat ediyordu. Saraya gelip Halife’nin oğluna ders vermeyi bile reddetmişti. Buna rağmen özellikle Abbasi halifesi Ebu Ca’fer el Mansur zamanında (754-775) kendisine atılan iftiralardan dolayı eziyete, işkenceye maruz kalmaktan kurtulamadı.
İmam Malik’in Hz. Ali’ye büyük hürmeti vardı, Muaviye’yi ona tercih etmesi mümkün değildi, ama kendi analiz ve değerlendirmesine göre Hz. Osman’ı Hz. Ali’ye üstün tutardı. Buna üç sebep gösteriyordu:
Bana göre İmam Malik’in öne sürdüğü gerekçeler dolayısıyla benimsediği tafdil isabetli değildir, üçüncü şık doğru ise de sahabeler arasında “tafdil”e mesnet teşkil etmez. Nitekim İmam Malik’in aksine Ebu Hanife, Hz. Ali’yi Osman’a üstün tutardı. Birinci şıkka göre ise, Hz. Ali Hilafeti istediği gibi, Hz. Osman da istemişti.
Buna göre beş halife arasındaki tafdil Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Ömer bin Abdulaziz olmalıydı. Kişisel olarak ben Raşid Halifeler zincirinde Hz. Hasan ve Muaviye bin Yezid’in eklenebileceğini düşünürüm. II. Muaviye (h. 640/m. 684) “Dedem Muaviye ve babam Yezid’in işlediği cürümlere ortak olmam” deyip kısa süre icra ettiği hilafetten feragat etmişti. Okuduğu hutbelerde doğru (meşru-sahih) hilafetin Ebubekir ve Ömer’de tecelli ettiğini, dedesi (Muaviye bin Süfyan) ve babasının (Yezid bin Muaviye) Ali ve taraftarlarına, halka karşı işledikleri cürümlerin ahirette hesabını vereceklerini söylüyordu (Mehmet Ali Kapar, “Muaviye bin Yezid”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi)
Halifelerin Allah katındaki manevi mertebelerinin ne olduğunu, nasıl sıralandığını veya sıralanıp sıralanmadığını bilemeyiz; bunu yüce Allah’ın takdiri ve hükmü tayin eder. Esasen bu işlere de girmemeli, işi Allah’a havale etmeli. Ama bu sıralamayı kurumsal Sünnilik, padişah ve sultanların iktidarını meşrulaştırıcı bir siyaset aracı kullanmış, Allah’tan başka hiçbir unsurun olmaması gereken cami ve mescitlere panolarla taşımış; Şiilerin ağzını kapatmak için de duvar panolarına Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i de eklemeyi ihmal etmemiştir. Lakin İslam’ın somut-pratik hayatı pek yakından ilgilendiren hukuk, adalet, ahlak, ihtiram ve evrensel davasına uygunluk, yani tamamen sosyo-politik, hukuk ve kamusal ahlakın tatbiki açısından bir sıralama yapmak gerekirse, ben sıralamayı şöyle yapardım: 1. Ebubekir, 2. Ömer, 3. Ali, 4. Hasan, 5. Ömer bin Abdulalziz, 6. Muaviye bin Yezid (II. Muaviye), 7. Osman (Allah hepsinden razı olsun).
Hz. Osman, son 6 yıllık icraatı dolayısıyla büyük tenkitlere maruz kaldı. Bu durumda Tarihsel İslam’ın bize referans vereceği yedi halifemiz var demektir. Bu sıralamaya resmi kurumsal Sünni(ci)lerin tepki göstereceğini biliyorum, ama Hz. Osman’ın sahabe olması, Efendimiz’in iki kızıyla evlenmiş olması onun hata ve yanlışlıklarının (sabah namazını zilzurna sarhoş cemaate namaz kıldıran, daha doğrusu bir türlü dili dönmediği için kıldıramayan valiyi görevde tutması; Ebu Zer’i çöle sürgün göndermesi, Abdullah bin Mes’ud gibi büyük bir sahabeye gösterdiği muamele vs.) amel defterinden silinmesinin gerekçesi değildir; çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), hesaptan kitaptan hiç kimsenin muaf olmadığını söylemiştir. Hz. Osman’ın hata ve yanlışlıkları onun İslam’a hizmetlerini, iyiliklerini de ortadan kaldırmaz, faziletlerini görmezlikten gelmemize sebep teşkil etmez.
Ömer bin Abdulaziz ve Muaviye bin Yezid’in meşru ve makbul halifeler arasına katılması, haklı olarak eleştirdiğimiz Emeviler’e kavim-kabile olarak ıslah ve iflah olmaz kötü bir öz katmanın yanlış olduğunu göstermektedir. Hiçbir kavim ontolojik olarak salt iyi veya salt kötü değildir, yüce Allah’ın lanetlediği İsrailoğullarının dahi istisnaları (iyileri, vicdan sahipleri) vardır (Al-i İmran, 113-114). Milliyetçi ideolojiler, ulusu yüceltir, hatasız ve her şeye hakkı olduğunu propaganda eder; demokrasiler de halkı doğrunun mutlak kaynağı kabul eder. Oysa milliyetçi ideolojiler başkaları üzerinde tahakküm kurma aracı olur; demokrasiler de Hitler, Trump ve Netanyahu gibi psikopatların yüzbinlerce insanın haksız yere öldürülmesine, şehirlerin harabeye dönmesine vize verir.
Mamafih bugün için bize hayli manalı ve gerekli gelen husus, İmam Malik’in iyi ve adil bir yönetimin, halkın-toplumun iyiliğe ve adalete, doğruluğa ve takvaya sahip olmasına bağlı olduğunu özellikle vurgu yapmasıdır, bu, bugünkü Batılı demokrasilerin ve bilhassa demokrasiyi olduğu gibi İslam’a dahil etmek suretiyle sorunların tamamen çözüleceğine inanan Müslümanların üzerinde imal-i fikr etmeleri gereken kıymetli bir tespittir ki, eğer demokrasiler kötüleri iş başına getiriyorsa, sorunun kaynağını bu cabbarun anit ruh hastalarında değil, belki halkta-toplumda aramalı. Travmatik zulüm ve şenaatlere tanık olan İmam Malik, sıklıkla “Nasıl iseniz, öyle yönetilirsiniz” prensibinin siyasetin ve yönetimin özünü teşkil etiğini söyler. (İmam Malik’in siyasi görüşleri ve tutumu için bkz. M. Ebu Zehra, İmam Malik, s. 595-83.)
Yürürlükteki demokratik teamüllerde ana problem, iyi veya kötü, ehil veya değil, kifayetsiz kişilerin ortaya çıkıp yönetime talip olabilmesidir. Muaviye’den bu yana Müslüman dünya, ehil olmayan siyaset bezirganlarının yönetimin başına geçmelerine karşı koruyucu bir tedbir almaya muvaffak olamadı. İmam Malik, yönetimi zorbalardan, demagoglardan, palavracılardan koruyucu tedbir alma sorumluğu ve görevin halka/ümmete ait olduğunu düşünüyordu. Muhtemelen İmam Malik, Hz. Peygamber (s.a.)’in şu uyarısını esas almıştır:
“(Ey) Abdurrahman İbni Semüre! Kimseden yöneticilik isteme! Zira bu görev sen istemeden verilirse, Allah yardımcın olur. Eğer sen istediğin için verilirse, Allah’dan yardım göremezsin.” (Buhari, Ahkam, 5; Müslim, Eyman, 19.) Bugünkü ne yasa ne ahlak tanıyan muhteris siyasetçileri düşününce, bu Peygamber uyarısının ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.
Bu konuda Hasan el Basri’nin de (h. 110/m. 728) İmam Malik’le paralel düşündüğünü, zamanındaki yöneticilere karşı benzer tutum takındığını söylemek mümkün. Haricilerin Abdulmelik bin Mervan’a karşı ayaklanmalarını sorduklarında, bu büyük kelamcı, fakih ve sufi: “Ne bunlarla, ne onlarla ol!” demiştir.
John Locke’tan (öl. 1704) 996 sene önce Hasan el Basri’nin Emevi valilerin zulmünden şikayete gelenlere söyledikleri dünya siyaset tarihine yön verecek evrensel bir siyasetin yol haritasıdır:
“Allah boyunlarını devirsin! (Bu zalim valiler) Bilmiyorlar mı ki, İmam’ın hakkı dörttür: Cuma’yı kıldırması, feyi toplayıp dağıtması, hadleri uygulaması ve cihad ilan etmesidir, başkaca da hakları yoktur.” Bu yöneticilere (devlete?) ait dört hak:
Hasan el Basri’nin devletin yetki ve görevlerini dört fonksiyonla sınırlandırması sonraları Hanefi hukukçular tarafından da kabul görecektir. (Bu ana siyaset ve yönetim çerçevesinin liberal siyasetle mukayesesi için bkz. Ali Bulaç, Din ve Siyaset (İstanbul: Çıra Yayınları, 2021), 452-523.)
İmam Malik, kargaşa ve kıtale mesafeli durmakla beraber, Muhammet Nefsü’zzekiye, Ebu Ca’fer el Mansur’a kıyam edince (h. 146/m. 763) ona destek verdi, vaazlarında halkı Nefsü’zzekiye’ye biat etmeleri için teşvik etti. Ehl-i beyt adına Abbasi halifesine başkaldıran Nefsü’zzekiye’ye biat edilmesi gerektiğini söyleyen İmam Malik, “Ama bizim Mansur’a biatımız var” diyenlere, “Siz baskı altında biat vermişsiniz” diyordu. (M. Ebu Zehra, Ebu Hanife, s. 40; Ahmet Özel, “Malik bin Enes”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi)
Mansur, hem isyana destek verdiğini hem soruşturma sırasında Ebu Hanife ile görüştüğünü öğrenmesi üzerine İmam Malik’e ağır dayak atılması cezasını verdi, cezayı da acımasızca infaz ettirdi, işkence sırasında bir kolu sakat kaldı.
İmam Malik’e valisi aracılığıyla işkence yaptırmasının büyük yanlışlık (politik hata?) olduğunu anlayan Ca’fer el Mansur, hac ibadeti dolayısıyla geldiğinde onun gönlünü almak istedi, bu arada yine iktidar/devlet adına bir hinlik düşünmeyi ihmal etmeyip ona derlediği hadisleri bir araya getirdiği Muvatta’yı resmi kitap ilan etmek istediğini, böylece herkesin doğru ve isabetli bir kaynağa göre hareket edeceğini söyleyince İmam Malik sultanın neyi hedeflediğini anında sezip bu teklifi kat’i bir dille reddetti. Bu, İmam Malik’in daha o dönemde “resmi din-resmi mezhep” görüşüne karşı çıktığını gösteriyordu. Daha sonraları iktidarla ilişkinin nimet ve avantajını kullanma yolunu seçen Mutezile, bu büyük hataya düşüp görüşlerini resmi mezhep ilan ettirecek, böylelikle kendisi gibi inanmayan ve düşünmeyen alimler başta olmak üzere halka senelerce süren “mihnet” dönemini yaşatacaktır.
Şimdi sakince kendimize soralım: Dört büyük mezhep kurucularından biri olan İmam Malik, devletin/iktidarın politikalarını meşrulaştırıp konfor hayatı yaşayan “kurumsal Sünni” miydi, yoksa Resülullah (s.a.)’ın Sünnetine ve Raşid halifelerin yolunu takip eden gerçek Sünni miydi?
Bizim bugün yeniden Selef-i salihe, sahih geleneğe dönüş gibi bir sorumluluğumuz varsa, referans alınacak imamlardan biri İmam Malik’tir. Konumuzla ilgisi bakımından şu maddelerin altını çizebiliriz:
Buradan baktığımızda Ehl-i Sünnet ve’l cemaatin esas dayanaklarından biri olup Sünniliğin de iftihar vesilesi olan İmam Malik’in hangi görüşü ve mirası bugünkü sözüm ona Sünnilerin hayatında, tutum ve davranışlarında bir etkiye sahiptir? Bugünkü zelil yönetimler mi gerçek Sünni?
Sonraki yazımızın konusu İmam Şafii olacak, inşallah!
SOSYAL MEDYADAN SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİMİZ "Neden Allahü Ekber Diyoruz" İSLAMİ HABER "MİRAT" YOUTUBE
UCM Başsavcısı Karim Khan’dan Dikkat Çeken Açıklama: "UCM Afrika ve Putin İçindir, Batı İçin Değil":…
Londra'da Şok Eden Saldırı: Yahudi Bir Kişi Bıçaklı Saldırıya Uğradı İngiltere'nin başkenti Londra, sokak ortasında…
ALIN TERİ VE 1 MAYIS ÜZERİNE Bütün işçi ve emekçi kardeşlerimizin 1 Mayıs Emek ve…
Polonya Milletvekili Braun’dan AP Genel Kurulu’nda ‘Gazze’ Çıkışı Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu, Polonyalı milletvekili…
Kamâlistlerden Beter mi Olduk? AİLE HAYATINI ÇÖKERTİYOR, NÜFUS ARTIŞINI DA ENGELLİYORUZ • Kadının ekonomik ve…
View Comments
Allah seni ıslah etsin, doğru yolu ilham etsin ali bey, bir daha seni hiç okunmamak üzere seni Allah'a havale ediyorum
Behzat bey, benim için ne güzel dua etmişsiniz teşekkür ederim. Rabbim ben her dem ıslah etsin, salih kulları arasında haşretsin. Yazılarımı okumama kararınız da isabetli olmuş. Okuyup hoşlanacağınız çok alim yazar var, beni okuyup kendinze sıkıntı vermeyin. Ne güzel buyurmuş Alemlerin Rabbi: “Onlar sözü dinler, en güzeline uyarlar.” (Zümer, 18). Keşke herkes sizin gibi hakaret etmeden, belaltı vurmadan görüş ve duygularını dile getirse. Selam ve dua ile
Behzat bey, duanız için teşekkür ederim. Benim her zaman böyle bir duaya ihtiyacım var, Rabbim beni ve müslümanları her daim ıslah etsin, sıratı müstakimden ayırmasın. Beni okumama konusunda aldığınız karar da isabetli, sizi rahatsız eden yazılarımı okuyup kendinizi sıkıntıya sokmayın. Bu memlekette yazılarından, görüşlerinizden istifade edeceğiniz çok sayıda alim, yazar var. Ayrıca duygularınızı ifade ederken belaltı vurmadığınız, itham, suçlama, ispiyon ve hakaret dili kullanmadığınız için de teşekkür ederim. Yüce Allah şöyle buyurmamış mı: "Onlar sözü dinlerler ve (fakat) en güzeline uyarlar" (Zümer, 18). Ben delilsiz, kaynaksız hiçbir iddiada bulunmamaya çalışıyorum. Belki sadece cevaben şu hususun altını çizeyim: Ben Ehl-i sünnet'in ve sahih Sünnilğin müdafaasını yapıyor, suistimal edilen Sünniliği aslına, sahih kaynağına, kurucu imamların anlama usulüne irca etmeye gayret ediyorum.
Ali bey doğruyu ve hak yola ulaşmak isteyenlerin yoluna çok engeller çıkar, bu sınavın kaderidir. Allah rahmet eylesin o büyük insanlar zalim yöneticilerin baskıları altında da hakkı ayakta tutmaya ve gelecek nesillere doğru bir şekilde ulaştırmaya çalışmışlardır. Tıpkı bu gün olduğu gibi. Selam ve dua ile.