
Gazeteci Ali Çağatay, ABD’nin İran’a yönelik “nükleer silah sahibi olamazsınız” baskısını sürdürdüğü bir dönemde, İsrail’in nükleer silahlanma tarihini mercek altına aldı. Çağatay’a göre bu süreç; gizlilik, uluslararası iş birlikleri ve bilinçli bir belirsizlik stratejisi üzerine inşa edildi.
ALİ ÇAĞATAY’IN YAZISI : İSRAİL’İN NÜKLEER GÜCÜNÜ DETAYLI VİDEO ÇALIŞMASI İLE İNCELEYEN ”AYHAN TARAKÇI’NIN” VİDEOSUYLA DETAYLANDIRILMIŞTIR
İsrail’in nükleer silah sahibi olma süreci, 1950’lerin ortalarından itibaren çok gizli bir programla yürütüldü ve bugün hâlâ resmi olarak “var mı yok mu” belirsizliği koruyan bir nükleer belirsizlik (nuclear ambiguity) stratejisi izliyor. Gazeteci Ali Çağatay’ın Seyir Hali programında anlattığı gibi, bu süreç “hem var hem yok” bir yaklaşım üzerine kuruldu; İsrail resmi olarak nükleer silah sahibi olduğunu kabul etmiyor, ancak uluslararası istihbarat ve uzmanlarca geniş çapta nükleer güç olarak kabul ediliyor.
Başlangıç (1948-1952): İsrail Devleti’nin kuruluşu sonrası, Başbakan David Ben-Gurion, Holokost sonrası “bir daha asla” mantığıyla nükleer caydırıcılık arayışına girdi. 1952’de İsrail Atom Enerjisi Komisyonu kuruldu ve nükleer araştırma programı resmen başladı.
Fransa İşbirliği (1950’ler sonu): En kritik adım, Fransa ile gizli anlaşmaydı. 1957’de Fransa, Negev Çölü’nde Dimona yakınlarında bir nükleer reaktör ve plütonyum geri kazanım tesisi inşasını destekledi (EL-102 tipi ağır su reaktörü). Fransa, reaktör teknolojisi, mühendislik desteği ve hatta ağır su gibi malzemelerde yardımcı oldu. Bu işbirliği, Fransa’nın kendi nükleer programını geliştirdiği dönemde (Süveyş Krizi sonrası) stratejik yakınlaşmayla güçlendi.
Reaktörün Aktivasyonu ve İlk Silahlar: Reaktör 1963’te kritik hale geldi, 1966’da tam operasyonel oldu. Plütonyum üretimiyle birlikte, 1966 sonu-1967 başı gibi ilk operasyonel nükleer cihazların tamamlandığı tahmin ediliyor. Altı Gün Savaşı (1967) öncesi acil durumda birkaç nükleer cihaz monte edildiği biliniyor.
ABD’nin Rolü: ABD, başlangıçta endişeliydi ve Kennedy döneminde Dimona’ya denetimler talep etti (1961-1963 arası ziyaretler). Ancak İsrail, denetimlerde yanıltıcı bilgiler verdi (örneğin, yeniden işleme tesisini gizledi). Nixon döneminde (1969) Golda Meir ile gizli bir anlayışa varıldı: İsrail nükleer silahlarını test etmemek, ilan etmemek ve görünür kılmamak koşuluyla ABD “göz yumdu”. Bu, İsrail’in nükleer statüsünü fiilen kabul eden bir sessiz anlaşmaydı. ABD, hem yardımcı oldu hem de sonradan göz yumdu.
İfşalar ve Doğrulamalar:
1979 Vela Olayı: Güney Atlantik’te bir çift flaş tespit edildi; birçok uzman bunu İsrail’in (muhtemelen Güney Afrika işbirliğiyle) düşük güçlü nükleer testi olarak görüyor.
1986 Mordechai Vanunu İfşası: Dimona’da teknisyen olan Vanunu, Sunday Times’a fotoğraflar ve detaylar vererek programı dünyaya kanıtladı. Bu, İsrail’in nükleer cephaneliğini (tahmini 80-200 savaş başlığı) doğrulayan en büyük ifşaydı.
Samson Option: Programın mottosu “Samson Option” – son çare olarak nükleer kullanım tehdidi (İncil’deki Samson gibi, düşmanla birlikte yok olma).
Çağatay’ın vurguladığı gibi, nükleer silah sahibi ülke sayısı azaldıkça dünya daha “rahat” olur; çünkü nükleer güç dengeleri bozulmaz. ABD, İran gibi ülkelerin nükleer olmasını istemezken, İsrail’in mevcut statüsünü tolere ediyor – bu, bölgesel caydırıcılık sağlıyor ama resmi kabul proliferasyonu tetiklemiyor. İsrail NPT’ye (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması) taraf değil ve Dimona IAEA denetimine kapalı.
Bu süreç, Fransa’nın teknik yardımı, ABD’nin stratejik göz yumması ve İsrail’in gizlilik politikasıyla şekillendi. Bugün İsrail, Ortadoğu’daki tek nükleer güç olarak görülüyor, ancak “resmi” olarak hâlâ “ne var ne yok” çizgisinde.