
Türkiye, büyük yerüstü, su ve insan kaynağına sahip bir ülke olmasına rağmen, kendi potansiyelini gereği gibi kullanamamaktadır. Bu konuda, ülkenin siyasi ve idari sisteminde bazı eksiklikler bulunmaktadır. Bu eksikliğin giderilmesinde, aydınların ve halkın devreye girmesi ile, sistemin büyük bir güce ulaşacağına inanıyorum.
Bir toplumun en büyük özelliği, kendi ülkesinin nasıl yönetildiğini, imkanlarının nasıl değerlendirildiğini ve kendine düşen alanlarda görüşlerini çekinmeden ilgililere sunması ve bu konulardaki işlemleri de bıkmadan, usanmadan takip etmesi gerekmektedir. Elbette bunların gerçekleşmesi için, öncelikle merkezi, daha sonra da mahalli idarelerin aydın ve halk kesimlerine bilgilerini ve tekliflerini sunabilecekleri bir imkan ve ortamı sağlamaları gerekiyor.
Fakat maalesef, Bürokratik sistem; sanki, aydın ve halkı, kendi fikir ve tekliflerini sunabilecekleri bir ortamı onlara vermemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Halbuki bir sistemin, görev almamış paydaşları vardır ve yönetici ve karar verici grupların bu paydaşlardan mümkün olduğu kadar istifade etmeleri gerekiyor.
İkinci bir konu ise, Siyasi partilerin; aynı şekilde halka gereği gibi açık olamaması ve halkın, ve taraftarlarının kendini “şartsız desteklemesi” ile çerçevelenen bir metot içerisinde bulunmasıdır. Halbuki siyasi partilerin de, kendi milletvekili ve il, ilçe başkanları ile , kendi içine kapalı bir grup haline gelerek, “bürokratikleşme” içine girdiklerini görmekteyiz.
Bütün bu durumlar, halkın ülkenin meselelerine bir türlü etkin bir şekilde katılamadığını ve olayın sadece siyasiler ve bürokratlar arası ilişkilerden kaynaklanan bir düzlemde gerçekleştiğini göstermektedir. Bu sistemin, “partili”, “hemşeri”, “dost-arkadaş” merkezli bir hale gelmesi, halkın bir türlü kendi yönetiminde rol almasına ve isteklerini yönetim kesimlerine ulaştıramamasına yol açmaktadır.
Demokrasi’nin halkın kendi kendini yönetimi olarak söylenirken, demokratik ülkelerde halkın hakları ve yetkileri, ya sembolik bir şekilde kalmakta veya halkın oy dışında herhangi önemli bir görev veya sorumluluğu bulunmamaktadır.
Halbuki yönetim, sadece kendi birimleri ve insiyatifi ile görevini yürütemez. Çok eski zamanlarda bile, Padişahlar veya Mahalli Yöneticiler, kendi birimleri ile çalışmanın yanında, halkın önderi durumunda olan kişiler, ilim adamları ve bölgenin manevi üstadları ile görüşmelerini yaparak, toplumun birçok kesimi ile temaslarını sürdürürlerdi.
Hatta, Hz.Ömer’den itibaren Müslüman yöneticiler, kah açıktan kah kıyafet değiştirerek halkın arasına girerek, kendilerine iletilme imkanı bulunmamış veya iletilmemiş konu ve meseleleri incelemeye çalışırlardır.
Günümüzde birçok elektronik iletişim ve medya imkanlarının olmasına ve çok yönlü sivil insiyatif, üniversite ve araştırma merkezlerinin varlığına rağmen, siyaset ve idarenin sadece kendi birimleri ile işleri yürütmeye çalışmaları ciddi bir boşluğu ortaya çıkarmaktadır.
Fakat, nedense siyasi ve idari kesimlere gelen kimseler; sanki kendilerinde başkalarından çok fazla bilgi ve yetki olduğu düşüncesine kapılmakta ve başkalarından fikir ve görüş alma zahmetine katlanmamaktadırlar.
Bu yüzden ilim adamları, halkın danıştığı insanlar ve sivil toplum kuruluşları, kendi üzerlerine düşen görevleri yapmanın yanında; hükümet ve siyasi partileri, toplumsal kültür, ahlak ve yaşama sistemi konusunda gerekli tavsiye ve ikazları yapabilecek bir hale gelmeleri şarttır. Aksi halde, sistem; menfaat ve çeşitli eğilimler sebebiyle sık sık ihlal edilmekte ve toplumsal haklar, çoğu zaman yerine getirilememektedir. Zaten çok önemli bir söz vardır: “ Her toplum, kendi kaderini belirler”.
Prof. Dr. Sami Şener
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ