
Bu yazıda Muaviye’nin cürümler bölümündeki amel defterine bakmaya çalışacağız. Şu var ki, Muaviye’ye isnad edilen cürümlerin a. Sahiden onun tarafından işlenip işlenmediğinin sahih bilgilerle tespit edilmesi, b. “El cezaü min cins’il amel” kuralınca her cürmün (suç ve günahın) kendine özgü ceza miktarı ve niteliğiyle değerlendirilmesi gerekir.
Muaviye’nin “amel defteri” kapandığından suçun tespiti, cezanın takdiri ve infazı Allah’a ve Ahiret Günü’ne kalmış bulunmaktadır. Biz, bu cürümlerin bize nasıl tarihsel bir miras bıraktığı ve bugünkü İslam dünyasının sosyo-politik ve ahlaki tutumu üzerinde ne türden bir etkiye sahip olduğu konusuyla ilgiliyiz.
Kullandığım terminolojide maddi suç ve manevi günahı “cürüm” kavramıyla ifade ettiğimden, Muaviye’nin aşağıda sıralayacağım 15 cürmünden yerine göre bir kısmı müeyyidesi dünyevi ve maddi suçlar, bir kısmı manevi/ahlaki günahlar kategorisine girer.
1. Saray ve debdebe: Muaviye aristokrat bir aileden gelmeydi, zenginliği, gösterişi, yani Kur’an-ı Kerim’in kınadığı tefahuru ve tekasürü (Hadid, 20; Tekasür, 1) severdi. Daha Hz. Ömer zamanında bile gösteriş ve debdebeli hayatı dikkat çekmişti, hatta bir keresinde Şam’ı ziyaret eden Hz. Ömer, “Bakıyorum, Bizans meliklerine benzemişsin” deyince, “Ey Mü’minlerin Emiri, ben sınırda görev yapıyorum, Bizans’a karşı itibarımızı koruyorum,” mealinde savunma yapmıştı. Saray kültürünü Bizans’tan ilk ithal eden Muaviye olmuştur, sonraları Abbasiler, Safeviler, Osmanlılar İran ve Mısır saraylarını ekleyip bu kültürü devam ettirdiler.
2. Ebuzer el Gıfari’nin muhalefeti: Bu durum tahmin edileceği gibi ilk nesil Müslümanların hoşuna gitmez ve içlerinde bu konularda tavizsiz Ebuzer el Gifari’nin yüksek sesle itirazına ve muhalefetine yol açar. Ebuzer, Muaviye’ye iki noktada itiraz eder:
a) Asırlar sonra ortaya çıkacak kapitalizmin ilk nüvesi olan “Kenz”e karşı çıkması. Kenz altın ve gümüşün üst üste biriktirilmesi, servet ve tekasür sevgisi. Muaviye, ilgili ayetin (Tevbe, 34-35) gayrımüslimler için indiğini söylese de Ebuzer bunun Müslümanlar için de hüküm taşıdığını söyler. (Geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, III, 513-517; Ali Bulaç, “Modern İktisadın Ruhu Kenz”, The Turkish Post 1-2, 01-04. 06. 2025)
b) Ebuzer Muaviye’nin saray inşa etmesine karşı çıkar ve yüzüne şöyle der: “Sarayda yaşamak haramdır. Eğer sarayı Beytülmal’den yaptırmışsan haram iş işlemişsin, kendi cebinden yaptırmışsan yine israf olduğundan haramdır.”
Muhalefet ve itirazlar durmayınca Muaviye, Ebuzer’i Hz. Osman’a şikayet eder. Bunun üzerine Halife Osman, Ebuzer’i başkente çağırır, onu Rebeze denen çöle sürgün eder. Hz. Osman’ın yapması gereken şey, Ebuzer gibi dev bir sahabiyi haklı bulup saray ve gösteriş kültürünü İslam’a sokan Muaviye’yi uyarması veya en doğrusu görevden almasıydı. Ebuzer, sürgün yeri çölde karısıyla yalnız başına vefat eder, cenazesini kaldıracak kimse bulunmaz, tesadüfen geçen bir kervan onu tanır, hayıflanarak defnederler.
3. Kan davası peşinde koşması – Cahili kabile asabiyeti: Hz. Peygamber, İslamiyet’i bir sosyo-politik model olarak hayata geçirmek isterken Arapların kadim kabile geleneği ve “mevali” kurumundan istifade etti. Kabile geleneği çift kutuplu bir sosyal yapıdır. Hz. Peygamber, kabilelerin nesep asabiyetini terk edip sebep asabiyeti (yüksek ahlaki hayat, adalet ve iyilik amaçlı dayanışma) üzerinde bir araya gelmelerini istiyordu. Kabile pratiğinde;
a) Suçlular korunur, kan bedelleri ödenir,
b) Kan davası güdülür,
c) Çapulculuk, yağma, baskın kabile gelirinin belli başla kaynakları arasında yer alırdı.
Hz. Peygamber (s.a.), bunları toplumsal hayattan işlevsiz hale getirmek istiyordu. “Suçlular korunmaz” ilkesini getirdi ama diyet ödemeyi devam ettirdi, kan davalarını, çapulculuğu ve yağmayı yasakladı.
Ama pek de kolay olmayacaktı. Çünkü derin bir geçmişe ve köklü duygu ve hatıralara dayalı kabile asabiyetinin tekrar uyanması, birliği ve ekonomik/maddi kaynakların belli ölçüler dahilinde adaletlice bölüştürülmesi ilkesinin terkedilip tekrar yağma ve çapulculuğa, kan davalarına dönülmesi tehdidi bütünüyle sona ermiş değildi.
Hz. Peygamber, muazzam bir iş başarmıştı, kabileleri isimleri ve unvanlarıyla tek tek zikrederek Medine Sözleşmesi’nin kurucu aktörleri kıldı (Md. 1-24), merkezi bir kamu otoritesi oluşturdu, çöl hayatı yaşayan insanları Medinetü’n Nebi’de medenileştirmeye çalıştı.
Hz. Osman’ın katliyle Muaviye, “Ali katilleri koruyor”, hatta kendisi asli faillerdendir imasında bulunarak kabile hamiyetine kalkıştı. Osman’ın kanlı gömleğini mızraklara asarak şehir şehir dolaştırdı, aşiret ve topluluklarda cahiliyeden kalma kan davası duygularını tahrik edip intikam duygularını alevlendirdi.
4. Haksız suçlamalar: Geliştirdiği söyleme göre Ali, Osman’ın katillerini koruyor, kısas hükmünü yerine getirmiyordu. Muaviye, Osman’ın kanına sahip çıkmak suretiyle artık “lider benim” mesajını veriyordu. Kadim kabile geleneğine göre, birinin kanına sahip çıkıp kan davası güden o kabilenin liderliğine aday olmuş demektir, kabile bileşenlerinin tümü onun etrafında toplanmalıdır. Ali’nin yönetiminde –Hz. Osman’ınınki gibi- diledikleri tasarrufta bulunmayacağını düşünen eşrafa, görevden alınma korkusu içindeki valilere mektuplar yazarak kendisi halife olursa onları taltif edeceğini vadinde bulunuyor, onları satın alıyordu. Hz. Ali’nin kardeşi Akil’i bu amaçla ordu komutanı yaptı.
5. Meşru kamu otoritesine isyan (baği): Şüphesiz meşru halife Hz. Ali’ydi. Seçimle iş başına gelmiş, biat almıştı. Muaviye ise Ali’nin valisiydi, Ali’nin halifeliğini tanımıyordu. Bizim tarihte gelişen fıkhımıza göre, meşru halifeye başkaldıran, silah kullanan kişi ve kişiler bağiydir. İmam Şafii’ye göre de Muaviye bağiy idi. Bağî fıkıhta mücerret bir hüküm değildir, bağyedenin Müslüman ve gayrımüslim olması fark etmez. Hz. Ebu Bekir’e göre, merkezi otoriteye silahla başkaldıranlar, Müslüman olduklarını beyan ettikleri halde zekat (vergi) vermeyi reddedenler de mürteddirler, mürtedlere karşı savaşılır. Hz. Ömer “La-lilahe illallah deseler de mi”, diye itiraz etmişse de Hz. Ebubekir’in içtihadına uymuştur. Kişisel din değiştirene silah (şiddet ve terör) kullanmadığı müddetçe dokunulmaz, temel hakları ihlal edilmez. Bağinin meşru Halifeye silah kullanıp başkaldırması büyük hukuk ihlali olduğundan, Halifenin onunla savaşması görevidir. Bu hükme göre, meşru otoriteye silahla baş kaldırdığından Muaviye bağiy idi. Eğer Şeyheyn zamanında isyan etseydi, her ikisi ona karşı mürted olarak savaş açarlardı.
6. Kur’an ayetlerinin istismarı: Sıffin savaşının en kritik anında Arap dâhilerinden Amr bin As’ın önerisiyle Muaviye Kur’an ayetlerini mızrakların ucuna taktırdı, böylelikle tam yenilecekken, durumu lehine çevirdi. Amr bin As, dahi seviyesinde zeki idi ama akıllı değildi, akıllı olsaydı seçimle işbaşına gelen Ali’ye itaat eder, bir baği ve isyancıya hizmet etmezdi. Bu, tarihte Kur’an-ı Kerim’in, gayrımeşru siyasi amaçlarla istismar edildiği ilk örnektir.
7. Ammar bin Yasir’in ölümünden sorumlu tutulması: Ammar bin Yasir, Sıffin savaşında hayatını kaybetti, hakkında Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Ammar’ı asi ve baği bir topluluk öldürecek”. (Mustafa Fayda, Ammar bin Yasir, DİA.) Bu hadis kendisine hatırlatıldığında Muaviye’nin savunması şöyle olur: “Biz Ammar’ı öldürmedik, öldüren Ali’dir. O bize karşı savaşmasaydı Ammar öldürülmezdi. Ali, Ammar’ı getirip kılıçlarımızın önüne attı.” Bu boş polemiğe Hz. Ali şöyle cevap verir: “Bu muhakemeye göre Hamza’yı da Peygamber mi öldürdü?” Muaviye, daha savaş başlamadan önce Şebes’in “Ey Muaviye, eline imkan geçse Ammar’ı da öldürecek misin?” sorması üzerine şöyle der: “Neden öldürmeyeyim, Vallahi değil Osman için, Osman’ın kölesi Natil için bile öldürürüm.” (Taberi, Tarih, V, 12.) Muaviye’ye göre Osman’ın kölesi bile Ammar’dan değerlidir. Ammar, ilk Müslümanlardan olup annesi (Sümeyye binti Hayat) ve babası (Yasir) şehit olan (m. 615) önemli bir sahabedir. 93 yaşında iken şehit edilmiştir.
8. Hilafet’ten Saltanat’a: Rızaya ve seçime dayalı sistemin Hilafetten saltanata kalbedilmesi İslam tarihinin maruz kaldığı en büyük musibettir. 1850’den beri İslamcılar, İslam’da ilk büyük sapmanın siyasi sistemdeki bu sapma olduğunu savunurlar. Bu büyük günah ve sapmanın faili hiç şüphesiz Muaviye’dir.
9. Muaviye siyaseti: Zer-o zor o tezvir: Muaviye’ye göre rakibin her ne suret, yol ve araçla bertaraf edilmesi esas olduğundan, siyasette aslolan başarıdır, sonuca giden her yol mübahtır. Yöntem şudur: Sözün geçtiği yerde söz (yalan, iftira, itibarsızlaştırma, karalama, tezvirat), paranın geçtiği yerde para (zer/altın), her ikisinin geçmediği yerde kılıç (zor). Muaviye her üç yolu da ‘başarıyla’ kullanmış, bu yöntemle h. 41-60/m.661-680 arası 19 yıl 3 ay hüküm sürmüştür.
10. Hz. Hasan’ın öldürülmesinde azmettirici olması: Baskın bir kanaate göre, Muaviye, yaptıkları anlaşmaya uymadığından Hz. Hasan’ın ona itiraz edip başkaldıracağını düşünmüş, karısı Ca’de bintü’l Eş’as el Kays el Kindi’yi kullanarak onu zehirlemiştir. Bu iddiayı kuvvetlendiren husus, Hz. Hasan’ı zehirleyen kadının Muaviye tarafından oğlu Yezid’le evlendirilip ödüllendirilmesidir.
11. Hz. Ali’ye ve Ehl-i beyt’e hutbelerde lanet okutturması: Bu tarihen sabit bir cürümdür. Muaviye, her Cuma hutbesinde Hz. Ali’ye lanet okutturuyor, okumayanları cezalandırıyordu. Aşağıda aktaracağımız Hucr bin Adi olayı bunun somut, dramatik delilidir.
13. Hucr bin Adiy’e verdiği ölüm cezası: Hutbelerde Hz. Ali’ye lanet okutmayı reddettiği için Muaviye’nin Hucr bin Adiy’in ölüm emrini verdi. Kefe’den Şam’a elleri ve ayakları zincirli olarak Muaviye’nin huzuruna getirtilen Hucr, iki rekat namaz kılmak istemiş, ama öldürülürken elleri ve ayaklarının çözülmesini istememiştir. Aslında Hucr, Muaviye’nin hilafetini kabul etmişti, ancak hutbelerde Ali’ye lanet edilmesine karşı çıkıyor, bunu yapanlara bazan küçük çakıl taşları atıyordu. (Taberi, Muaviye’nin emriyle gerçekleştirilen bu trajik olayı geniş olarak anlatır. Bkz. Taberi, Tarih, V, 268-274.) Bu elim cinayetleri tolere edenler, “Zarar-ı ammı def’etmek için zarar-ı has tercih edilir” ilkesine sığınırlar. Bu yetmiyormuş gibi Osmanlı’daki kardeş katlini, kundaktaki bebeği katletmeyi de tecviz ederler.
13. Semure bin Cendeb olayı: Tarih kitaplarında yer alan bazı iddialara göre, Muaviye, Semure bin Cendeb’e Bakara suresi 204, 205, 206. ayetleri Ali aleyhide yorumlasın diye 400 bin dirhem vermiştir. Bu Kur’ani anlamın tahrifatına göre 204, 205 ve 206. ayetler Ali, 207. ayet ise onu şehid eden İbn Mülcem hakkındadır. İbn Ebi’l Hadid, bunu Ebu Ca’fer el İskafi’den nakleder. Şii eğilimleri güçlü İbn Ebi’l Hadid, muteber Sünni kaynaklarda güvenilir bulunmadığından söz konusu nakil şüpheyle karşılanmıştır. Referans verdiği Bağdat ekolüne mensup Mutezili Ebu Ca’fer el İskafi ise Şii olmadığı halde Muaviye’yi hadis uydurmakla itham etmektedir. (Hikmet Gültekin-Abdullah Çimen, “Semure bin Cendeb ve Hakkındaki Eleştiriler”, İnsan ve Topum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 3, 2018, s. 2080-2102). Semure, sonraları pişman olup şunları söyler: “Allah Muaviye’ye lanet etsin, ona 4 bin dinara yaptığım hizmeti Allah’a yapsaydım beni cennetine koyardı.”
14. Yezid’in veliaht tayin edilmesi: Muaviye, Bizans ve Sasanileri takip ederek, sarhoş, binamaz, ilkesiz, sefih oğlu Yezid’i veliaht tayin etti, İslami sistemi tersine çevirdi. Yezid’i yöneten de kendi aklı değil, hırslarını ve korkularını iyi kullanan “Beni Ümeyye derin devleti”ydi.
15. Şeytani zekanın Rahmani takvaya galibiyeti: Muaviye iktidar hırsı ve kabile asabiyetinin derin etkisinde Hz. Ali gibi mümtaz bir sahabeye isyan etti, haksız yere ve bir baği olarak kan dökülmesine sebep oldu. Oysa Hz. Ali’nin ne kadar değerli bir zat olduğunu biliyordu.
a) Hz. Ömer, onun hakkında, “Ali en faziletlimizdir” demişti. Başkalarıyla ihtilafa düştüğünde Ali’yi hakem-hakim kabul eder, ona müracaat ederdi. Ömer nazarında Ali, Şeriat’tı.
b) Ahlaki normlara ve hukuka sıkı sıkıya bağlı olan Ali’ye taraftarları “Sen de biraz zeki şeyler-siyasetler takip etsene!” dediklerinde, şu meşhur sözü sarfetmiştir: “Levle’t tuka, le-küntu edha’l Arab.” (Takva yani ‘ahlaki norm ve hukuk kurallarına sadakat olmasaydı’ Arapların en dâhisi ben olurdum.)
Yazı dizimizin bu bölümünde Muaviye’nin amel defterinde yer alan cürümleri sıraladım. Bunlar tarih ve siyer kitaplarında yer almış bilgi ve kayıtlardır. Uydurma, iftira, itham varsa delilleriyle zikredildiğinde düzeltmeye hazırım, bu yöndeki bilgi tashihini memnuniyetle karşılarım.
Muaviye bize kötü bir miras bıraktı, cürümlerinin cezasını vermek bize düşmez, artık Cenab-ı Hak’ın huzurunda hesabını verecektir. Bizim için önemli olan bu cürümlerin nasıl olur da sosyal, siyasi ve ahlaki teamüller halinde günümüze kadar gelmiş ve bugünkü ahlaki krizimize ve Müslüman dünyayı birbirine düşüren tefrikaya kaynaklık teşkil etmiş olmasıdır.
Dizinin son yazısında bu konu üzerinde duralım, inşallah!
Tarih kitaplarından aktarılan ve galib zan ölçülerine uygun olup olmadığı tartışılan bu rivayetleri Mevdudi’nin tarihi tetkike yönelten gençligimizde bizi uyandıran “Hilafet ve Saltanat” kitabından bu yana muteala ediyoruz.
Ama Ali (r) yönetiminin Muaviye’yi tasfiyeye yönelmişken Harici eğilimlilerle tutuştuğu Nehrevan Savaşı’nın hikmetli olup olmadığı yine tarihi rivayetler uzerinden tartışılıyor. Hele oğlu Hüseyin’in Mekke Müdafasında dirayetli sahabeyi bırakıp Küfe’ye yönelmesi de istişari düzeyde stratejik bir akıl urünü kabul edilmiyor.
Bu konular tabii ki bizi kopuk ve fantazi bir tarih algısına götürmemeli; ayrıca problemlerimizin çözümünde sahabe ve tabiin neslinin bize bıraktığı yanlışlarla oyalanmayı değil Nebilerin, Resullerin, sıddıkların, şühedanın ve salihlerin (4/69) zamanı aşkın örnek uygulamalarının niye örnek alınmadığını sorgulamalıyız.
Biz Modernitenin bize dayattığı ulus devletler şablonuyla kullanılan zanni hatta reyb, şek ve şüphe taşıyan gulat şia itikadı, saray Sünniligi veya Anadolu İrfani gibi geleneksel eklektik yaklaşımların tezviratlarını bırakıp, hayatı İslam’in tartışılmaz temel ilkeleri ölçüşünde okuyan bir hukuk ve adaletin peşinde olmalı, yorumlarımızı da bu eksende biçimlendirmeliyiz.
Saçma bir karşı çıkış. Hasan’ı Basri hazretleri Muaviyenin dört fiilinden dolayı küfürle itham edilmeyi hak ettigini söyler.
bu rivayette ebu mihnefin dayısının adı geçmiyor mu? Sonra Amel defterine muttali olabilen ve okuyan bir hocayla karşı karşıya olmak nasıl bir şey izahı zor
Alakasız bir yorum olmuş sn Türkmen.! Muaviye yi savunayım derken Hz Hüseyin’e dil uzatmışsınız.!
Bu husus tamamen siyasi bir konu olmasına rağmen dine ve itikata kadar götüren şeytan ve adamları, konuyu islam dünyasını kontrol etmek yönetmek ve parça parça ederek birlik olmalarını engelleyerek hükümranlıklarını devam ettiriyorlar. Adamın tek iyi işi islamı da (cihat ruhu) kullanarak topraklarını genişletmesi.
Teşekkürler Allah razı olsun Hocam . Büyük Sahabe Hucur bin Adi yi , Hutbelerde ehli beyte küfür edilince o da karşı çıkınca , önce dilini kestiler … sonra vahşice öldürüldü . Bu mazlum sahabe Hucur bin Adi; katleden Muaviye . Biz ikisine de Radiyallahu anhum diyoruz . Allah razı olsun . Bu ikisine aynı bakan bakış açısı na yazıklar olsun .Böyle bir zihin dumura uğramıştır .Hak batıl karışmıştır .Böyle bir zihinden insanlığa hayır gelmez
Rabbimiz allahtan kork. İnanmıyorsan inanma ama dini siyasete alet etmeye ve din maskasıyla fitneye yapmaya hakkın. Yok. Devlete karşı isyan her din ve ideolojide suçtur. Utanmadan nasıl onu İSlama mal ediyorsun. Siyasidir diyorsun. Devlete karşı isyan etmek fitne ve fesat çıkarmak hangi siyasettte var?
Ne kadar güzel bir yazı. Çok faydalandım. Günümüzdeki zulümlere dayanak noktası ise tam isabet.
Söz konusu yazıda Hz. Muaviye’ye yönelik getirilen eleştiriler, maalesef meseleyi “bugünün demokratik değerleri” veya “modern siyaset ahlakı” ile yargılama hatasına düşmektedir. İslam tarihinin en bıçak sırtı dönemi olan “Fitne Dönemi”ni anlamak için, olayları bugünün sözde akıl süzgecinden ziyade, “sahabe hukuku” ve “tarihsel bağlam” çerçevesinde değerlendirmek gerekir.Nasıl ki Fatih gibi bir padişahı kardeş katli konusunda derin ayrımlar varken bugünkü kıt akılla çözümleme, analizlerle bir insanı çürütüp aşağılamak bu kadar kolay olamaz o yaptığınız fiilin altında silinip gidersiniz.Ehl-i Sünnet akidesinin temel taşı, sahabenin tamamı hakkında hüsnüzan beslemektir. Unutulmamalıdır ki Hz. Muaviye; Peygamber Efendimiz’in (sav) vahiy kâtipliğini yapmış ve Müminlerin Dayısı sıfatına mazhar olmuş bir “sahabedir” nihayetinde sahabedir diyorum bakın Ebuzer de en büyük muhalifdi diyerek ver ha ver etmek en basit tabirle sığlıktır.İslam alimlerinin büyük çoğunluğu, Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki mücadeleyi bir “hak-batıl” savaşı değil, bir içtihat farkı olarak görür. Hz. Ali’nin içtihadında isabet ettiği, Hz. Muaviye’nin ise yanıldığı kabul edilir.Yani burada anakronizm yapıldığı da aşikar Yüzyılı 21. Yüzyıl ile Yargılamak
Yazıda halifeliğin saltanata dönüşmesi eleştirilirken, o dönemin realpolitik gerçekleri göz ardı edilmektedir.Devletin Bekası: O dönemde İslam coğrafyası hızla genişlemiş, kabile asabiyeti hat safhaya çıkmıştı. Hz. Muaviye, merkezi bir otorite kurarak devletin parçalanmasını engellemiş ve Bizans karşısında güçlü bir yapı inşa etmiştir.Selef-i Salihin, sahabe arasındaki bu acı olaylar hakkında net bir tavır koymuştur: “O eller ki o kanlara bulaşmadı, biz de dillerimizi o tartışmalardan uzak tutalım.” Bakara Suresi 134. ayette buyurulduğu gibi: “Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız sizedir prensibini ilk sıraya koymak elzemdir.Sonuç olarak Bir sahabeyi bugün “amel defterini açarak” yargılamak, ne bugünün yazarının ne de bizlerin haddidir. Bizim görevimiz; onların beşer olmaları hasebiyle yanılmış olabileceklerini kabul etmekle birlikte, İslam’a olan devasa hizmetlerini takdir etmek ve aralarındaki hükmü Allah’ın adaletine bırakmaktır.Bize ne oluyor ki hüküm verme kibrinde bulunabiliyoruz
Ali Bulaç senin itikadın bozuk.
Ehli bidat olduğun bu yazından belli.
Bütün bunlar olmusken ” Hz Ali haklıydı fakat Muaviye de haksız değildi ” ne demek. Bu sahabeyi savunmak değil, bu Hakkin haklının yanında zalimin karsisinda olamamak.. Ne mi olur? Iste bugünkü körfez ülkeleri gibi sahsiyyetsiz muslumanlar ortaya çıkarır..
Ehli sünnetin böyle bir bakış açısı yok. İyice abarttınız. Hz.Ali haklı, Muaviye ise haksızdı. Ehli sünnet bunu söyler. Ama sahabe olduğu için de hürmetsizlik etmez. İçithat hatası yapmıştır deyip, tarihe havale eder. Amaç fitneyi önelemektir. Yoksa hepsi bilir ki Hz. Ali haklıdır ve Muaviye de bağidir.
Girmedğin kapı kalmadı! Ya senin amel defterin ne alemde
Hz Muaviy’ye hakaret içeren ve Şii kaynaklardan toplayıp bir sahabeye hakaret içeren bu yazıyı yazmaya ve yayımlamaya utanmadınız mı? Mirat Haber, bu fetöcü ile ne yapmaya çalışıyorsunuz
Değerli okurlar,
Tarih, insanın aynasıdır; fakat o aynaya bakarken gördüğümüz şey çoğu zaman geçmişten ziyade kendi zihnimizdir. Hz.Muâviye bin Ebî Süfyân dönemine dair anlatılar da, modern siyaset üzerine yapılan yorumlar da aslında aynı soruya çıkar: “Güç nasıl kullanılır ve insan adaleti nasıl korur?”
Bu soruyu tartışırken bazı düşünürler ( Ali Bulaç gibi) , erken İslam tarihini bir “siyaset laboratuvarı” gibi görür; oradaki kırılmaları, bugünün dünyasına ışık tutan işaretler olarak okumaya çalışır. Buna karşılık Bediüzzaman Said Nursî ve İmam Gazali gibi isimler ise sahabe dönemine yaklaşırken daha çok kalbi korumayı, dili muhafaza etmeyi ve ihtilafları büyütmemeyi esas alır. Çünkü onlara göre her tarihî tartışma, doğru niyetle bile yapılsa, kalplerde gereksiz kırılmalar doğurabilir.
Bu iki yaklaşım aslında birbirine zıt değil, iki farklı ihtiyaca cevap verir: Biri aklı uyandırmak ister, diğeri kalbi korumak. Birisi “tarihten ders çıkaralım” der, diğeri “ders alırken yıkmayalım” diye hatırlatır. Günümüze bakıldığında ise her toplumda olduğu gibi Türkiye’de de liderler, iktidar ve siyaset üzerine yapılan yorumlar çoğu zaman tarihî benzetmelerle zenginleştirilir. Ancak bu benzetmelerin değeri, birebir teşhislerde değil, uyarı ve ibret boyutundadır. Çünkü tarih tekerrür etmez; ama insanın zaafları ve imtihanları benzer şekillerde tekrar eder.
Belki de en doğru bakış şudur: Geçmişi anlamak, bugünü yargılamak için değil; bugünü daha adil, daha dengeli ve daha hikmetli yaşamak içindir. İsimler değişir, dönemler değişir; fakat adalet, sorumluluk ve insan olmanın yükü değişmez.
Bu yüzden tarih konuşulurken asıl hedef, taraf olmak değil; ibret almaktır. Ve ibret, ancak kalp sakin, dil ölçülü ve akıl dengeli olduğunda hakikate dönüşür.Onun için sahabeler hakkında uluorta konuşmak özellikle de yargılayıcı dil kullanmak doğru değildir ve kurcalanmamalı. Böylesi bir durum Sahabeler hakkında tartışma, tarafgirlik ve de saygısızlık doğurur. Selametle kalın
Allah size hayırlı ömür ve hakikati açığa çıkarma çalişmalarínda başarílı kılsın.
Ebu Süfyan oğlu Muaviye, Müslümanların halifesi olduktan sonra İslam adına ya da Peygamberin halifesi olmak adına Müslümanlara hükmetmesi çok zor bir işti. Çünkü Muaviye, babası Ebu Süfyan ve Kureyş müşrikleri ile bir olup yirmi bir yıl süresince İslam ve onu getiren Peygamber ile küçükleri kocatan ve büyükleri ihtiyarlaştıran şiddet ve heybetteki uzunca bir savaş yapmıştır. Arapların kurt insanlarını, Yahudi, münafık ve putperestlerin çöl yılanlarını başına toplayıp, her fırsatta Allah ve onun Resulü ile savaşmak için onları kullanıyordu.
Muaviye, İslam adına ya da Resûlullah (s.a.v.)’in halifesi olma adına Müslümanlara hükmetmede nasıl istikrarlı olabilirdi ki? Çünkü O, Ebu Süfyan’ın oğluydu, çünkü O, Peygamberin amcası Hamza’nın karnını yardırıp İslam’dan ve Peygamberden öç almak ve nefretini belirtmek için onun ciğerini yiyen/çiğneyen Utbe’nin kızı ve sonradan da insan ciğeri yiyen kadın olarak bilinen Hind’in oğluydu.
Yine Muaviye, Resûlullah (s.a.v.)’in lanetini alan bir şahıstı. O zaman ki bir eşeğin üzerine babası Ebu Süfyan binmişti, Muaviye de onun yularını çekiyordu ve diğer büyük oğlu Yezid b. Ebu Süfyan da arkadan o hayvanı sürer vaziyetteydi. Bunlar bu şekilde Peygambere doğru geldiklerinde Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “O bineği binene de, sürene de, yularını çekene de Allah’ın laneti olsun.” (Şerh?u Nehcü’l Belağa, İbn?i Ebil Hadid, c.12, s.101, Beyrut, Daru’l Kütubu’l İlmiyye baskısı).
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu sözüyle adeta bizleri onlardan, zihniyetlerinden, yol ve yöntemleri ile hayata dair teatilerinden/bakışlarından nehyediyordu/yasaklıyordu.
Muaviye, Resûlullah (s.a.v.)’in vefatından iki yıl önce Mekke’nin fethinde İslam’ı kabul etmişti. Yani O, öyle bir dönemde İslam’ı kabul etmiştir ki, Kureyş müşrikleri İslam’a girmişler, herkes İslam’ın aleyhine çalışmanın ve onu yok etmenin mümkün olmadığını itiraf ettiği bir dönemdi. O, Müslümanların artık korkulan taraf olduğu ve yenilmez bir güç olduğu ortaya çıktığı bir anda İslam’ı kabul etti. Bu zamanda, İslam’a girmek izzet ve iftihar, onunla savaşmak ise zillet ve alçalmak olarak kabul ediliyordu. O’nun böyle bir zamanda İslam’a girmekten başka bir çaresi de kalmamıştı artık.
Muaviye’nin zihniyeti:
Muaviye, hayatı kendine tatlı gelecek tarafıyla yaşayan biriydi, insanların mal?mülk ve hayatlarının elinden alınmasını, herkesin kendi ve etrafındaki Emevilerin yücelmeleri için boyun eğmesini istiyordu.
Muaviye, İslam hilafetinden monarşik, zorba, diktatör, babadan oğula geçecek saltanat, Rumların Kayser’ine Farsların da Kisra’sına benzer bir yönetim biçimi oluşturmak istiyordu.
Muaviye, hiç çekinmeden Allah’ın haram kıldığı kanı döküyor ve sınırları çekinmeden çiğniyordu. Zorla halkın malına el koyabiliyor, istediğini maldan mahrum bırakıyor, istediğine veriyor, istediğine yardım ediyordu. Kendisinden sonra da fısk?ı fücur ehli olarak bilinen şarapçı oğlu Yezid’i Müslümanların başına halife ve sultan olarak tayin etmişti.
Muaviye şöyle diyordu: “Mal, Allah’ındır, ben de Allah’ın halifesiyim, aldıklarım benim verdiklerim ise benim ihsanımdır.” (Mesudi, Mürucu’z? Zeheb, c.3, s.52, Mısır baskısı Saadet Matbaası, 4. baskı).
Muaviye, bile bile günah işliyordu, (ileride aktaracağım) hilafeti ve Müslümanların imametini zalim ve zulüm hükümdarlığına çevirdi. (Oysaki Müslümanların şer’i, iktisadi, siyasi ve toplumsal hayatında hilafete ne kadar önem verildiğini hepimiz biliyoruz). Muaviye’nin zihniyetinin tümü, kendisinden sonra Yezid’i yerine halife tayin etmesi ile açık bir şekilde ortaya çıktı. Oysaki O, yaptığı bu işin büyük bir günah ve İslam’a vurulan büyük bir darbe olduğunu biliyordu.
Muaviye, oğlu Yezid’e hitaben şöyle diyordu: “Hangi çocuk babasına senden daha fazla isyan etti ve tuzak kurdu. Biliyorsun ki ben seni insanların önüne koymakla ve seni onlara baş etmekle hata ettim. Seni, kimisini tanıdığın, kimisini ise bildiğin çatışmalara girdiğim peygamberin ashabına imam karar kıldım.” (El?İmam Ve’s?Siyase, İbn Kuteybe ed?Dinaveri, Beyrut, Daru’l Marife yayınları, c.1, s.167).
Muaviye için şöyle bir büyük soru vardır: “Muaviye, İslam’a muhalif olmasına rağmen, tüm bunlar (Yani onun İslam adına hüküm verecek konumda bulunması) nasıl mümkün oldu?”
Bulduğu çözüm şuydu: Muaviye, kimsenin kendisine muhalefet etmesini istemezdi, yaptıkları işler İslam’ın açık hükümlerine muhalif olmasına rağmen ona göre İslam’ın ilkelerinde değişim yapılması gerekirdi ki, yaptığı her işi ve işlediği her zulmü İslami işler olarak göstermiş olsun. Bu sayede de halk sesini kessin, o da yaptığı işlerin yularını serbest bıraksın.
Peki, bunu nasıl yapabildi: Düşündü de? Düşündü. Sonra çok tehlikeli ve hararetli bir fikre ulaştı ve İslam peygamberi (s.a.v.)’in kurmuş olduğu “Nebevi ekol”ün karşısına “Emevi ekol”ü tesis etti.
Veysel muhterem kardeşlerim acizane fikrimce ehli sünnet yaklaşımı eslem yoldur hemen herkes hz Aliyi haklı görür hz Muaviyeyi de haksız bulur ancak o zaman yaşananları değerlendirerek ellerimiz kanlarına bulaşmamışken dillerimizi bulaştırmayalım ancak benzer durumlar yaşanmasın diye ibret alalım. A bulaçın Muaviye için yaftalaması ile bir kardeşimizin lanetli olduğunu nakleden rivayete katılmak mümkün değil Allah hepimize birlik şuur ihsan eylesin
… mürted yaftalaması …
Bismillahirrahmanirrahim
Bu Bir Tebliğ, Küfre/Nifaka ve Tertemiz Ehlibeyt -as- düşmanları olan Sahtekar Münafıkların Sahte Dinine Karşı Bir Uyarıdır.
(Hikmet ve Davet)
İKİ AĞIR EMANET KUR’AN ve TERTEMİZ EHLİBEYT YOLU
Hidayete uyanlara selam olsun, inkarcı, kafirlere ve tertemiz Ehlibeyt -as- düşmanları olan fitneci, inatçı Münafıklara lanet ve ateş olsun
Ey Arkadaş!
Rabbimiz Allahtan kork, ancak muttakiler kurtulur. Sakın yalan ve sahte dinle kendine yazık etme, kendini aldatma sonsuz geleceğini elinle ateş yapma
Sakın en büyük hakikati unutma: İmtihandasın, ya ebedi CENNET ya ebedi CEHENNEM. Zulüm ve küfürden ve CEHENNEM ateşine yakıt olmaktan Rabbimiz Allah’a sığınırız
Bu İki emaneti de unutma…
Biri Kur’an, diğeri yine kuran yolu ama Kur’an’dan ayrılmayan tertemiz kuran yolu yolcuları Ehl-i Beyt’in yolu, sevgisi ve velayetidir. Müminlerin, muttakilerin yoludur.
Bu yol; gerçek Müslümanların, halis müminlerin yoludur.
Bu yol; sadakatin, adaletin ve hakikatin yoludur.
Kim bu yoldaysa, nur üzeredir.
Kim bu yoldan yüz çevirirse, karanlığa düşer.
Şunu açık bil:
Kur’an’dan kopan,
Ehl-i Beyt’in yolundan uzaklaşan,
hakikatten de uzaklaşır.
Ve kim bu yolda değilse;
ya nefsinin peşindedir
ya da farkında olmadan şeytanın yolundadır.
Çünkü:
Hak ile batıl ortası yoktur.
Sadakat ile ihanet ortası yoktur.
Ehl-i Beyt’e düşmanlık;
sadece bir tavır değil,
kalpteki bozulmanın ve hakikatten kopuşun işaretidir.
Fitne ve nifak; işte bu kopuştan doğar.
Ve o yol, müminlerin değil;
iki yüzlülerin yoludur.
Şimdi kendine son kez sor:
Sen neye inanıyorsun ve kimlerin yolundasın
Kur’an ile misin?
Onun yaşayan yolu ile misin?
Yoksa heva, fitne ve karanlıkla mı?
Bu iki emaneti tutan kurtulur…
Bırakan ise kendi CEHENNEM ateşini hazırlar
Fetocu olduğunu duymuştum ama irancı olduğunu da şimdi öğrendim
Ey Ali bulandıran sahabeler hakkında edepsizlik yaparak kinusmanı şiddetle kınıyorum. Allah senin belanı versin.
Zaten fetö’cü olması bunu gerektirir her gömleği giyebilme yetenekleri var ve bunu kanıtladi
Madde:1- Ömer radıyallahu anh, Muaviye’nin söz konusu savunmasına sessiz kalmış ve onu vazifeden azletmemiştir. Bu da onun tasvibi manasına gelir. Zira bazen şartlar bunu gerektirir. Tıpkı güç gösterisinden anlayan İsrailoğullarına Süleyman Aleyhisselam’ın padişahlığını onların iliklerine kadar işletmesi gibi. O dönem Şam ahalisi de bu dilden anlıyordu.
Madde: 2- Ebuzer radıyallahu anh kenz konusunda ashaba muhalefet etmiştir. Çünkü zekatı verilen mal kenz değildir. Maslahat icab ettirirse saray yaptırılabilir.
Madde 5- Ebubekir radıyallahu anh dönemi karşı çıkanlar zekatı inkar edenlerdi. Bundan ötürü mürted addedildiler. “Namazla zekâtın arasını ayıranla savaşırım” sözü bunu net ortaya kor. Çünkü Hucurat suresi ilgili ayetler Meşru halifeye karşı çıkanların mürted olmayacağını ve cemel vakası sonrası savaş esirlerinin taksimi Ali radıyallahu anh’a arz edilince “peki ananız (Aişe) kimin hissesine düşecek” sözü ile bunu reddetmesi bağilerin durumlarının farklı olduğunu açıkça gösterir. (Bu arada Cemel vakası bağy/savaş kastı olmaksızın ara bulmak için ortaya konan bir girişimin sonucudur. Müsebbibler fitnecilerdir.
Diğer maddelerdeki tarihi bilgilerin analizi yapılması gerek zira bu hususta pek çok zayıf ve uydurma rivayetlerin olduğu ulema tarafından eskiden beri söylenegelir. Kaynak vermek değil. Ravilerin tahlilini kastediyorum. Fakat sağduyu ile. Zira bu yazıda pek çok noktanın irdelenmeden ideolize etme adına geçiştirilme kokusu bulunmakta.
Muhteşem bir yazı, bildiklerimizi hemşehrimden dinlemek ayrı bir konu. Muaviye’nin İslâm’a verdiği zararı, İslâm düşmanları vermemiştir..!
Sen, Cumhuriyet’i monarşiye çevir, daha sonra bizde magna Carta şöyleydi, Fransız ihtilali böyleydi, demokrasi; eşitlik, özgürlük,adaletti diye anlatıp duralım.Ama yapacak bir şey yok; müslümanlar bu akıl ve düşünme biçimiyle 1000 yıl geçse yol alamaz, insanlığa bir değer sunamazlar.Yorumculara bakıyorum; ezberi bozulanlar, ya “yağ satarım, bal satarım” modunda, ya da “körler sağırlar, birbirinei ağırlar” havasında.Bu akılların dünyaya verebildikleri bir değer yok ve olmazsa.Allah ahır ve akıbetimizi hayr etsin.
Bu ihtilaflı konularda görüş bildirmek ümmetin birliği zaten bozuk biraz daha bozar diye düşünüyorum
“Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmeyeceksiniz.” (Bakara:141)
Ali bey Amel defteriniz sizin istediğiniz gibi doldurabilirsiniz.
Güzel bir yazı olmuş. Bazı eleştirenlerin usluplarını görünce iğrendim. Tiksindim. Muavine dönemi münafıklığın devam ettiğine karar verdim.
İranlıların rivayetlerinin tekrarı ve Perssiyonistlerin yazdığı tarih kitaplarının klasik talimi