
İslam dünyası bir Kurban Bayramı’na daha yaklaşırken, aslında sadece bir bayrama değil; büyük bir manevi iklime doğru ilerliyor. Takvimler bize birkaç gün sonra kurbanların kesileceğini söylüyor olabilir. Fakat vahyin penceresinden baktığımızda, önümüzde duran şey sadece bir bayram hazırlığı değil; insanı Allah’a yaklaştıran büyük bir kulluk mevsimidir.
Çünkü şu an Zilhicce ayının ilk on günündeyiz.
Modern dünyanın hızında çoğu zaman fark edilmeden geçip giden bu günler, Kur’an’ın üzerine yemin ettiği vakitler arasında yer alıyor. Bu bile tek başına insanı durup düşünmeye sevk ediyor. Allah neden bazı zamanları diğerlerinden ayırıyor? Neden bazı günler daha bereketli, daha yoğun, daha derin yaşanıyor?
Çünkü insan, zamanın içinde kaybolan bir varlık. Rabbimiz ise bazı vakitleri adeta manevi istasyonlar gibi önümüze çıkarıyor. Ramazan nasıl ruhun toparlanma mevsimiyse, Zilhicce’nin ilk on günü de kalbin yeniden Allah’a yönelme çağrısıdır.
Bugünlerde Mekke’de milyonlarca insan aynı çağrı etrafında birleşiyor:
“Lebbeyk Allahümme Lebbeyk…”
Bu çağrı sadece hacıların dilinde yükselen bir telbiye değil aslında. Aynı zamanda insanlığın fıtratına yapılmış bir dönüş çağrısıdır. “Ey insan! Geldiğin yere dön. Kendini unuttuğun dünyadan çık. Rabbine yönel.”
Hac ibadeti tam da bunun sembolüdür.
İnsan ihrama girerek makamını çıkarıyor.
Servetini çıkarıyor.
Kimliğini çıkarıyor.
Dünyalık bütün unvanlarını çıkarıyor.
Ve sonra milyonların içinde sadece bir kul olarak yürüyor.
Bugünün dünyasında insanın en büyük problemi de tam burada başlamıyor mu zaten? Kendini merkeze koyması… Gücüyle, makamıyla, ideolojisiyle büyümesi… Hac ise insana küçülmeyi öğretiyor. Kâbe’nin etrafında dönen insan aslında kendi etrafında dönmeyi bırakıyor.
Belki de bu yüzden hac sadece bir ibadet değil; aynı zamanda büyük bir insanlık dersidir.
Üstelik bu çağrı yalnızca kutsal topraklara gidebilenlere yapılmıyor. Zilhicce’nin ilk on günü, hacca gidemeyen milyonlarca Müslümanı da bu manevi iklime dahil ediyor. Çünkü Allah’ın istediği şey sadece bedenlerin Kâbe’ye ulaşması değil; kalplerin Allah’a yönelmesi.
İşte tam burada Kurban Bayramı’nın ruhu ortaya çıkıyor.
Kurban, yalnızca bir hayvan kesmek değildir.
Kurban; insanın içindeki bencilliği kesmesidir.
Nefsini Allah’ın önüne koymaktan vazgeçmesidir.
Hz. İbrahim’in teslimiyetini yeniden anlamasıdır.
Bugünün insanı konfora kurban olmuş durumda.
Modern çağın insanı tüketmeye teslim olmuş durumda.
Daha fazla kazanmak, daha fazla görünmek, daha fazla sahip olmak için yorulan insanlık; ruhunu ihmal ediyor.
Oysa Kurban Bayramı bize şunu hatırlatıyor:
“Allah için neyi feda edebiliyorsun?”
Belki bugün Müslüman dünyanın en büyük ihtiyacı da budur. Yeniden fedakârlığı öğrenmek…
Yeniden ümmet olmayı hatırlamak…
Yeniden Allah için yaşamayı konuşmak…
Çünkü hac bize aynı zamanda ümmeti gösteriyor.
Farklı diller…
Farklı renkler…
Farklı coğrafyalar…
Ama tek kıble…
Bugün parçalanmış İslam dünyasının en çok ihtiyaç duyduğu tablo da belki budur. Aynı secdede buluşabilmek… Aynı duaya “âmin” diyebilmek… Birbirinin acısını kendi acısı gibi hissedebilmek…
Gazze’nin yandığı bir dünyada Kurban Bayramı’na gidiyoruz mesela.
Bir tarafta tavaf eden insanlar…
Diğer tarafta enkazların arasında çocuklarını arayan anneler…
İşte tam da bu yüzden bu bayram, sadece sevinç değil; aynı zamanda sorumluluk bayramıdır.
Belki bu yıl kurban keserken sadece et dağıtmayı değil, vicdanlarımızı da uyandırmayı konuşmalıyız.
Belki sofralarımızı değil, kalplerimizi büyütmeliyiz.
Belki de bu bayram en çok şunu hatırlamalıyız:
Allah’a yaklaşmak, sadece ibadet etmekle değil; merhameti büyütmekle mümkündür.
Zilhicce’nin ilk on günü işte bunun için büyük bir fırsat…
Duanın çoğaldığı…
Tevbenin derinleştiği…
Zikrin arttığı…
Kalbin yumuşadığı…
İnsanın yeniden kendini duyduğu günler…
Ve belki de insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur:
Kalabalıklar içinde yeniden Rabbini hatırlamak…
İSLAMİ HABER “MİRAT”