
Değerli meslektaşım Prof. Dr. Sami Şener’in Mirat-Haber’de yayınlanan “Sosyal İlim Neden Dışlanıyor?” başlıklı yazısını okudunuz mu? Okumanızı tavsiye ederim.
https://www.mirathaber.com/sosyal-ilim-neden-dislaniyor/
Hocamız, sosyal bilimlerin günümüzde maruz kaldığı ihmal ve dışlanmışlığı son derece haklı gerekçelerle ve derin bir sitemle ele almıştır. Ortaya koyduğu bu haklı feryada içtenlikle katılıyor; toplumsal dertlerimizin reçetesini sadece fen ve mühendislik bilimlerinde arayan sığ anlayışın, insanı ve toplumu ne denli ruhsuzlaştırdığını acı bir şekilde tecrübe ettiğimizi görüyorum. Bu samimî serzenişinize, dostane bir omuz vermek ve bahsedilen o derin boşluğu dolduracak alternatif bir ufuk çizgisi önermek adına bu tamamlayıcı satırları kaleme alma ihtiyacı hissettim. Maksadım, medeniyet kodlarımızdan beslenen köklü ve yapıcı bir çözüm teklifi sunarak, katkıda bulunmaktır. Önce günümüz Türkiye’sinde sosyal bilimlerin neden bir çıkmaz sokağa girdiğini kısaca tespit edelim.
Sosyal bilimlerin bugün hak ettiği değeri görememesinin temel sebebi, Batı merkezli pozitivist metodolojinin insanı sadece “maddî ve rasyonel bir varlık” olarak kodlamış olmasıdır. İnsanı laboratuvardaki bir nesne gibi incelemeye kalkan, onun aşkın yönünü, kalbini ve ruhunu yok sayan mevcut sosyal bilim anlayışı, ne yazık ki modern insanın varoluşsal krizlerine çare üretemez hâle gelmiştir. Dolayısıyla, toplumun ve karar alıcı siyasî mekanizmaların sosyal bilimlere mesafeli durmasının arkasında, bu bilim dalının insana dair hakikati eksik tanımlaması ve dertlerimize tam manasıyla dokunamaması yatmaktadır. Sosyal bilimlerin dışlanmasını engellemenin yolu, onu sadece batı teorilerinin birer kopyası olmaktan çıkarıp, kendi yerli ve millî köklerimizle yeniden mayalamaktır.
Burada asıl görmemiz gereken yalın gerçek, batı menşeli sosyal bilimler ile bizim medeniyet kodlarımızdan neşet eden sosyal ilim anlayışımız arasındaki köklü paradigma farkıdır. Bu farkı, şu temel düzlemlerde mukayese edebiliriz:
1. İnsan Tasavvuru (Maddî Canlıya Karşı Eşref-i Mahlûkat): Batı menşeli sosyal bilimler, insanı salt maddî ve rasyonel bir varlık olarak kodlar. İnsanın kararlarını sadece ekonomik çıkarlar, sınıf çatışmaları veya psikolojik dürtüler üzerinden açıklar. Bizim medeniyet tasavvurumuzda ise insan, sadece maddeden ibaret olmayan; ruhu, kalbi, fıtratı ve aşkın boyutları olan “eşref-i mahlûkat”tır. Biz, insanı evrenin bir özeti ve emanetçisi olarak görürüz.
2. Bilgi ve Yöntem (Pozitivist Sınırlar ve Bütüncül Hakikat): Batı, sosyal bilimleri fen bilimlerinin ampirik (deneyci) ve pozitivist kalıplarına hapsetmeye çalışmıştır. Sezgiyi, vahyi, kalbi bilgiyi ve manevî tecrübeyi dışlar. Oysa bizim ilim geleneğimiz, akıl ile kalbi, görünen âlemle (şehadet) görünmeyen âlemi (gayb) birbirinden ayırmaz. Sosyal hadiseleri analiz ederken, maddî sebepleri yadsımadığı gibi, manevî saikleri ve kaderî boyutu da gözeten bütüncül bir metodoloji sunar.
3. Gaye ve Çözüm Arayışı (Durum Tespitinden Ruhî Açılıma): Batı menşeli sosyal bilimler, çoğunlukla mevcut seküler yapıyı meşrulaştıran, sorunları sadece istatistiki birer “durum tespiti” olarak önümüze koyan bir soğukluğa sahiptir. Örneğin suçu, boşanmayı veya toplumsal bunalımları rakamlarla açıklar ama ruhu besleyecek bir değerlendirmede bulunmaz. Bizim sosyal ilim iddiamız ise sadece tespit yapmakla yetinmez; ahlâk, şefkat, adalet, ahiret, mahşer, diğerkâmlık ve kul hakkı gibi manevî dinamikleri devreye sokarak, toplumsal yaraları kökten tedavi etmeye yönelik meşru girişimlerde bulunur.
İşte tam bu noktada, yaşadığımız tıkanıklığı aşacak, sosyal bilimleri dışlanmaktan kurtarıp hak ettiği saygın kürsüye yeniden oturtacak alternatif bir tezimiz mevcuttur: Maneviyat Temelli Sosyal Bilimler.
Bu yaklaşım, pozitivizmin dışladığı “manevî boyut”, “ahlâk”, “fıtrat” ve “aşkınlık” gibi kavramları yeniden bilimsel analizin merkezine yerleştirmeyi teklif eder. Bu, bilimi insanileştirme ve bütünleştirme çabasıdır. Maneviyat temelli bir sosyal bilim paradigması, şu temel sütunlar üzerine inşa edilmelidir:
Eğer sosyal bilimlerin el üstünde tutulmasını, toplumun sosyal refahına ve manevî huzuruna yönelik devlet politikalarına yön vermesini ve akademik camiada hak ettiği konuma gelmesini istiyorsak; onu teorik bir entelektüel egzersiz olmaktan çıkarıp, çok disiplinli bir yaklaşımla yani müspet bilimlerin İslâm çatısı altında etkin olduğu bir anlayışla hayatın tam merkezine yerleştirmeliyiz. Maneviyat temelli sosyal bilimler tezi, modern bilimin rasyonel metotlarını reddetmez; aksine o metotları aşkın bir ahlâk bilinciyle harmanlayarak, insanlığın hizmetine sunar. Bu anlayışa sahip olursak ve bu yönde azamî gayret gösterirsek, sosyal bilimlerin manevî bir diriliş ile yeniden insanlığın rehberi olacağı günler yakın olacaktır inşallah.
Kaleminize sağlık