
Tarih: 14 Haziran 2026. Günlerden Pazar. Bir seminer salonu…
Kürsüde Dr. Mücahit Gültekin hoca var.
Konu sarsıcı, konu derin: “Kesişimsel Feminizm ve TERF Tartışmaları.”
Dinliyorum…
Ufuk açıcı, ezber bozan bir analiz.
İçimden geçirmeden edemiyorum: Keşke, diyorum… Keşke ülkedeki tüm feminist aktivistler bu seminere katılsaydı. Keşke bu gerçeklerle yüzleşebilselerdi.
Çünkü manzara net.
Nereden nereye geldiğimizi görmeden, nereye sürüklendiğimizi anlamak imkânsız.
Bakın, feminizmin tarihsel seyrine…
1. Dalga: En temel özelliği neydi biliyor musunuz? Erkek düşmanlığı yapmıyordu. Sadece hak istiyordu. Kadınların erkekler gibi eşit haklardan yararlanmasını, kadın olduğu için toplumdan dışlanmamasını talep ediyordu (Çakır, 2013, s. 24). Erkek cinsiyetine yönelik bir nefret yoktu. Ve en önemlisi; biyolojik açıdan “kadın” cinsiyetini tanıyordu.
2. Dalga: Burada işin rengi değişmeye başladı. Kadınların yaşadığı ezilmişlik, tamamen “erkek egemen ataerkil yapıya” bağlandı. Erkekler adeta sistemin tek suçlusu ilan edildi, kötülendi. Toplumsal cinsiyet kavramı bu dalganın ana omurgası haline geldi (Ecevit, 2003, s. 65). Ama yine de insaflı bir tarafları vardı; biyolojik cinsiyeti henüz inkâr etmiyorlardı.
3. Dalga: 1990’lı yıllardan sonra kırılma yaşandı. LGBT ve queer yaklaşımların rüzgârıyla, kadın cinsiyetinin kendisi de “toplumsal bir kurgu” ilan edildi (Butler, 2008, s. 45). Biyolojik kadınlık açıkça reddedildi. Akışkan cinsiyetler piyasaya sürüldü.
İşte tam bu aşamada sahneye kim çıktı? Kesişimsel feministler.
Kadın cinsiyetinin biyolojik bir gerçeklik değil, kurgu olduğunu savundular. Biyolojik kadın cinsiyetini ve haklarını savunan o klasik, eski nesil feministlere ne yaptılar biliyor musunuz? Öfke kustular. Onları dışladılar, adeta düşman ilan ettiler. Onlara “TERF” (Trans-Dışlayıcı Radikal Feminist) damgası vurup susturdular.
Bugün gelinen noktada acı gerçek şudur: Kadın cinsiyeti buharlaştı!
Meydan artık androjen kimliklere, cinsiyetsizliğe ve transhümanizme kalmış durumda (Gültekin, 2026).
Peki bu çark nasıl dönüyor? Neden bir anda her yer queer ve kesişimsel feministlerle doldu?
Cevap basit: Fonlar.
Küresel sermaye, Batı büyükelçilikleri, uluslararası fon odakları…
Artık parayı sadece queer feministlere ve kesişimsel feminist örgütlere akıtıyor. Yıllarca sahada emek vermiş, biyolojik olarak kadın cinsiyetini ve kadın kimliğini savunan klasik feminist örgütlerin muslukları bıçak gibi kesildi.
Çünkü küresel güç odakları yeni bir ajandaya geçti: “Cinsiyetsiz bir toplum ve transhümanizm.”
Bu sinsi politikaya uygun söylem geliştirmeyen, küresel sermayenin fonlarından beslenemiyor. Yıllardır biyolojik kadın hakları için mücadele ettiğini sanan klasik feministler, şimdi küreselciler tarafından kapının önüne konmanın, dışlanmışlığın şokunu yaşıyorlar.
Bu uyanışı ve şoku sadece bizde değil, dünyada bu işin öncülüğünü yapmış isimler de yaşıyor. Bu ideolojinin kitabını yazmış isimler bile bugün öyle acı itiraflarda bulunuyorlar ki, insan hayretler içinde kalıyor. Feminizmi terk eden, sistemin nasıl bir tuzağa dönüştüğünü gören ünlü feministlerin itirafları tarihe birer vesika olarak geçiyor.
Bakın, tarihe geçen o ibretlik vesikalara:
Erin Pizzey (Dünyanın ilk kadın sığınma evini açan feminist aktivist): “Feminizmin amacının kadınlara yardım etmek olduğunu sanmıştım. Yanılmışım. Feminizm, kadınların mağduriyetini paraya ve güce tahvil eden, erkeklere karşı nefret devşiren devasa bir endüstriye dönüştü. Küresel fonlar bu nefreti besliyor” (Pizzey, 1982, s. 12).
Tammy Bruce (ABD’nin en büyük feminist örgütü NOW’ın eski başkanı): “Yıllarca savunduğumuz hareket, kadınları özgürleştirmek yerine onları küresel sol-liberal ajandanın kölesi yaptı. Erkek cinsiyetini şeytanlaştırarak toplumu ve aileyi yıktık. Bugün geldikleri nokta kadını tamamen yok etmek” (Bruce, 2004, s. 88).
Betty Friedan (İkinci dalga feminizmin kurucu anası): Yaşamının son döneminde kaleme aldığı İkinci Aşama kitabında adeta günah çıkardı: “Erkekleri düşman görerek, aileyi ve anneliği dışlayarak büyük bir çıkmaz sokağa girdik. Kadınları kendi ellerimizle erkek düşmanlığı dogmasına hapsettik. Bu bir hataydı” (Friedan, 1981, s. 22).
Germaine Greer (Radikal feminizmin efsanevi ikonu): İğdiş Edilmiş Kadın kitabıyla dünyayı sallamıştı. Ama bugün ne diyor biliyor musunuz? Queer akımın kadın cinsiyetini tamamen yok ettiğini söylüyor. “Trans bireyler kadın değildir” dediği için, kendi kurduğu mahallenin kesişimsel feministleri tarafından linç edildi, aforoz edildi (Greer, 2018, s. 45). Kendi beslediği canavar, onu da yuttu!
Alice Schwarzer (Almanya’nın en ünlü feminist öncüsü): EMMA dergisinin kurucusu… Bugün Avrupa’yı saran cinsiyetsizlik ve transhümanizm rüzgârına karşı isyan bayrağını açtı. Şok edici gerçeği şöyle itiraf ediyor: “Şu an yürütülen aktivizm kadın haklarını korumuyor. Aksine, kadın cinsiyetini yeryüzünden siliyor, biyolojik gerçekliği yok ediyor” (Karasu, 2021).
Doris Lessing (Nobel Ödüllü efsanevi feminist yazar): 2001 yılında Edinburgh Kitap Festivali’nde mikrofonu eline aldı, salon buz kesti: “Feminizm, erkeklere yönelik körü körüne hakaret etme kültürüne dönüştü. Erkek çocuklarını sürekli suçlu ve canavar gibi hissettirerek büyütüyoruz. Bu haksızlıktır, bu bir barbarlıktır” (Lessing, 2001).
Camille Paglia (Akademik feminizmin aykırı ve güçlü sesi): Modern feminist teorinin ulaştığı noktayı tam bir akıl tutulması olarak görüyor: “Modern feminizm bir nefrete dönüştü. Kadınları sürekli kurban, erkekleri ise doğuştan suçlu gösteren bir tarikat yarattılar. Biyolojiyi ve bilimi inkâr ederek kendi ayaklarına sıkıyorlar” (Paglia, 2018, s. 112).
Christina Hoff Sommers (Ünlü feminist felsefeci): Feminizmi Kim Çaldı? adlı kitabında tezgahı deşifre etti: “Eşit haklar mücadelesini aldılar, erkek nefreti üzerine kurulu devasa bir fon endüstrisine dönüştürdüler. Bugünün radikal ve kesişimsel feminizmi kadınları korumuyor, toplumu ve aileyi dinamitliyor” (Sommers, 1994, s. 34).
Şimdi… Kesişimsel feministlerin dışında kalan, bu topraklara ve biyolojik gerçekliğe inanan tüm feminist aktivistlerin şapkayı önüne koyup yeni baştan sorgulama yapması gerekmiyor mu?
Şu soruları kendinize sorma vaktiniz gelmedi mi?
Yıllardır erkekleri dışladınız… Bugün ise kadın cinsiyetinin bir kurgu olduğunu savunan, kadını adeta yeryüzünden silmeye çalışan queercilere ve kesişimselci gruplara teslim oldunuz! Bu işin buralara geleceğini nasıl göremeyip de o küresel fonların peşinden koştunuz?
Açık ve net söylüyorum…
Erkek cinsiyetine yönelik bu kör nefreti ve düşmanlığı bırakmak zorundasınız.
Merkeze cinsiyeti, biyolojik savaşları, ideolojik saplantıları değil; ahlaki erdemleri, adaleti, sorumluluk bilincini, etkili iletişimi, empatiyi, vicdanı ve merhameti koymak zorundayız.
Cinsiyetlerin savaşı değil, cinsiyetlerin adaleti kurtarır bizi. Birlik ve beraberlik içinde, yardımlaşarak, toplumsal huzuru inşa ederek barış içinde yaşamanın yollarını aramalıyız.
Yoksa…
Yarın ne savunacağınız bir “kadın” kimliği kalacak ortada, ne de sığınabileceğiniz bir insanlık!
Yazın kenara…
Bruce, T. (2004). The New Thought Police: Inside the Left’s Assault on Free Speech and Free Minds. Forum Books.
Butler, J. (2008). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi (B. Ertür, Çev.). Metis Yayınları.
Çakır, S. (2013). Osmanlı Kadın Hareketi. Metis Yayınları.
Ecevit, Y. (2003). “Toplumsal Cinsiyet Kuramları ve Türkiye”. Doğu Batı Dergisi, 23, 63-78.
Friedan, B. (1981). The Second Stage. Summit Books.
Greer, G. (2018). On Rape. Melbourne University Press.
Gültekin, M. (2026, 14 Haziran). Kesişimsel Feminizm ve Terf Tartışmaları [Seminer sunumu]. Bursa.
Karasu, A. Ö. (2021, 17 Mart). “Feminizmin TERF sorunu”. Habertürk Gazetesi.
Lessing, D. (2001, 14 Ağustos). Edinburgh Book Festival Speech. Report by The Guardian.
Paglia, C. (2018). Provocations: Collected Essays. Pantheon Books.
Pizzey, E. (1982). Prone to Violence. Hamlyn Publishing.
Sommers, C. H. (1994). Who Stole Feminism?: How Women Have Betrayed Women. Simon & Schuster.
Kimliğimize CENDER ucubesini kim çaktı.
Yazı; son dönem insan(lığ)ın serüveninden/savrulmasından önemli bir kesit sunuyor… okunası/ibretlik bir yazı…