
Haluk Levent ve kurucusu olduğu yardım faaliyetleri üzerinden yoğun tartışmalar devam ediyor. Bir tarafta onu koşulsuz savunanlar, diğer tarafta ise ağır iddialar dile getirenler var.
Bu yazının amacı, devam eden iddialar hakkında hüküm vermek ya da yargı mercilerinin yerine geçmek değildir. Bir kişi hakkındaki iddiaların doğruluğu, ancak somut deliller ve hukuki süreçlerle ortaya konulabilir.
Ancak Haluk Levent etrafında oluşan tartışmalar, Türkiye’nin uzun yıllardır konuştuğu daha büyük bir soruyu yeniden gündeme getiriyor:
Bir yardım kuruluşu, toplumun gözünde devletin yerine geçebilir mi?
Deprem günlerinde neden bazı çevreler “Devlet yok, Ahbap var.” söylemini öne çıkardı?
Yardım faaliyetleri ne zaman insani dayanışma olmaktan çıkıp bir algı ve güç mücadelesinin parçasına dönüşür?
İşte bu yazıda asıl üzerinde duracağımız konu da budur.
6 Şubat depremleri, sadece Türkiye’nin yaşadığı en büyük afetlerden biri olmadı. Aynı zamanda devlet, sivil toplum, medya ve sosyal medyanın nasıl çalıştığını gösteren önemli bir sınav oldu.
Afetin ilk günlerinde milyonlarca insan yardım etmek için seferber oldu. Devlet kurumları, AFAD, Kızılay, valilikler, belediyeler, güvenlik güçleri, sağlık çalışanları, vakıflar, dernekler ve gönüllüler büyük bir gayret gösterdi.
Elbette eksiklikler yaşandı. Koordinasyonda aksaklıklar oldu. Bunlar eleştirilebilir ve eleştirilmelidir de.
Ancak başka bir gerçek daha vardı.
Bazı çevreler, yapılan yardımlardan çok, “Devlet yok, Ahbap var.” algısını oluşturmayı tercih etti.
Oysa devlet ile hükümet aynı şey değildir.
Hükümetler gelir, gider.
Devlet ise milletin ortak kurumudur.
AFAD gibi kurumlar da herhangi bir siyasi partinin değil, devletin kurumlarıdır.
İslam‘da devlet; canı, malı, dini, aklı ve nesli korumakla yükümlü olan meşru otoritedir.
Hiçbir dernek…
Hiçbir vakıf…
Hiçbir kişi…
Devletin alternatifi değildir.
İşte tam da bu noktada, son günlerde Haluk Levent etrafında büyüyen tartışmaların neden yalnızca bir sanatçı veya bir dernek meselesi olmadığı daha iyi anlaşılmaktadır.
Aslında bugün konuşulan mesele yalnızca Haluk Levent değildir.
Çünkü Türkiye’de ilk kez milyonlarca insanın bağış yaptığı bir sivil yapı, devlet kurumlarıyla kıyaslanacak ölçüde öne çıkarılmış; hatta bazı çevreler tarafından AFAD‘ın ve diğer kamu kurumlarının yerine konulmaya çalışılmıştır.
Bir hukuk devletinde sivil toplum kuruluşları elbette önemlidir.
Devletin eksik kaldığı noktalarda destek olabilirler.
Yardım ulaştırabilirler.
Gönüllü organizasyonları yapabilirler.
Ancak hiçbir dernek, devletin yerine geçemez.
Çünkü devlet, millet adına yetki kullanan anayasal kurumların bütünüdür.
Dernekler ise hukuki zeminde faaliyet gösteren sivil yapılardır.
Bu iki yapının görev alanları birbirinden tamamen farklıdır.
Bugün kamuoyunda konuşulan mesele, sosyal medyadaki polemiklerden ibaret değildir. Yargı makamlarının yürüttüğü soruşturma kapsamında kamuoyuna yansıyan iddialar, milyonlarca liralık bağışların nasıl kullanıldığına ilişkin ciddi soru işaretlerini gündeme taşımıştır. Elbette bir hukuk devletinde hiç kimse hakkında yargı kararı verilmeden suçlu ilan edilemez. Ancak konu, milyonlarca insanın güvenerek yaptığı bağışlar ve deprem gibi büyük bir felaket döneminde toplanan emanetlerle ilgili olduğunda, en küçük şüphe bile titizlikle araştırılmalı; varsa sorumlular hukuk önünde hesap vermeli, yoksa da kamuoyundaki şüpheler şeffaf bir şekilde giderilmelidir.
Çünkü burada mesele yalnızca bir kişinin hukuki sorumluluğu değil, toplumun yardım kuruluşlarına duyduğu güvenin korunması meselesidir.
Deprem günlerinde sosyal medyada sıkça kullanılan bir slogan vardı:
“Devlet yok.”
Oysa milyonlarca kamu görevlisi, asker, polis, AFAD personeli, sağlık çalışanı ve gönüllü gece gündüz görev yapıyordu.
Eksiklikler vardı.
Fakat bütün bunlardan hareketle “devlet yok” propagandası yapmak başka bir şeydir.
Çünkü devletin meşruiyetini tartışmaya açmak, sadece mevcut hükümeti değil; devlet fikrini hedef almaktır.
Devlete duyulan güven zedelenirse bundan bütün millet zarar görür.
Son yıllarda sosyal medya sayesinde yeni bir yardım anlayışı da ortaya çıktı.
Bazıları sessizce yardım ediyor.
Bazıları ise yaptığı her iyiliği kameralar önünde sergilemeyi tercih ediyor.
Psikoloji literatüründe sürekli görünür olma isteği; onaylanma ihtiyacı, kahramanlık algısı ve toplumsal kabul arayışıyla ilişkilendirilmektedir.
Elbette bu değerlendirme herkes için geçerli değildir.
Ancak yardım faaliyetlerinin kişisel marka oluşturmaya dönüşmesi ciddi bir ahlaki problemdir.
Kur’an-ı Kerim ise tam tersini öğütler:
“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel. Ama onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 2/271)
Müslüman için asıl olan alkış değil, ihlastır.
Toplum tarafından sürekli alkışlanan insanlar zamanla kendilerini vazgeçilmez görmeye başlayabilir.
Psikolojide buna “kurtarıcı sendromu” (Savior Complex) adı verilmektedir.
Böyle bir psikolojide kişi zamanla;
inanmaya başlayabilir.
İşte tam bu noktada yardım faaliyeti, kulluğun değil; egonun beslenme alanına dönüşebilir.
İnsan, kendisini vazgeçilmez gördüğü an hem kendi nefsine hem de topluma zarar vermeye başlar.
Bir yardım kuruluşunun en büyük sermayesi güvendir.
Toplanan her kuruş, bağışçının emanetidir.
Bu nedenle hangi görüşten olursa olsun;
şeffaf şekilde denetlenebilmelidir.
Hesap vermekten rahatsız olan hiçbir yapı, uzun vadede güven inşa edemez.
Şeffaflık dürüst insanların korkacağı değil, savunacağı bir ilkedir.
Eğer herhangi bir kişi veya kurum, insanların emanet ettiği bağışları amacı dışında kullanmışsa…
Depremzedenin hakkını yemişse…
Yetimin malına el uzatmışsa…
Bunun hesabı sadece mahkemelerde değil, Allah’ın huzurunda da sorulacaktır.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.” (Nisâ 4/58)
Kul hakkı, İslam’da en ağır sorumluluklardan biridir.
Dünya mahkemesinden kurtulmak mümkün olabilir.
Fakat ilahi adaletten kaçış yoktur.
Eğer ortada bir suç varsa cezasını hukuk vermeli; eğer suç yoksa da hiç kimsenin iftira ile insanların şeref ve haysiyetini zedelemeye hakkı bulunmamaktadır. Müslümanın görevi zanla değil, delille konuşmaktır.
Bugün konuşmamız gereken yalnızca Haluk Levent değildir.
Asıl konuşmamız gereken;
Devlet yerine şahısları koyan anlayıştır.
Yardımı şöhret üretme aracına dönüştüren zihniyettir.
Kurumları itibarsızlaştırıp kişileri kahramanlaştıran bakış açısıdır.
Türkiye güçlü olacaksa;
Güçlü devlet kurumlarına,
Güçlü denetim mekanizmalarına,
Şeffaf yardım kuruluşlarına,
Ve ihlas sahibi gönüllülere ihtiyaç vardır.
Devlet eksiklerini gidermelidir.
Sivil toplum ise devletin rakibi değil, milletin hizmetinde çalışan tamamlayıcı bir unsur olmalıdır.
Haluk Levent etrafında yürüyen tartışmalar bir gün sona erecektir.
Ancak bu tartışmanın ortaya çıkardığı sorular uzun yıllar gündemde kalacaktır.
Hiçbir insan, ne kadar sevilsin, ne kadar bağış toplasın, ne kadar büyük bir kitleye ulaşsın; devletin yerine geçemez.
Hiçbir dernek, milletin ortak iradesini temsil eden devlet kurumlarından daha büyük değildir.
İyilik, reklamla değil ihlasla değer kazanır.
Yardım, şöhretin değil merhametin diliyle anlam bulur.
Ve en önemlisi…
İnsanların emanet ettiği her kuruşun hesabı sadece bu dünyada değil, hesap gününde de tek tek sorulacaktır.
İşte asıl unutulmaması gereken hakikat budur.
İSLAMİ HABER “MİRAT”