
İslâm, sadece “Ben îmân ettim.” demekten ibaret değildir. Hakiki îmân, insanın düşüncesine, konuşmasına, davranışına ve bütün hayatına yansır. Kalbe yerleşen sağlam bir îmân, kişiyi doğruluk (sıdk) sahibi, emin, âdil ve istikamet üzere bir mümin hâline getirir. Çünkü hakiki îmân, ahlâkı inşa eder ve şahsiyeti güzelleştirir.
Bugün toplum olarak en çok neye ihtiyacımız var deseniz, hiç şüphesiz cevabımız güven olur. Maalesef günümüzde ailede güven zedelenmiş, ticarette güven azalmış, insanlar birbirine şüpheyle bakar hâle gelmiştir. Oysa Allah Resûlü (s.a.s.), bize mümini çok açık bir şekilde tarif etmiştir:
“Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4; Müslim, Îmân, 64)
Demek ki mümin; kimseye zarar vermeyen, yalan söylemeyen, emanete sahip çıkan ve verdiği sözün arkasında duran insandır. Kur’ân-ı Kerîm’de müminlerin özellikleri anlatılırken Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
“Onlar emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.” (Mü’minûn, 23/8)
Îmân, sadece bazı îmân esaslarını tasdik etmekten ibaret değildir. Hakiki îmân, insanın elini haramdan, dilini yalandan, kalbini zulüm ve haksızlıktan uzak tutar. Güç eline geçtiğinde adaletten ayrılmamayı, kimsenin görmediği yerde de dürüst kalabilmeyi sağlar. Eğer bir insanın îmânı onun ahlâkına yansımıyor, doğruluğunu ve güvenilirliğini artırmıyorsa, o zaman kendisini hesaba çekmesi gerekir.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl, 16/90)
Adalet, doğruluk ve iyilik; sadece konuşulacak güzel sözlerden ibaret değildir. Bunlar aynı zamanda evde, işte, çarşıda, pazarda; kısacası hayatın her alanında yaşanması gereken değerlerdir.
İnsan bu dünyadan âhirete irtihal ettiğinde geride makamını, servetini ve unvanını değil; hüsn-i şehadetini bırakır. İnsanlar, “Sözüne itimat edilirdi.”, “Güvenilir bir insandı.”, “Kul hakkına riayet ederdi.”, “Adaletten ayrılmazdı.” diyorsa, işte geriye bırakılacak en büyük miras budur.
Bu yüzden herkes kendisine şu soruları sormalıdır:
Çocuklarım benden doğruluğu mu öğreniyor, yoksa yalan dolanı mı?
Ticaret yaptığım insanlar sözüme güveniyor mu?
Benim gibi düşünmeyen insanlar bile adaletimden emin olabiliyor mu?
Allah’ın huzuruna çıktığımda emanet, kul hakkı ve doğruluk konusunda gönül rahatlığıyla hesap verebilir miyim?
İlim elbette büyük bir nimettir. Ancak ilim, sâlih amele ve güzel ahlâka dönüşmediği sürece kemâle ermiş sayılmaz. Kur’ân-ı Kerîm de ilmiyle amel etmeyen kimseleri bu hususta şiddetle ikaz etmektedir. (el-Cum’a, 62/5)
Netice itibarıyla gerçek mümin; güven veren, doğru sözlü, adaletli, emanete sahip çıkan ve güzel ahlâkıyla örnek olan insandır. Îmân, sadece kalpte kalan bir inanç değildir; evde, sokakta, işte, çarşıda, hayatın her alanında görülen bir duruştur. Gerçek mümin, inancını sadece diliyle değil, yaşantısıyla da gösteren kimsedir.