
İnsanlık tarihi dikkatle okunduğunda görülür ki büyük değişimler önce kalplerde başlamış, sonra toplumlara yayılmıştır. Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler bozulmuş bir toplumun tam ortasında yaşamış, önce yaşadıkları çağın hastalıklarını görmüş, ardından vahyin rehberliğiyle o hastalıklara çare olmuşlardır. Hiçbir peygamber yaşadığı toplumdan habersiz, insanların acılarından uzak, yalnızca kendi dünyasına kapanmış biri değildir. Aksine onların ortak vasfı, insanların içine düştüğü karanlığı herkesten önce fark etmeleri, zulmü herkesten daha derin hissetmeleri ve haksızlık karşısında vicdanlarının susmamasıdır. İşte son peygamber Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlikten önceki hayatı da bunun en açık örneğidir. O henüz kendisine vahiy gelmeden önce bile yaşadığı toplumun çürümüşlüğünü gören, putların önünde eğilen insanlara, güçlünün zayıfı ezdiği düzene, kadınların aşağılandığı, yetimlerin mallarının yağmalandığı, kölelerin insan yerine konulmadığı, faizle insanların sömürüldüğü, kabile üstünlüğünün adaletin önüne geçirildiği bir hayata razı olmayan temiz bir vicdan taşıyordu. Bu yüzden zaman zaman Mekke’den uzaklaşıyor, Hira Mağarası’na çekiliyor, sessizlik içinde tefekkür ediyor, gördüğü karanlığın sebebini ve çıkış yolunu arıyordu. Bu yalnızlık, insanlardan nefret ettiği için değil; insanlığı sevdiği için yaşadığı bir yalnızlıktı. O, toplumunu terk etmiyor; toplumunun hastalıklarına çare arıyordu. İçindeki acı onu kaçırmıyor, hakikati aramaya sevk ediyordu.
Cahiliye denilen dönem yalnızca putlara tapılan bir çağ değildi. Asıl cahiliye, insanın Allah’ın gösterdiği ölçüler yerine kendi hevasını ölçü edinmesiydi. Mekke’de insanlar Kâbe’yi biliyor, Allah’ın varlığını inkâr etmiyor, fakat hayatı Allah’ın hükümleriyle değil kendi çıkarlarıyla yönetiyorlardı. Servet, güç, soy ve kabile üstünlüğü hakikatin önüne geçmişti. Zengin daha zengin olurken fakir daha da eziliyor, adalet güçlülerin elinde eğilip bükülüyor, merhamet yerini çıkar hesaplarına bırakıyordu. Böyle bir toplumda temiz fıtrat sahibi bir insanın huzur bulması mümkün değildi. İşte Hz. Muhammed’in kalbindeki sızı buradan doğuyordu. O, zulme alışmadı; haksızlığı normal görmedi; kötülüğe sessiz kalmayı hayat biçimine dönüştürmedi. Çünkü fıtrat bozulmadığında insan, kötülüğü gördüğünde rahatsız olur. Kalp diri olduğu sürece zulüm karşısında sızlar; vicdan ölmediği sürece haksızlık insanı uykusuz bırakır.
Hira Mağarası bu yönüyle sadece taşlardan oluşmuş bir mekân değildir. Hira, hakikati arayan vicdanın sembolüdür. Gürültüden uzaklaşıp kendini dinleyebilen, yaratılış gayesini sorgulayan, hayatın anlamını arayan herkesin içinde bir Hira vardır. Fakat herkes Hira’ya çıksa da herkes vahye hazırlanamaz. Çünkü vahiy, yalnızca dağa çıkmanın değil, temiz bir kalbe sahip olmanın bereketidir. Allah Resûlü’nün Hira’da geçirdiği zamanlar, insanlığın kurtuluşu için duyduğu derin sorumluluğun sessiz şahidiydi. O, yalnızlığında bile ümmetini düşünüyordu; kendisi için değil, insanlık için üzülüyordu. İşte Allah da böylesine temiz bir yüreği vahyin emanetine layık gördü.
Kur’an bize peygamberlerin seçilişinin rastgele olmadığını bildirir. Allah elçilerini insanlar arasından seçerken onların doğruluklarını, güvenilirliklerini, sabırlarını, merhametlerini ve ahlaklarını ortaya koymuştur. Hz. Muhammed daha peygamber olmadan önce “el-Emin” diye tanınıyordu. İnsanlar mallarını ona emanet ediyor, onun sözüne güveniyor, hakemliğini kabul ediyorlardı. Çünkü peygamberlik sadece bilgi meselesi değildir; aynı zamanda karakter meselesidir. Allah, vahyi taşıyacak omuzları ve insanlığa örnek olacak ahlakı seçmiştir. Vahiy, kirlenmiş kalplerin değil, arınmış gönüllerin üzerine iner.
Hidayet meselesi de aynı şekilde insanın iç dünyasıyla yakından ilgilidir. Kur’an’a göre hidayet Allah’ın lütfudur; fakat bu lütuf, hakikati arayan, kibirden uzak duran, samimiyetle yönelen kullar için bir rahmettir. İnsan kendi iradesiyle gerçeğe sırtını döndüğünde, zulmü tercih ettiğinde, kibri karakter hâline getirdiğinde kalbi zamanla katılaşır. Böylece hakikati görse bile ona teslim olamaz. Bunun içindir ki Kur’an birçok yerde kalplerin mühürlenmesinden, gözlerin perdeyle örtülmesinden ve kulakların işitmez hâle gelmesinden söz eder. Bu, hakikati aramayan insanın kendi tercihleriyle sürüklendiği acı bir sonuçtur.
İnsan ruhunu Allah’a yaklaştıran en önemli özelliklerden biri merhamettir. Merhamet sadece fakire yardım etmek değildir; kötülüğe üzülmek, haksızlık karşısında rahatsız olmak, insanlığın sapmasına kayıtsız kalmamaktır. Kalbinde bu acıyı taşımayan insan zamanla zulmü sıradan görmeye başlar. Gün gelir çocukların öldürüldüğü haberleri onu etkilemez, açlık vicdanını sızlatmaz, adaletsizlik normalleşir, haramlar alışkanlığa dönüşür. İşte kalbin ölümü budur. Allah’ın peygamberleri ise kalpleri en diri insanlar oldukları için toplumlarının acısını kendi acıları gibi yaşamışlardır.
Bu hakikat Medine döneminde de açıkça görülmüştür. Medine’de yaşayan Yahudiler Tevrat’ı biliyor, peygamberlik kurumunu tanıyor, ahiret inancına sahip bulunuyorlardı. Onlar son peygamberin geleceğine dair bilgiye sahip olduklarını ifade ediyor ve bunu zaman zaman Arap kabilelerine karşı bir üstünlük vesilesi olarak kullanıyorlardı. Ancak Kur’an’ın anlattığı üzere, bekledikleri peygamber kendi toplumlarından gelmeyince onların bir kısmı sahip oldukları bilgiyi teslimiyete dönüştüremedi. Burada belirleyici olan bilgi eksikliği değil, kibir, haset ve menfaat oldu. Kur’an bu durumu eleştirirken aynı zamanda bütün Ehl-i Kitab’ı tek bir sınıf olarak değerlendirmez; içlerinde dürüst, adaletli ve hakka teslim olan kimselerin de bulunduğunu bildirir. Dolayısıyla mesele bir kavme mensup olmak değil, hakikat karşısındaki duruştur.
Bu olay insanlık için büyük bir derstir. Çünkü insan bazen bilmediği için değil, bildiği hâlde teslim olmak istemediği için sapar. Nice âlim vardır ki bilgisi onu kurtarmamıştır; nice sade insan vardır ki samimiyeti onu Allah’a yaklaştırmıştır. Bilgi, tevazu ile birleşmediğinde kibri büyütür. İlim, ahlakla birleşmediğinde insanı hakikatten uzaklaştırabilir. Bu sebeple Kur’an sürekli olarak kalbin temizliğine dikkat çeker. Asıl mesele ne kadar bildiğimiz değil, bildiğimiz hakikate ne kadar teslim olduğumuzdur.
Bugünün dünyası şekil olarak cahiliye döneminden farklı görünse de insanı Allah’tan uzaklaştıran hastalıklar değişmemiştir. Güç yine haklılığın ölçüsü hâline getirilmeye çalışılıyor. Ekonomik çıkarlar adaletin önüne geçiriliyor. Teknoloji ilerledikçe vicdanın da gelişeceği zannedildi; oysa savaşlar daha yıkıcı, sömürü daha sistemli, zulüm daha görünmez hâle geldi. İnsanlık bugün bilgi bakımından tarihin en ileri dönemlerinden birini yaşarken merhamet bakımından aynı ilerlemeyi gösterememektedir. Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Sudan’da, dünyanın birçok bölgesinde yaşanan acılar karşısında sessiz kalabilen bir dünya, aslında modern çağın cahiliyesini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Kalpler duyarsızlaştığında teknoloji insanı kurtaramaz; hukuk metinleri adalet üretemez; ekonomik büyüme huzur getirmez.
Bu sebeple her Müslüman önce kendi kalbine dönüp şu soruyu sormalıdır: Ben hâlâ kötülük karşısında acı duyabiliyor muyum? Yetimin gözyaşı beni rahatsız ediyor mu? Haksızlık karşısında vicdanım hâlâ sızlıyor mu? Yoksa uzun zamandır kötülüklerle birlikte yaşamaya alıştığım için kalbim yavaş yavaş taş mı kesildi? Çünkü insanı Allah’a yaklaştıran ilk adım, kalbin yeniden hissedebilmesidir. Hisseden kalp düşünmeye başlar; düşünen insan hakikati arar; hakikati arayan ise vahyin rehberliğine yönelir.
Hz. Muhammed’in Hira yolculuğu bu yüzden sadece tarihî bir hadise değildir. O yolculuk, her çağdaki müminin iç yolculuğudur. Gürültünün arttığı, hakikatin propaganda ile örtüldüğü, insanların çıkarlarını ilke hâline getirdiği dönemlerde Müslüman da kendi Hira’sını bulmalı; Kur’an’ın rehberliğinde kendisini, toplumunu ve çağını yeniden okumalıdır. Fakat Hira’ya çıkmak toplumdan kaçmak değildir. Asıl amaç, vahyin ölçüleriyle yeniden topluma dönmek, adaleti savunmak, mazlumun yanında yer almak, iyiliği yaymak ve kötülüğe karşı hikmetle mücadele etmektir. Peygamberimiz mağarada kalmamış, vahyi aldıktan sonra insanların arasına dönmüş, onların yükünü omuzlamış, bedel ödemiş ve insanlığı karanlıktan aydınlığa çağırmıştır.
Tarih boyunca Allah’ın hidayetine kavuşan insanlar, kusursuz oldukları için değil; hakikati aradıkları, kibirden sakındıkları, vicdanlarını öldürmedikleri ve Allah’ın çağrısına samimiyetle kulak verdikleri için bu nimete erişmişlerdir. Buna karşılık zulmü hayat tarzı hâline getiren, merhameti zayıflık sayan, kibri karakter edinen ve hakikati çıkarlarına feda edenler ise önlerindeki apaçık delillere rağmen karanlıkta kalmayı tercih etmişlerdir. Bugün de insanlığın ihtiyacı yeni bir din, yeni bir peygamber veya yeni bir hakikat değildir. İnsanlığın ihtiyacı, Hira’da başlayan o büyük çağrıyı yeniden duymak; Kur’an’ın inşa ettiği diri vicdanı yeniden kazanmak; zulmün karşısında susmayan, adalet uğruna bedel ödemekten korkmayan ve insanlığın acısını kendi acısı bilen müminler olabilmektir. Çünkü yeryüzünü değiştirenler, önce kendi kalbini vahyin nuruyla değiştirebilen insanlardır.
Not: Bu yazı, Mustafa Küçük’ün görüş, öneri ve katkılarından önemli ölçüde yararlanılarak hazırlanmıştır.