
Ülkemizde İslâmî hareketin doğamayışının ve kurumsal hâle gelemeyişinin en başat nedenlerinden biri de hak ile batılı bilerek karıştıran ve batılı hak gibi gösteren İslâmizasyon politikalarıdır. Bu durumu bilen İslâm düşmanları, Müslüman ülkelerde dinî kavramları sıkça kullanmaya başlamışlardır. Bir dönem sömürge ülkesi olan veya ithal resmî ideolojilerin yerleşmesi için işkencelere maruz kalan Müslümanlar bu durumdan daha çok etkilenmişlerdir. Zalimlerden duydukları en küçük bir dini kavram veya riyakâr ritüel onları kendilerinden geçirmiş ve sisteme gönüllü köle yapmıştır. Bütün bunlara rağmen duyarlı Müslümanlar dinleri için nebevî bir yöntemle çalışmaktan vaz geçmemişlerdir. Sayıları az da olsa onlar sahadan hiç çekilmeyeceklerdir.
Birçok halkı Müslüman ülkelerdeki gelişen İslâmî yapılanmalar, cihad hareketleri, iktidar sahiplerini endişeye düşürmektedir. Endişelerini korkuya ve iktidar kaybına çevirmemek için iktidar eliti dini kavram ve yapmacık uygulamaları öne çıkarmaktadırlar. Amaçları Müslümanların dirençlerini kırmak ve çalışanlar arasına fitne sokmaktır. Kâmil imandan uzak ve Resulullah’ın temsiline dayanmayan, dinin bütünlüğünden kopuk, hayatın genişlik alanını kuşatmayan bu uygulamalar, münafık politikalarıdır. Müslümanları uyutmaya matuf devlet siyaseti hâline gelen bu bilinçli davranışlara İslâmizasyon diyoruz. Gerçek Müslüman olmadıkları hâlde Müslümanları sisteme entegre edebilmek için Müslüman gibi gözükme politikalarına İslâmizasyon politikası denir. Halkı Müslüman ülkelerinin Amerika’dan icazetli politik tiranlarının uyguladıkları politika, İslâmizasyondur. Böyle bir münafık politikasını Müslümanlar arasında kurumsal hâle getirmek için dünya ölçeğinde en çok çalışılan ülke Amerika’dır. Dünya Müslümanlarını sürekli rapor etmektedirler.
İslâmizasyon politikaları Ülkemizde Müslümanların savaş yıllarında uygulanmaya başlandı. Pozitivist bakışla savaş kazanılamayacağına göre, cumhuriyeti kuran pozitivist kadro bile dindar geçindi. Kendilerine göre dini kullandılar. Cami avlularında attıkları nutuk “hutbe” diye verildi. Hem de cuma günü değil salı günü yapılan bir konuşmaydı. Atasının hutbe okumasına bayılan cahil gruplar sistemin banilerinden yana tavır aldılar. Hatta 1924 Anayasası her şeye hâkim olamadıkları süreçte bu politikanın sahte adımlarıdır. Laikliğe tedrici geçişin ilk adımıdır. Zaten ayakları yer ettikten sonra bu Anayasa’dan eser bırakmadılar. İpler ele alındıktan sonra baskıcı, militarist ve dine karşı savaşırcasına katı bir süreç yaşandı. Cephede ismini bağırdıkları Allah’a hayatta düşman oldular. İsmine bile tahammül edemediler. İsminin anılmaması hatta yeminlerde bile geçmemesi için kanunlar çıkardılar. 1940 yılından sonra (bilerek) gevşeme oldu ve DP iktidarı ile beraber başka bir süreç başladı. Arada koalisyonlar olsa da 1950’den sonra ülkeyi yönetenler bu kadrolardır. Burada sormak lâzım, İslâm adına onu hâkimiyet konumuna taşıyacak hangi adım atıldı? Halkın İslâmî talepleri ne zaman ciddiye alındı? Amerika ve Siyonizm’den bağımsız hangi politikalar takip edildi? Dünya Ticaret Merkezi’nin çizdiği yörüngede kalınıp politika yapılacağına söz verdiler. Bu sözü verenler Türk sağı ve soludur. Her iki politikanın ortak noktaları kültürel sekülerizm, laiklik, pozitivist dünya görüşü, liberal ekonomi ve onun ürünü olan modern hayat, batılılaşmaya tam teslimiyet, hayatın genişlik alanında ve hukukun kaynağı olmak noktasında dine yer vermemek. Buradan bakarsak sağ ile olun derin farkı yoktur.
İttihat ve Terakki geleneğinden gelen Adnan Menderes bu politikanın piridir. İslâmizasyon politikalarının fedaileri onu “şehit başbakan” diye gömseler de adamın ömrü batılılaşmayı kökleştirmek uğrunda geçti. Sistemin tehlikeye düşmemesi için açtığı kanalları Müslümanlık sananların tedavileri imkansızdır. Bu gelenek tutunca ülkenin Millî politikası İslamizasyon oldu. Teklif yok. Verilene razı olup sistemin razı olduğu kadar Müslüman olabilirsiniz. Firavunlar böyle istiyor. Tekliften kaçan zavallılar bu politikanın amansız savunucusu olunca Amerikancı anlayış ve düzenleri sözde Müslümanlar sırtlandılar. Böylece düzenin merkebi olmaya dünden razı oldular. Kurtulmaya niyetleri yok.
İslâmizasyon politikaları, gerçek İslâm ile ülkenin genç nüfusunun tanışmaması ve muhafazakâr uygulamaların yolsuzluklarından irrite olarak din düşmanlarının sayılarını artırmak için ortaya konan münafık siyasetidir. İcazetli yörünge politikasıdır. Tuttuğu için sol politikalarda din istismarına başladılar. Yakında Türk solu da İslâmizasyon politikalarında karar kılarsa şaşmamak lazım. Bu nifak politikasının bir göstergesi olarak en uç soldaki adamlar bile halkın huzurunda ayet okumaktan kaçınmamaktadırlar. İslâmizasyon anlayışı, sistemin katı pozitivist uygulamalarından bıkan ve rejimin çökmesinden korkanların iktidara taşıdıkları deist politikalardır. İnandıklarını söyledikleri, Allah’ı hayattan kovma politikasıdır. Siyaset, Anıtkabir’de başlayıp oradan devam ettikten sonra Türk siyasetinin sağı ve solu aynıdır. Müslümanların bu oyunu fark ederek artık tahterevalliye binmemeleri gerekir. Sonuçta Müslümanların lehine bir durum yoktur. Her iki grup da Batılılaşma üzerinden bir kimlik dayatmaktadırlar ki sonucu irtidattır. Bilincini kaybeden ve tarihte tutması gereken yeri bilmeyen zayıf, donanımsız, İslâm’dan habersiz kimseler ise bu tür söylemlere çabucak kanmaktalar ve sonuçta din referanslı reel siyaset yapmak önlenmektedir. Özellikle de uzun müddet düşüncede baskı görmüş toplumlarda İslâmizasyon politikaları, çabuk pirim yapmaktadır. Bu aldatılmışlık hâli, gerçek dindarlara ve siyasetlerine düşmanca tavırları bile doğurmaktadır.
Muhteşem bir basiret Allah razı olsun kıymetli Mehmet Sürmeli Hocamızdan