islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,7746
EURO
55,2038
ALTIN
6.785,95
BIST
14.110,14
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
31°C
İstanbul
31°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Hafif Yağmurlu
29°C
Cuma Az Bulutlu
28°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
28°C
Pazar Az Bulutlu
28°C

Mekke İttifakı: Suudi Arabistan Neyi Amaçlıyor?

Mekke İttifakı: Suudi Arabistan Neyi Amaçlıyor?

Mekke İttifakı: Suudi Arabistan Neyi Amaçlıyor?

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ABD-İran savaşının sürdüğü, İsrail tehdidinin devam ettiği bir dönemde bölgesel güvenlik açısından kritik bir hamle oldu.

Anlaşmanın en dikkat çekici maddesi, NATO’nun 5. maddesine benzer şekilde, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağıydı. Söz konusu madde, özellikle İran’ın ABD saldırılarına misilleme olarak geçtiğimiz aylar boyunca Suudi Arabistan dâhil Körfez ülkelerini hedef alan saldırılarıyla birlikte okunduğunda, Tahran’a yönelik caydırıcı bir ittifak olarak da görüldü. Anlaşmanın tarafı olan üç ülke için ortak bir tehdit tanımlaması yapmak zor. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da, “Yazıya bağladığımız bir ortak tehdit yok” ifadesini kullandı.

Böyle bir anlaşmanın imzalanmasında üç ülke için de çeşitli motivasyonlar saymak mümkün. Ancak Suudi Arabistan’ın anlaşmaya özel bir önem atfettiği açıkça görülüyor. İttifak, bir yandan İran tehdidinin somut biçimde arttığı, diğer yandan İsrail’in bölgesel yayılmacılığının endişe yarattığı ve tüm bunlar olurken ABD’nin güvenlik garantörü rolünün giderek sorgulandığı bir konjonktürde Riyad için ayrı bir anlam taşıyor.

Suudi Arabistan açısından Mekke Anlaşması, ülkenin son yıllarda izlediği güvenlik politikasında daha geniş bir arayışın parçası: ABD ile güvenlik ilişkisini korurken tek bir güvenlik şemsiyesine bağımlı kalmamak ve bölgesel güçlerden oluşan ikinci bir caydırıcılık hattı kurmak.

Suudi Savunma Bakanı Halid bin Selman anlaşmayı, caydırıcılığı, koordinasyonu ve entegrasyonu güçlendirecek “uzun vadeli bir savunma ortaklığının” çerçevesi olarak tanımladı. Suudi Arabistan’ın kamu diplomasisinden sorumlu bakan yardımcısı Rayed Krimly ise anlaşmanın yeni bir askerî eksen, mezhep ittifakı veya nükleer silahlanma girişimi olmadığını özellikle vurguladı.

Bu iki açıklama, Riyad’ın anlaşmayı nasıl sunmak istediğine dair önemli bir ipucu veriyor. Suudi Arabistan yeni bir “Sünni NATO” ilan etmiyor, ABD’den kopmuyor, İran’a savaş açmıyor. Fakat ekonomisinin de sıkı sıkıya bağlı olduğu güvenliğin yalnızca dışarıdan gelecek garantilere dayanmadığı daha özerk ve daha katmanlı bir güvenlik mimarisi oluşturmaya çalışıyor.

Güvenliği çeşitlendirme

Suudi yorumcuların anlaşmaya dair en sık tekrarladığı kavramlardan biri ‘caydırıcılık.’

Emekli Tuğgeneral Faisal Hamad, Al Arabiya’ya yaptığı değerlendirmede anlaşmayı öncelikle bir ‘egemenlik meselesi’ olarak ele aldı; devletlerin kendi çıkarlarına hizmet edecek ittifakları kurma hakkına sahip olduğunu söyledikten sonra, bir ülkeye saldırının diğerlerine de saldırı kabul edilmesinin başlı başına bir “caydırıcılık mesajı” olduğunu vurguladı.

Riyad merkezli Gulf Research Center Başkanı Abdulaziz Sager de anlaşmanın askerî ayrıntılarından önce siyasi sembolizmine dikkat çekiyor. Sager’e göre İslam dünyasının en etkili üç devletinin böylesine belirsiz bir dönemde güvenlik konusunda bir araya gelmesi, bölgesel güçlerin kendi aralarında daha fazla koordinasyon aradığını gösteriyor. Böyle bir üçlü yapı gerçekten kurumsallaşırsa, yalnızca üç ülkenin diplomatik ve askerî ağırlığını artırmakla kalmayabilir, daha fazla bölgesel aktör tarafından şekillendirilen yeni bir güvenlik mimarisinin de parçası olabilir.

Buradaki önemli ayrım, ABD’nin yerine Türkiye veya Pakistan’ın geçirilmesi değil. Körfez güvenliği hâlâ büyük ölçüde ABD’nin askerî kapasitesine dayanıyor. Üç ülke de Washington’la önemli güvenlik ilişkilerine sahip. Türkiye zaten NATO üyesi. Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı ABD’den kopuş olarak okumak yanlış olur. Daha doğru tanım, güvenlik ilişkilerinin çeşitlendirilmesi. Bölge ülkelerinin ABD güvenlik garantilerinin sınırları konusunda uzun süredir soru işaretleri var. İsrail’in bölgedeki saldırıları ve İran savaşı son dönemde bu kaygıları daha da artırdı. Ancak bölgesel ittifakların ABD’nin Körfez’e sağladığı askerî kapasiteyi kısa vadede bütünüyle ikame etmesini beklemek gerçekçi olmaz. Buradaki arayış daha çok güvenlik seçeneklerini artırmak, tek bir dış güce bağımlılığı azaltmak ve gerektiğinde devreye sokulabilecek ilave ortaklıklar oluşturmak. Riyad, Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybetmeden bölgesel savunma ittifaklarını da güçlendirmek istiyor.

“İran karşıtı ittifak” mı?

Resmî Suudi açıklamaları herhangi bir ülkeyi düşman olarak tanımlamamaya özen gösterse de Suudi kamuoyundaki bazı yorumlar çok daha açık biçimde İran’a işaret ediyor.

Al Arabiya ve Asharq Al-Awsat’ın eski genel yayın yönetmeni Abdulrahman Al Rashed, yazısının başlığında anlaşmayı doğrudan “Tahran’a karşı ittifak” olarak tanımladı. Ona göre ittifakın üç temel işlevi var: İran’ı caydırmak, Hürmüz ve Babülmendep başta olmak üzere enerji arzını ve petrol ihracatını korumak, İran’ın Arap ve Müslüman kamuoyundaki “direniş” söylemine karşı ortak bir siyasi ağırlık oluşturmak.

Bu açıdan Türkiye ve Pakistan’ın anlaşmaya dâhil olması yalnızca askerî kapasiteyi artırmakla kalmıyor; olası bir saldırının maliyetini yükseltiyor, enerji güvenliğini destekliyor ve Riyad’a İran’la yürüttüğü siyasi ve propaganda mücadelesinde daha geniş bir bölgesel zemin sağlıyor.

Fakat Suudi mantığının tamamını yalnızca İran karşıtlığına indirgemek de yanıltıcı olur. Suudi güvenlik uzmanı Hesham Alghannam, anlaşmanın ne kurmaya çalıştığından çok neyi engellemeye çalıştığına bakılması gerektiğini savunuyor. Ona göre hedeflerden biri İran’ın denizlerdeki etkisini ve vekil ağlarını sınırlamak. Ancak bir diğer hedef, savaş sonrası bölgesel düzenin İsrail merkezli biçimde kurulmasını engellemek. Üçüncüsü ise bölgesel güvenliğin yalnızca Batılı güçlerin sağladığı bir hizmet değil, giderek daha fazla Arap ve Müslüman devletin sorumluluğu olduğu fikrini yerleştirmek.

Bu yorum Mekke Anlaşması’nı yalnızca İran’a karşı kurulmuş bir cephe olmaktan çıkararak daha büyük bir resmin içine yerleştiriyor. Riyad’ın aradığı şey, İran’ın bölgesel üstünlüğünü sınırlarken İsrail’in de tek hâkim askerî güç haline gelmediği, ABD’nin önemli fakat tek güvenlik sağlayıcısı olmadığı daha dengeli bir bölgesel düzen.

Körfez içi farklılıklar

Körfez’de anlaşmaya verilen tepkilerse aynı değil.

Katar’dan gelen yorumlar genel olarak olumlu. Katarlı akademisyen Dr. Abdulla Banndar Al-Etaibi, anlaşma henüz resmen açıklanmadan önce böyle bir yapının yalnızca bir savunma anlaşması olmayacağını, güvenliğin giderek daha fazla bölge ülkeleri tarafından şekillendirildiği yeni bir düzene işaret edeceğini yazdı.

Dr. Khaled Al Jaber de benzer biçimde Mekke Anlaşması’nı Körfez’de daha geniş bir güvenlik mimarisi arayışının parçası olarak okuyor. Al Jaber’e göre anlaşma, ABD’nin öncülük ettiği güvenlik düzeninin sonu anlamına gelmiyor. Körfez ülkeleri Washington’dan uzaklaşmaktan çok, güvenliklerini tek bir garantöre bağlamamak ve farklı ortaklıklardan oluşan daha geniş bir ağ kurmak istiyor. Suudi sermayesi ve siyasi ağırlığının, Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi ve Pakistan’ın askerî gücüyle birleşmesi bu açıdan önemli. Ancak Al Jaber de anlaşmanın gerçek değerinin ortak hava savunması, erken uyarı, istihbarat ve deniz güvenliği gibi alanlarda somut askerî iş birliğine dönüşmesine bağlı olduğunu vurguluyor.

BAE’den gelen tepkiler ise çok daha ihtiyatlı. En dikkat çekici yorum, Abu Dabi yönetimine yakınlığıyla bilinen BAE’li akademisyen Abdulkhaleq Abdullah’tan geldi. Abdullah, anlaşmayı kutladıktan sonra şunları yazdı: “Körfez’de askerî ve siyasi iş birliğini güçlendirmek ve Körfez içindeki birliği sağlamak, İran ve İsrail tehdidiyle mücadelede güvenilirlikleri ve kapasiteleri konusunda soru işaretleri bulunan ülkeleri içeren bölgesel askerî ve siyasi iş birliğine yatırım yapmaktan çok daha önemli. Her ittifakın başarısının şartlarından biri ortak düşmanın belirlenmesidir. Peki bu ittifakın ülkeleri için düşman kim?”

Bu soru ve üstü kapalı eleştiri, Mekke Anlaşması hakkındaki temel tartışmayı da özetliyor. Riyad açısından Türkiye ve Pakistan’ı güvenlik denklemine dâhil etmek Körfez’in etrafındaki caydırıcılık halkasını genişletiyor. Buna karşılık BAE’den yükselen bu yaklaşım, güvenlik halkasını genişletmenin mevcut Körfez güvenlik düzenini zayıflatabileceğinden endişeli.

Suudi gazeteci Davud el Şiryan’ın Abdullah’a cevabı bu farklılığı oldukça iyi anlatıyor. Şiryan’a göre Mekke Anlaşması Körfez güvenliğinin alternatifi değil, onun çevresindeki güvenlik alanının genişletilmesi. İttifakın başarısı da kaç savaşa girdiğiyle değil, saldırının maliyetini yükselterek kaç savaşı önlediğiyle ölçülmeli.

Bu ayrışma, aslında BAE’nin son dönemde güvenlik alanında izlediği farklı çizginin de bir yansıması. 2020’de İbrahim Anlaşmaları’na imza atan Abu Dabi, özellikle İran savaşıyla birlikte ABD ve İsrail’le güvenlik iş birliğini daha da derinleştirme yolunu seçerek Körfez güvenliğinde Riyad’dan ayrıştı.

Ancak Pakistan örneği, bu tür savunma anlaşmalarının sınırlarını da gösteriyor. Suudi Arabistan ile Pakistan, Eylül 2025’te imzaladıkları ikili savunma anlaşmasında, taraflardan birine yönelik saldırının ikisine birden yapılmış sayılacağını zaten kabul etmişti. İran bu anlaşmadan birkaç ay sonra Suudi Arabistan’ı doğrudan hedef aldığında Pakistan, Riyad’a asker, savaş uçağı ve hava savunma unsurları gönderdi, ancak İran’a karşı savaşa girmedi veya misilleme saldırılarına katılmadı. Dolayısıyla kolektif savunma hükmü otomatik olarak birlikte savaşmak anlamına gelmedi. Mekke Anlaşması açısından da temel soru bu: Türkiye ve Pakistan olası bir saldırı durumunda Suudi Arabistan’ın savunmasına ne ölçüde katkı sağlayacak ve bu desteğin sınırı nerede çizilecek?

Mekke Anlaşması’nın gerçek ağırlığı muhtemelen burada ortaya çıkacak.

Şimdilik anlaşmanın askerî yükümlülükleri ayrıntılı biçimde açıklanmış değil. Ancak bakanlar düzeyinde ortak bir komite kurulması ve genel sekreterliğin Suudi Arabistan’da oluşturulması planlanıyor. Bundan sonraki aşamada ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, hava ve füze savunması, deniz güvenliği ve savunma sanayii işbirliğinin ne ölçüde kurumsallaşacağı belirleyici olacak.

Fakat Suudi perspektifinden bakıldığında anlaşmanın sembolik olması onun önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, sembolizmin kendisi caydırıcılığın bir parçası. Riyad’ın vermek istediği mesaj oldukça açık: Suudi Arabistan güvenliğini yalnızca Amerikan şemsiyesine bırakmayacak, fakat o şemsiyeden de vazgeçmeyecek. Kendi askerî kapasitesini geliştirirken Türkiye ve Pakistan gibi bölgesel güçleri de güvenlik denklemine dâhil edecek.

Asıl soru bunun ne kadarının siyasi mesaj olarak kalacağı, ne kadarının gerçek bir ortak savunma kapasitesine dönüşeceği.

Feyza Gümüşlüoğlu / FOKUS

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Mirat Haberin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

İslami Haber ”MİRAT” – YouTube

Yorumlar
  1. Cenk Cemil dedi ki:

    Mekke Antlaşamsı için ABD’li Senatör Joe Wilson’ın “Trump’ın Başarısıdır” diye açıklam yapması :
    Cumhuriyetçi Senatör Joe Wilson’ın Mekke Anlaşması hakkında paylaştığı mesaj büyük yankı uyandırmıştı. Mesajında anlaşmanın Trump’ın bir başarısı olarak nitelmişti. Mesajda şu şu ifadeler yer alıyordu:

    “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki karşılıklı savunma paktı, Başkan Trump’ın Ortadoğu’da istikrarı, barışı ve refahı teşvik etmesinin bir başka başarısıdır. Müreffeh Körfez müttefiklerimiz, özgürleştirilmiş Suriye ve Lübnan-‘İsrail’ müzakereleriyle birlikte, İran’daki katil rejimin yalnızlaştırıldığı ve İran halkının İran’ın zengin tarihine layık yeni bir hükümete yeniden kavuşabileceği açıktır.”