
Sezai Karakoç, Siyasal Bilgiler Fakültesinde Monna Rosa’yı, ikinci sınıfta bir kır gezisindeyken arkadaşlarının ısrarıyla okur. Ertesi gün üst sınıftan arkadaşı, Sezai Karakoç’tan bu şiiri ister ve ondan habersizce Hisar dergisine götürerek yayınlanmasını sağlar. Ardından şiir o kadar çok ilgi görür ki adına nazireler dahi yazılır.
Dört şiirden oluşan Monna Rosa’nın birincisi, sadece Monna Rosa adı altında Haziran 1952 tarihinde Hisar’da yayınlanır. 1953 yılında tümü ise, Mülkiye Dergisinde yayınlanır. “Gül” ve benzeri birçok mazmunun (imgenin) bu şiirle devreye girmesi mümkün olmuştur edebiyatımızda. Ancak hecenin ömrünü uzatmak imkânsızdı. Her şeyin bir ömrü var bu dünyada. Aruz, Mehmet Akif ve Yahya Kemalle ömrünü tamamlamıştı. Diriltme çabaları netice vermiyordu. Hece şiiri de halk şiirini de bir tarafa bırakırsak, Necip Fazıl’la sona ermiş sayılır.
Yeni neslin şiiri, serbest şiir dönemi olmuştur. Şiire hece ile başlamama, dört Monna Rosa’nın üçünü hece ile yazmasına rağmen, Karakoç Dünya Şiirinin akışından kendisini hariç tutamayarak serbest şiire geçer. Üçüncü Monna Rosa’da (Pişmanlık ve Çileler) bu geçiş belirgin bir şekilde fark edilir. Monna Rosa, bir nevi, hecenin sona erişi ve serbestçe geçiş diye özetlenebilecek bir dönemin şiiridir.
Her şiir gibi Monna Rosa’nın da bir doğuşu vardır. Karakoç’a göre: “Şiire bakıp birtakım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki, bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir. O kadar ki, hayattan şu veya bu şekilde yansıyan renkler, çizgiler dahi, şiire realite ile ilgilerini keserek, tamamen değişerek girerler. Dante’nin İlahi Komedyasında geçen Beatrice’nin gerçekten var olup olmadığı tartışılmış ve birtakım yakıştırmalardan öte kimlik bağlantısı kurulamamıştır. Bu tür şiirlerin ve eserlerin dış dünyada görünüşte bir ilham kaynağı olsa veya olduğu farz edilse bile şiirdekinin, hayattakine nasıl bir sırla bağlı olduğunu hiçbir psikoloji bilgini kıyamete kadar söylemeye muktedir olamayacaktır. Goethe, otobiyografik olduğu söylenen ilk eserinin kahramanı Werther’in intihar ettirir sonunda. Bu roman, bir intihar salgınına sebep olduğu için, bir süre eserin sonu değişik yayınlanmıştır. Goethe’ye Werther’i niçin öldürdüğü sorulduğunda: “Werther öldü, ben kurtuldum” demiş ve böylece eserin, otobiyografik ilintisini bir parça ifşa etmiştir.
Bana gelince, ben, ne bir Doğu Werther’iydim. Ne de düşünülebilecek senaryoların kahramanı. O günkü psikolojimde, Monna Roza’da çizilen portre ilişkisi farz edilen “Seçilmiş” biri, yüce bir âlem, ideal âlem çerçevesinde düşünülebilen, en temiz duyguların yöneleceği, bir “kardeş” olabilirdi. Ancak bunu da realitede gerçeklemek mümkün olmadığına göre, şiir doğuyor ve hayatla olan çelişmesinin bütün azap ve ıstıraplarını beraberinde getiriyordu.”
Değerli şair Sezai Karakoç’un yazdığı ve dillere destan olan “Monna Rosa” şirinin hep Birinci Bölümü konuşulur ve kimse bu şiirin ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerine bakmaz. Bu yazımızda, Karakoç’un Monna Rosa şiirinin üçünce bölümüyle edebi bir seyahate çıkacağız ve şiirin bu bölümünü gündeme taşıyarak açıklamaya çalışacağız.
Sezai Karakoç’un “Mona Rosa” şiiri, edebiyatımızın en çok okunan, ezberlenen ve üzerine en çok konuşulan aşk şiirlerinden biridir. Ancak bu şiiri yalnızca bir aşk şiiri olarak görmek, onun derinliğini eksik bırakır. İçinde aşk, yalnızlık, metafizik arayış, estetik, umut ve ulaşılmazlık iç içe geçmiştir.
Sezai Karakoç (1933–2021), İkinci Yeni hareketiyle anılan; ancak kendi şiir anlayışını oluşturan büyük bir şair, düşünür ve yazardır. Şiirlerinde bireysel duygularla maneviyatı, medeniyet fikrini ve insanın hakikat arayışını bir araya getirir.
Sezai Karakoç, şiirde aşkı yalnızca iki insan arasındaki bir duygu olarak değil, insanın güzelliğe, hakikate ve sonsuzluğa duyduğu özlemin sembolü olarak ele alır. “Monna Rosa” da bu anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Şiirin temel teması karşılıksız ve ulaşılmaz aşktır. Ancak bunun yanında şu temalar da işlenmiştir. Özlem, ayrılık, yalnızlık, saf sevgi, sabır, umut ve güzelliğin kutsallığı…
Monna Rosa, yalnızca karşılıksız bir sevdanın hikâyesi değildir. O, insanın güzelliğe duyduğu özlemin, sabrın, inceliğin ve kalpte taşınan sessiz sevginin şiiridir. Sezai Karakoç, bu eserinde aşkı sıradan bir duygu olmaktan çıkarıp estetik ve manevi bir tecrübeye dönüştürmüştür. Bu yönüyle Monna Rosa, edebiyatımızın unutulmaz şiirlerinden biri olmuş ve ününü günümüze kadar da sürdürmeyi başarmıştır.
Monna Rosa’nın Üçüncü Bölümü, sevgilinin pişmanlık duygularını dile getiren ve çeşitli renklerin değerleri, açık bir şekilde tersine çevrilir. Anlatıcı durumunda olan sevgili, günah kadar beyazdır. Onu seven ise tövbe kadar kara. Bu sıra dışı benzetme, Karakoç’un edebi klişelere karşı çıkma eylemi olarak değerlendirilebilir. Geyve ya da değiştirilmiş haliyle Gülce’yle özdeşleştirilen bu kızın (sevgilinin) yüreğini Karadağ’ın sert rüzgârı doldurmuştur
“Bir saman çöpüne tutunmuş kızların
Eteğini ben çektim
Neyleyim göğsümü Kara Dağın sert rüzgârı doldurmuş
Annemden ilk sütü Gülce’de içtim.
Ankara’ya Çataldağ’a bir zindandan gün vurmuş
Az kalsın yerine ben ölecektim
Bir saman çöpüne tutunmuş kızların”
şeklindeki dizeler, oldukça anlam ifade eden ve şairin duygularını yansıtmaya aracı olan güzellikleri yansıtmaktadır. “Pişmanlık ve Çileler” bölümünde şiir, sevilen kızın ağzından yazılmıştır. Karakoç, “Âşık” ve “Maşuk” yani “Seven” ile “Sevilen”, “Beyaz” ve “Kara” imgeleriyle ifade etmiştir sevgililerin durumunu.
Kızın teni yani cismani varlığı beyazdır ama ruhen günahkârdır ve karadır. Onun beyazlığı aldatıcıdır. Asıl beyaz olan âşıktır. O, görünüşte karadır belki ama masumdur, tövbekârdır, temizdir, günahsızdır.
“Bir tüfeğin burnu havadadır
Ateş almak üzeredir mermisiz
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım
Siz beni ne anlarsınız siz!
Bir tüfek ateş almak üzeredir mermisiz”
Tüfek, mermi, hançer, kurşun gibi sözcükler, Karakoç’un şiirinde başka bir güzelliğe bürünerek okuyucunun zihninde bir sübjektif etki bıraksa da bu durum, “güzel, olağanüstü” gibi genel ve duygusal kelimelerle ifade edilmiştir. Bizim buraya aldığımız dizeler, şiirden bir parçadır. Şiirin etkisi, ancak bir bütün halinde ele alındığı zaman hissedilebilir. Çünkü hiçbir yarım tahlil, şiirin bir bütün olarak uyandırdığı etkinin yerine geçemez.
“Pişmanlık ve Çileler”de sevgilinin tasviri, Klasik Edebiyatı hatırlatır insana zaman zaman. Bu bölüm, çok güzel ve ilginç ifadelerle sonlandırılır.
“Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar
Hatıralarımı birer birer yakacağım.
Entarimi parça parça edip
Zehirli kirpilere bırakacağım
Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp
Göğsüme siyah bir gül takacağım.
Batan güne doğru kurşunlar sıkıp
Kendimi boşluğa bırakacağım”
Şiirin bu bölümünün sonunda, artık sevgilinin pişmanlığı gözle görülür bir hal alır ve onun dilinden peş peşe dizeler dökülür. Adeta bir veda türküsü gibi söylenmiş olan bu dizeler, Monna Rosa’daki seçilmiş ve işaret edilmiş olan birinin aczini, pişmanlığını ve dönüşü mümkün olmayan bir durumda olduğunu dile getirilen duygulu sözlerle süslenir. Kızın durup durup tekrar ettiği iki dize şiirin en can alıcı dizeleridir bunlar:
“Benim gözüm yeşildir, ah, onun gözleri kara
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara”
Sezai Karakoç’un ruhunda kaynayan sevgi ve aşk, onun eser vücuda getirme ve yeniliklere kucak açma yeteneği üzerinde büyük etkisi, hem de çok büyük etkisi olmuştur.
Aslında aşk ve mutluluk dürtüsü, bütün varlıkların maddi ve manevi fonksiyonları üzerinde etki etmiş ve tatlı rüzgârların esmesine, yüzü sıyırıp geçen esintisine aracılık etmiştir. İçi ümitle dolu olan bir aşk, her yönden keşfe, yeniliğe ve canlılığa sahiptir. Yüzünün cildi daha gergin, gözleri daha parlak, yürüyüşü daha hafif, daha çevik, dimağı ve muhayyilesi daha faaldir.
Sezai Karakoç’un şiirinde ve düşünce dünyasında aşk ve sevgi, onun hem yeni bir sanat anlayışı kurmasında hem de Diriliş düşüncesini şekillendirmesinde temel bir güçtür. Bu derin duygu, onun hem geleneksel köklerine bağlı kalmasını hem de edebiyatta yepyeni bir ses ve form aramasını sağlamıştır.
Diriliş Düşüncesi: Aşkı sadece kişisel bir duygu değil, toplumu ve medeniyeti yeniden ayağa kaldırma gücü olarak görmüştür. Şiirdeki Yenilik: İslami öz, modern şiir teknikleriyle birleştirilerek yepyeni bir söyleyişe bürünmüştür. Gelenek ve Modernlik: Geçmişin mirasını bugünün diliyle ve taze bir ruhla yeniden yorumlanmıştır.
Ve Monna Rosa başlığı taşıyan dördüncü şiirde:
“İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.”
Bir dönüşüm yaşanan bu şiirde:
“Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.”
Leyla’dan Mevlâ’ya giden bir dönüşüm gerçekleştiğini, ruhunun yeniden doğduğunu, dirilişin gün yüzünü gösterdiğini anlayabiliriz.
“İşaret” şiirinde (1954) ise, karşılıksız bir şey olmadığını bize gösteren bir “işaret” mevcut… Ne olduğunu elbette şair bilir ama karşı taraf için de yakıcı bir işaret olduğunu beyan etmiş.
“Ne zaman yandı elin
Ne zaman yaktı ellerini hatıram
Ne zaman bir yüzük gibi taktı hatıram
Bu gizli ve acı işareti, gelin”
1956 yılında yazdığı “Kader Yolu” şiirinden ise, üniversiteyi bitirmiş ve olgunluk sayılabilecek 23 yaşına basmış olan şairimizin, “Bize kalan sade sabır Madonna!” ile içindeki ateşin sönmediğini ve neticeyi kabullenerek buna dayanmaya çalıştığını anlıyoruz.
Son şiiri “Kayboluş…” Onu tamamen gözden yitirdiği an:
“Dondum kalakaldım olduğum yerde
Gözlerim kaplıyordu duman duman duman
Gönlüm ne geçmişte ne geleceklerde
Bir mahkûmdum görülmemiş bir cezaya çarpılan
Uğrayan bir azaba
Sığmaz hesaba kitaba”
Sezai Karakoç’un Monna Rosa’sını yalnızca bir aşk şiiri olmaktan çıkarıp aşk, pişmanlık, metafizik ve diriliş ekseninde ele alan, derinlikli ve düşündürücü bir çalışma. Özellikle şiirin çoğu zaman göz ardı edilen bölümlerine dikkat çekmesi, yazıyı daha anlamlı kılmış. Emeğinize ve kaleminize sağlık.