
“Gençlere ideal veriniz!” diye bir söz aklımda kalmış. Ziya Gökalp, Peyami Safa, Nurettin Topçu böyle bir söz söyleyebilirdi. Acaba hangisinin sözü diye araştırırken Peyami Safa’nın “İdeal Veriniz, İdeal!” başlıklı yazısına rastladım. İlk paragraftan itibaren büyüsüne kapıldım:
“Bilirim, ideal ne verilir ne de alınır. Kahraman, sanatkâr, filozof yapılı büyük adamlar, adamların en büyükleri, milletin ruh izbesinde saklı iştiyakı (güçlü istek, derin arzu, özlem) bütün dolgunluğu ile kendi ruhunda duyar, fırlar haykırır, yığının karanlık hamlesini aydınlatır ve şuurlandırırlar. İdeali olmayan millet yok, fakat idealinin farkında olmayan, neyi seveceğini şaşırdığı için dostunu düşmanından ayırmayan millet çoktur. Fikir ve heyecan planında cephe buhranı, iman buhranı, ideal buhranı geçiren memleketlerde bütün bu tezatlar ve tereddütler korkunç bir ahlak buhranı doğurur.”[1]
Bizim milletimizin de neyi sevip neyi sevmeyeceğini şaşırdığı, dostunu düşmanından ayıramaz olduğu, iman buhranı ve ideal buhranıyla bunaldığı dönemleri olmuştur. Böyle zamanlarda fikirleriyle ve hizmetleriyle önderlik eden filozof yapılı büyük adamlarımız, sanatkârlarımız, kahramanlarımız da iyi ki olmuştur. Bu büyük insanlar, adanmışlık ruhuyla çalışarak ülkenin geleceğini inşa edecek nesilleri ve ilim adamlarını yetiştirmişlerdir.
1950’li yıllar, ülkemizde, köyden şehre göçün başladığı, kültür değişmelerinin yoğun yaşandığı yıllardır. Bir taraftan Batı ve özellikle Amerikan-Hollywood kültürünün etkisi gündelik hayatın içinde hissedilirken diğer taraftan dinî ve geleneksel değerlerin görünürlüğü güçlenmektedir. İşte böyle bir zamanda hem eski medeniyetimizin değerlerini bilen hem de Batı’yı iyi tanıyan büyük fikir adamlarımız üniversite gençlerine sahip çıkıyorlar. Zaman zaman evlerine davet ederek ya da uygun ortamlarda bir araya gelerek memleket meselelerini konuşuyor, onlara vatana, millete faydalı birer şahsiyet olmalarına yönelik telkinlerde bulunuyorlar. O yıllarda babam hukuk öğrencisi; Nurettin Topçu’nun, Ali Fuat Başgil’in sohbetlerine katılanlardan biri. O meclislerde hem güzel bir dost çevresi edinmiş hem de bu güzel insanların fikirleri, karakterini şekillendirmiş.
Bugünkü yazımızda milletimizin geleceğini kendine dert edinen, hizmeti görev bilmiş insanlarımızdan, Prof. Dr. Mümtaz Turhan ve Cahit Okurer’in hikâyelerini Doğan Cüceloğlu’ndan edindiğimiz bilgilerden yola çıkarak onları tanıtmaya ve tavsiyelerini anlamaya çalışacağız.
Önce Doğan Cüceloğlu’nu Mümtaz Hoca’ya götüren hikâyesiyle başlayalım. Doğan Cüceloğlu, Silifke’den Ankara’ya okumaya gelmiş, şehir hayatına alışmaya çalışıyor. Edebiyat ve kompozisyon öğretmeni olan Cahit Okurer, Cüceloğlu’na ne olmak istediğini soruyor. Mühendis olmak istediğini söylediğinde öğretmen “Vatana millete hizmet için mesela psikoloji alanında bilim insanı olmak istemez misin?” diye soruyor. Cahit hoca, ülkenin sorunlarının temelinde eğitim sisteminin bozuk oluşunu, eğitim sistemini de Türk psikologların düzeltebileceğini gerekçe olarak gösteriyor. Cüceloğlu, hayalinden bile geçirmeye cesaret edemediği bir alanda çalışmaya kendini hazır hissetmese de teklifi kabul ediyor. [2] Nasıl razı olmasın, çünkü o vakte kadar kendisini hiç böyle değerli hissetmemişmiş: “Kimse beni insan yerine koyarak bir şey anlatmamıştı. Benimle hiç sohbet edilmemişti, hep azarlanmışım ya da bana hep nasihat verilmişti. Ama öğretmenim benim gözlerimin içine bakmıştı. ‘İstemez misin?’ demişti. Ben istersem olur muydu?”
Cahit Okurer, Mümtaz Turhan’ın yakın arkadaşı, insan yetiştirmeye kendini adamış bir öğretmen. Edebiyat ve kompozisyon derslerinde dikkatini çeken öğrencileri evine çağırır, sohbet grupları oluşturur, onlara vatana millete hizmet aşkını aşılamak amacıyla özel ilgi gösterir, düşünüş tarzını yansıtan kompozisyon yazmayı öğretirmiş. [3]
Mümtaz Turhan’la Cahit Okurer Türkiye’nin geleceğine insan yetiştirme konusunda örtük bir anlaşma yapmışlar. Cahit Okurer, liseden kabiliyetli bulduğu öğrencileri Mümtaz Hoca’ya gönderiyor. Doğan Cüceloğlu da bu seçilmiş öğrencilerden biri. Mümtaz Hoca’nın asistanlarının hemen hemen hepsi böyle seçilmiş son derecede parlak kişilerden oluşuyor.[4]
Doğan Cüceloğlu, liseyi bitirince hiçbir sınava girmeden psikoloji bölümüne kabul ediliyor. Cahit hocanın yazdığı kartla Mümtaz hocanın huzuruna geldiği zaman ilk izlenimlerini şöyle anlatıyor:
“…Asık suratlı, otoriter görünüşlü biriydi … ilk gördüğümde korktum. Allah, dedim ben bu adamın mı öğrencisi olacağım? Cahit hocanın sıcaklığı candanlığı arkadaşlığı filan hiç yoktu.” Korkusunun gerisinde biraz da hocanın akademik başarısı olsa gerek: “Mümtaz Turhan Almanya’da doktorasını yapmış. Ki Wertheimer hayatında altı kişiye doktora vermiş. Bunlardan bir tanesi de Mümtaz Hoca, besbelli ki çok kafalı bir insan.”[5] diye düşünüyor.
Mümtaz Hoca, sosyal psikolojinin kurucusu Sir Barlett adında bir İngiliz psikoloğun yanında, Cambridge’de ikinci bir doktora daha yapmış. Sonrasında Lâle Devri’nden Meşrutiyet Dönemi’nin sonuna kadar büyük şehirlerde meydana gelen kültür değişmelerini incelediği çalışması ile 1950’de profesör unvanını almış, daha sonra Tecrübî Psikoloji kürsüsüne başkan olmuş. Türkiye’nin Garplılaşma olayına teorik bakış tarzları geliştirmiş bir ilim adamı. “Kültür Değişmeleri,” “Maarifimizin Ana Davaları ve Bazı Hal Çareleri”, “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” adlı eserleriyle o yıllar tanınıyor.
1960’lı yıllar, Türkiye’de sağ-sol çatışmalarının görülmeye başladığı yıllar. Prof. Mümtaz Turhan milliyetçi muhafazakâr sağ denen grubun düşünce liderlerinden birisi. Cüceloğlu’nun herhangi bir ideolojik görüşü yok, gelişmeye çalışan bir Anadolu çocuğu, sağ cenahın içinde görünmekten de belli ki ürküyor. Bu yüzden zaman zaman solcu gençlerin arasına giriyor. Bu davranışından dolayı Mümtaz Hoca asistanını hiçbir zaman dışlamıyor, ideolojik yönden baskı altına almadığı gibi sağcılıkla ilgili herhangi bir vaaz da vermiyor. Hatta aralarında tartışırlarken Cüceloğlu sağ görüşe aykırı fikirler söylediğinde bile hoca ciddi ciddi dinliyor, fikirlerini dikkate alıyor.
Mümtaz Hoca Türkiye’nin sorunlarına ideolojik pencereden bakmıyor: “Türkiye’nin sorunu ideolojik bir sorun değil. Türkiye’nin sorunu bilimsel düşünce içerisinde insan yetiştirmek. Rusya ideolojiden dolayı kalkınmadı, komünist olduğu için kalkınmadı, o ideoloji onlara bilim adamı yetiştirme imkânı verdi… Bilim adamı olmaya ağırlık verin.”[6] diyor. Özellikle “birinci sınıf bilim adamı” sözünü sıkça kullanıyor. Bu sözüyle bilim alanında üretici olacak insanları kastediyor. “Bir profesörün titrinin olması, profesörlük unvanı, onun bilim adamı olduğunu ifade etmez.”[7] diyor
Kalkınmış bir ülke için ortaya koyduğu kriter şudur: “Kalkınmış ülke kendi sorunlarını tanımlayabilen ve kendi sorunlarına çözüm getirebilen ülkedir.” Batı’da uzun yıllar kalmış ve bilimsel çalışmalar yapmış biri olarak gözlemlerini anlatırken Batı’nın çok değişik kültür renkleri olduğunu İngiltere- Fransa arasında, İtalya -İngiltere arasında, Almanya -İngiltere arasında kültür farkları bulunduğunu fakat hepsinde ortak temelin düşünüş ve sorgulayış tarzı olduğunu söylüyor. [8]
Mümtaz Hoca, ‘Bilim adamı yüksek zekâlı olmak zorunda değildir. Sıradan zekâlı insanlar çok iyi bilim adamı olabilir. Çünkü bilim adamı soru sorma yöntemini bilir, o sorunun cevabını bulmak için deney yapma yöntemini bilir, ısrarla takip eder, analiz yapma yöntemini bilir. Bunu bildiğiniz zaman bilim adamı olursunuz.’ der. Avrupa’nın kültür tarihi ve değerleriyle ilgili eğitimlerin yerine veya onları çok vurgulamadan, daha ziyade Batı’nın düşünüş tarzı, sorgulama tarzı, objektiflik nedir, soru sorma nedir, olay nasıl irdelenir, gözlem nasıl yapılır, bunların öğretilmesi üzerinde durur. Milli eğitimin kişiyi kültürel değerlerinden koparmadan olaylara bakış tarzındaki tutumunu etkilemesi lazım geldiğini belirtir. [9]
Psikolojiyi popülerleştiren Doğan Cüceloğlu’ndan derlediklerimiz buraya kadar. Mümtaz Turhan’ın düşünce dünyası elbette bu çerçeveye sığmayacak kadar geniştir. Ancak onun milliyetçilik anlayışına değinmeden geçmek eksik olur:
“Milliyetçilik, soyu ya da ırkı değil vatanı temel alır ve soyun karmaşık, kurgusal ve amacını aşan anlamlarının karşısına vatanın sarih, herkesçe anlaşılabilir yalın gerçekliğini koyar. Milliyetçilik, yeni yerler fethetme hamasetini göstermek değil, modern ve medeni milletlerle yarışmak, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak ve her bakımdan onları geçmektir. Bu çerçevede, Türkiye’nin ana davası, bir an evvel bir millet olma ve millî kültüre kavuşma davasıdır. Milliyetçilik bu hayati ana davanın gerçekleşmesinde ve hedefe erişilmesinde bir vasıtadır.” [10]
Ülkemizin o buhranlı günlerinden bugünlere geldiğimizde ne kadar yol katettiğimize bir bakalım. Batılı ülkelerde olduğu gibi millî kültüre uygun bir bilimsel zihniyet geliştirebildik mi? Bilimsel zihniyet gelişti fakat bir millete mensup olmanın bilinci gelişmedi, diye düşünüyorum. Gençler sadece akademik başarı peşinde koşuyor, koşulsuz iyilik, diğerkâmlık özendirilmiyor. Karşılık beklemeden, hiçbir maddi çıkar gözetmeden gençlere öncülük edebilecek Mümtaz Turhan, Cahit Okurer gibi şahsiyetlere günümüzde pek rastlanmıyor. Bu büyük insanları tanıyalım ve minnetle analım… İdeal verilmez; ideal yaşayan bir örnek halinde gençlere gösterilebilir.
[1] Peyami Safa, Eğitim, Gençlik, Üniversite (İstanbul: Ötüken Yayınları, 2022), 180.
[2] Doğan Cüceloğlu, İnsanı Ararken, Söyleşi: Canan Dila (İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2005), 214-215.
[3] Cüceloğlu, İnsanı Ararken, 215.
[4] Cüceloğlu, İnsanı Ararken, 236.
[5] Cüceloğlu, İnsanı Ararken, 235.
[6] Cüceloğlu, İnsanı Ararken, 243-244.
[7] Cüceloğlu, İnsanı Ararken, 239.
[8] Cüceloğlu, İnsanı Ararken, 239.
[9] Cüceloğlu, İnsanı Ararken, 238.
[10] Kemal Bakır, “Mümtaz Turhan (1908-1969)”, Atatürk Ansiklopedisi (Erişim 30 Ağustos 2026). https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/1091/Mümtaz_Turhan_(1908-1969)
Umarım bir an önce; Eğitim sistemimizde ki aksaklıklar düzeltilir. Ve taşlar yerine oturtulur.
Çok güzel bir yazı olmuş. Eline yüreğine sağlık .Başarılı olmak için Başarılı kılavuzların olması gerek.
Çok güzel bir yazı olmuş, okudukça eskilerin, eskiden yapılanların, kadir kıymeti anlaşılır oluyor. Şimdi kim her ne yaparsa yaptığının karşılığını almadan, o işin devamını getirmiyor veya sonuca ulaşmıyor.
Çok teşekkür ediyorum Ayşegül Hanım, yazılarınızı hep bekliyor ve canı gönülden okuyorum, kaleminize, bileğinize sağlık
Günümüz gençliğine idealleri olup olmadığını soramıyoruz artık maalesef.Çünkü ona ulaşmanın zorluğunu kaldıracak güçleri yok.Yaşam mücadelesi nerede daha kolay,hayat güvencesi nerede daha iyi diye düşünüyorlar idealleri nedir ,onu irdelemiyorlar bile.Bizler ,ideallerinizin peşinden gidin ,diyen hocalarımızın rehberliğinde yetiştik Günümüz gençliği de umut ederim ki şartları ne olursa olsun azmin elinden hiç bir şeyin kurtulamayacağının bilinciyle çalışıp bir yerlere gelirler.Bunun için de liyakatın ne kadar önemli olduğunu sizin verdiğiniz örneklerden daha iyi anlıyoruz . Yüreğinize ve kaleminize sağlık Ayşegül Hanım .
Yüreğine kalemine sağlık, maalesef günümüzde ideallerine ulaşmak zor oluyor gençlerin etiket için tahsil yapıp başka işlerle hayat larini devam ettiriyorlar .paralı okullar çoğaldı egitim sistemi düştü bizim zamanımızda liseden mezun olan birey bile donanımlı oluyordu yazılarinizi zevkle okuyorum teşekkürler.
Yazınızda yine güzel bir konuya değinmiş siniz Ayşegül hanım gençler geleceğimiz yarınlarımızdır onlarla vatan ileriye gidecektir bunu herkes bilir.Millet olarak bu bilince sahip çıkmalı evlatlarımıza ideal olacak değerlerimizi tanıtmalı bu minvalde gençliğimizi yetiştirmeliyiz. Bu da ancak kültürümüze sahip çıkmakla eğitim sisteminde bu değerleri tanıtmakla ve ailelerin de bunları evlatlarımıza öğretmesiyle olur. Hiç bir şey için geç değildir. Elinize yüreğinize sağlık yine güzel bir konuya değinmiş siniz yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum selamlar.
Değerli Ayşegül Hocam,
yalnızca bir dönemi ve şahsiyetleri anlatmamış, bugün kaybetmeye başladığımız çok kıymetli bir ruhu da yeniden hatırlatmışsınız. Cahit Okurer ve Mümtaz Turhan’ın gençlere yaklaşımı üzerinden verdiğiniz mesaj, insan yetiştirmenin ne denli büyük bir sorumluluk olduğunu düşündürüyor. Böylesine anlamlı bir konuyu derinlikli ve akıcı bir kalemle bizlere sunduğunuz için sizi gönülden kutluyorum.
Kalemine yüreğinize sağlık, ömrünüze bereket olsun.
Selam ve Dua ile …..