
Ortadoğu karışık…
Hem de öyle böyle değil.
Gazze kan ağlıyor, İran-Amerika gerilimi bölgeyi yeniden ateş hattına çeviriyor, Yemen’den Lübnan’a, Suriye’den Körfez’e kadar uzanan geniş coğrafya yeni hesaplaşmaların gölgesinde kalıyor.
Bir yerde füze yükseliyor…
Başka bir yerde bomba patlıyor…
Bir başka yerde diplomasi masası kuruluyor.
Ve insanlık aynı soruyu soruyor:
Ortadoğu bu hale nasıl geldi?
Dünyayı bu savaş sarmalına kimler sürükledi?
Siyonist ideoloji mi?
Bitmek bilmeyen güç ve çıkar mücadeleleri mi?
Büyük devletlerin jeopolitik hesapları mı?
Yoksa bütün bunların birbirine karıştığı daha büyük bir denklem mi?
Belki de cevap, bunların hepsinin kesiştiği yerde saklı.
Filistin meselesi artık yalnızca birkaç kilometrekarelik toprağın kime ait olduğu tartışması değildir.
Kudüs, bugün insanlığın vicdanını sınayan bir aynaya dönüşmüştür.
Bir tarafta güvenlik, devlet ve güç söylemleri…
Diğer tarafta evinden edilen insanlar, yıkılan şehirler, parçalanan aileler ve savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışan siviller…
Peki insan nereye kayboldu?
İşte asıl soru budur.
Çünkü haritalar değişebilir.
Sınırlar yeniden çizilebilir.
İktidarlar gelip geçebilir.
Ama insan öldüğü zaman geri gelmez.

Tam burada Kur’an‘ın insan anlayışını hatırlamak gerekiyor:
“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır.”
Hucurât, 49/13
Dikkat edin:
“Ey Müslümanlar” değil, “Ey insanlar!”
Yani çağrı bütün insanlığa.
Irk üstünlüğü yok.
Soy üstünlüğü yok.
Millet üstünlüğü yok.
İnsanın insana tahakkümünü meşrulaştıran bir anlayış yok.
Üstünlük ölçüsü ahlak ve takva.
İşte bu yüzden Gazze’ye bakarken yalnızca Müslümanların acısına değil, insanlığın imtihanına bakmak gerekiyor.
Kur’an insan hayatının değerini şöyle ortaya koyuyor:
“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.”
Mâide, 5/32
Bir insan…
Sadece bir insan.
Onun dini, dili, ırkı, milliyeti ne olursa olsun.
Bir can.
Savaşların soğuk dili ise insanı “hedef”, ölümü “kayıp”, sivilleri ise “yan hasar” haline getirebiliyor.
Ama bir annenin kucağındaki çocuk için bu kelimelerin hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü çocuk öldüğünde…
Çocuk ölmüştür.
Burada tartışılması gereken, insanların kimliği değil, ideolojilerin ve devlet politikalarının ortaya çıkardığı sonuçlardır.
İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki politikaları, yerleşim faaliyetleri, askeri operasyonları ve Filistinlilerin maruz kaldığı insani dram bugün dünyanın en yoğun tartışma başlıklarından biridir.
İsrail ise askeri operasyonlarını güvenlik gerekçeleri ve Hamas’a karşı yürüttüğü savaş çerçevesinde savunmaktadır.
Fakat bütün bu siyasi ve askeri tartışmaların üzerinde bir gerçek vardır:
Sivillerin hayatı pazarlık konusu yapılamaz.
Kur’an’ın ölçüsü de burada karşımıza çıkar:
“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun. Bu, takvaya daha yakındır.”
Mâide, 5/8
Ne kadar çarpıcı…
Kur’an sadece sevdiğimize karşı değil, kızdığımıza karşı da adalet istiyo
Peki ekonomik çıkarların bu savaşlarda hiç payı yok mu?
Elbette var.
Enerji…
Petrol…
Doğalgaz…
Silah ticareti…
Deniz yolları…
Stratejik boğazlar…
Küresel ticaret…
Bugün Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilim bile savaşların yalnızca cephede yaşanmadığını gösteriyor.
Ama Ortadoğu’yu yalnızca “kapitalizm” kavramıyla açıklamak da eksik kalır.
Çünkü burada ideoloji de var.
Toprak mücadelesi de var.
Devlet güvenliği de var.
Dini ve etnik kimlikler de var.
Büyük güçlerin rekabeti de var.
Ve bütün bunların üzerinde çıkar var.
Bazen bütün hesaplar aynı masada buluşuyor.
Kudüs…
Üç semavi dinin hafızasında derin izler taşıyan şehir.
Mescid-i Aksa…
Hristiyanlığın kutsal mekânları…
Yahudiliğin tarihsel hafızası…
Yüzyıllar boyunca farklı toplulukların yaşadığı bu coğrafya bugün kan, gözyaşı ve işgal tartışmalarıyla anılıyor.
Bir zamanlar farklı toplulukların birlikte yaşadığı Kudüs ve Filistin coğrafyası, bugün insanlığın önünde büyük bir vicdan sınavı olarak duruyor.
Gazze’nin yıkıntıları arasından yükselen feryat aslında bütün dünyaya aynı soruyu soruyor:
Bir insanın hayatı neden diğerinden daha değerli olsun?
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah adaletli olanları sever.”
Mümtehine, 60/8
İslam’ın çağrısı açık:
Adalet.
Kim olursa olsun.
Hangi milletten olursa olsun.
Hangi dine mensup olursa olsun.
Çünkü adalet yalnızca bizim için değil, herkes içindir.
Savaşlar yalnızca cephede başlamaz.
Önce insanların zihninde başlar.
Bir insanın diğerini insan olarak görmemesiyle…
Sonra dil değişir.
Önce “onlar” denilir.
Sonra “düşman”…
Sonra “hedef”…
En sonunda insan olmaktan çıkarılır.
Ve insan olmaktan çıkarılanı öldürmek kolaylaşır.
Kur’an ise önce insanı hatırlatıyor:
“Ey insanlar!”
Ortadoğu bugün ateş çemberinin içinde.
Kimin hangi hesapla hareket ettiği, hangi devletin hangi aktörle ne ölçüde iş birliği yaptığı üzerine sayısız tartışma var.
Fakat bütün bu karmaşanın ortasında değişmeyen bir gerçek bulunuyor:
Ölen insandır.
Çocuk öldüğünde ideoloji ölmez.
Devlet ölmez.
Sermaye ölmez.
Siyasetçi ölmez.
Strateji ölmez.
Çocuk ölür.
Anne ölür.
Baba ölür.
Bir ailenin geleceği ölür.
İşte bu yüzden Ortadoğu’ya yalnızca jeopolitik haritalarla bakamayız.
Haritaların üzerinde sınırlar vardır.
Ama o sınırların içerisinde insanlar yaşar.
Ve belki de bütün bu savaş sarmalından çıkışın ilk şartı şudur:
İnsanı yeniden insan olarak görebilmek…
Çünkü adaletin olmadığı yerde barış kalıcı olmaz.
Hukukun olmadığı yerde güven oluşmaz.
İnsanın değerinin kaybolduğu yerde ise medeniyetin adı ne olursa olsun, geriye yalnızca güç kalır.
Ve güç adaletle buluşmadığında…
Dünyayı yeniden savaş sarmalına sürüklemekten başka bir işe yaramaz.
İSLAMİ HABER “MİRAT”