
Bugün bir insanın çok kitap okumasına, çok konuşmasına, çok şey bilmesine bakıp hemen “âlim” diyoruz.
Ama İslâm’ın ölçüsü bu kadar basit değildir.
Çünkü çok şey bilmek başka, hakkı bilmek ve bildiği hakka uymak başkadır.
Âlim dediğin, sadece bilgisi çok olan kişi değildir. Âlim; bildiğiyle Allah’ı daha çok tanıyan, hakikati gördüğünde ona teslim olan, bildiğini hayatına taşıyan insandır.
Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in Abdullah b. Mes‘ûd’a, “İnsanların en âlimi kimdir?” diye sorduğu; ardından da, “İnsanların en âlimi, hakkı en iyi gören kimsedir.” buyurduğu rivayet edilmiştir. (Heysemî, Mecmaʿu’z-Zevâid, I, 162.)
Demek ki mesele sadece bilmek değil, doğruyu görebilmektir.
Çünkü insan bazen çok şey bilir ama hakikati göremez.
Kitap okur, araştırır, konuşur, tartışır; fakat bütün bu bilgisine rağmen Allah’ın gösterdiği hakikate sırtını dönebilir.
İşte burada ilim ile hidayet arasındaki fark ortaya çıkar.
Kur’an-ı Kerîm şöyle buyuruyor:
إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ
“Allah’a karşı kulları içinde ancak âlimler derin bir saygı ve korku duyar.” (Fâtır, 35/28)
Dikkat edelim:
Allah, “Âlimlerin çok bilgisi vardır.” demiyor.
“Allah’tan hakkıyla korkarlar.” buyuruyor.
Yani gerçek ilmin bir meyvesi vardır: Allah korkusu, takva ve sorumluluk.
Bir insanın bilgisi arttıkça kibri artıyor, insanları küçümsüyor, dünyaya daha çok bağlanıyor, makam ve menfaat peşinde koşuyor, bildiği hâlde yanlışın yanında duruyorsa burada düşünmemiz gereken ciddi bir mesele vardır.
Çünkü ilim, insanı Allah’tan uzaklaştırmak için verilmemiştir.
İmam Mâlik’e nispet edilen güzel bir söz vardır:
“İlim, çokça rivayette bulunmak değildir. İlim bir nurdur. Allah onu dilediği kimsenin kalbine koyar.” (Tirmizî, Sünen, V, 48.)
Yani mesele, zihni bilgiyle doldurmak değildir.
Mesele, o bilginin kalbe inmesi ve hayata yansımasıdır.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
وَلَٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ
“Fakat, ‘Kitabı öğrettiğiniz ve öğrendiğiniz için rabbânîler olun’ denir.” (Âl-i İmrân, 3/79)
Rabbânî âlim; sadece kitabı bilen kişi değildir.
Bildiğini yaşayan, yaşadığını güzel bir şekilde öğreten, insanlara Allah’ı hatırlatan, helali haramı bilen, doğruyu yanlıştan ayıran ve insanlara samimiyetle rehberlik eden kişidir. (Begavî, Meʿâlimü’t-Tenzîl, Âl-i İmrân 3/79 tefsiri.)
Böyle bir âlimin derdi kendisini göstermek değildir.
“Beni görün!” demez.
“Bana bağlanın!” demez.
İnsanları kendisine değil, Allah’a ve Resûlü’ne yönlendirir.
İnsanların alkışına değil, Allah’ın rızasına bakar.
Kur’an’da ilimde derinleşmiş kimselerden söz edilir:
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا
“İlimde derinleşmiş olanlar ise, ‘Biz ona iman ettik; hepsi Rabbimiz katındandır.’ derler.” (Âl-i İmrân, 3/7)
İşte burada çok önemli bir ölçü var:
Âlimin bilgisi arttıkça Allah’ın emirlerine ve yasaklarına karşı teslimiyeti de artmalıdır.
Kendi aklını dinin üzerine çıkarmamalıdır.
Kendi görüşünü vahyin yerine koymamalıdır.
“Ben böyle düşünüyorum, öyleyse doğrudur.” dememelidir.
Gerçek âlim gerektiğinde “bilmiyorum” diyebilendir.
Görüşünün yanlış olduğunu anladığında “yanılmışım” diyebilendir.
Hak kendisine ulaştığında “doğru olan budur” diyebilendir.
Çünkü âlimlik, her konuda haklı çıkma makamı değildir.
Hakka teslim olma makamıdır.
Âlim de insandır. Toplumun içinde yaşar. Yöneticilerle görüşebilir. Devlet adamlarına nasihat edebilir. Toplumun meselelerine çözüm arayabilir.
Bunların kendisi yanlış değildir.
Yanlış olan, hakkı makam ve menfaat uğruna değiştirmektir.
Âlim, yöneticinin karşısında da halkın karşısında da Allah’ın kuludur.
Bir gün makam sahibi bir insanın karşısında, başka bir gün menfaat sahibinin karşısında, başka bir gün kendi çevresinin karşısında farklı konuşuyorsa burada ilmin değil, menfaatin konuşmasından korkulur.
Âlimin görevi kimsenin alkışını kazanmak değildir.
Hakkı söylemektir.
Bazen bu söz yöneticinin hoşuna gider.
Bazen gitmez.
Bazen cemaatin hoşuna gider.
Bazen gitmez.
Bazen kendi arkadaşları bile kızar.
Ama hak, insanların hoşuna göre değişmez.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
إِنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Ebû Dâvûd, “İlim”, 1; Tirmizî, “İlim”, 19.)
Âlimler peygamberlerden para, makam veya saltanat miras almadılar.
İlim ve tebliğ sorumluluğunu miras aldılar.
Öyleyse âlim olmak büyük bir şeref olduğu kadar büyük bir sorumluluktur.
İnsanların kendisine güvenmesini sağlayıp sonra bu güveni kendi menfaati için kullanmak, âlimliğin ruhuyla bağdaşmaz.
Âlim, insanların kendisine bağlanmasını değil; Allah’a bağlanmasını sağlamalıdır.
Burada Müslümanların da büyük bir sorumluluğu var.
Her konuşanı âlim sanmamak gerekir.
Her sosyal medya videosunu bilgi kabul etmemek gerekir.
Her güzel konuşanı dinin temsilcisi zannetmemek gerekir.
Çünkü din, hafife alınacak bir mesele değildir.
“Şüphesiz bu ilim dindir. Dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin.” sözü, hadis âlimleri tarafından rivayet edilmiş ve dinî bilginin kimlerden öğrenileceğine dikkat edilmesi gerektiğini ifade eden önemli bir ilke olarak kullanılmıştır. (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 258.)
Mücâhid’in, “Din ancak din ehlinden alınır.” şeklindeki sözü de aynı anlayışı ifade etmektedir. (Râmehürmüzî, el-Muhaddisü’l-Fâsıl, s. 415.)
O hâlde dinimizi kimden öğrendiğimize dikkat edeceğiz.
İlmî yeterliliğine bakacağız.
Güvenilirliğine bakacağız.
Ahlâkına bakacağız.
Kur’an ve Sünnet anlayışına bakacağız.
Usul bilip bilmediğine bakacağız.
Ve en önemlisi:
Söylediğini kendi hayatında yaşayıp yaşamadığına bakacağız.
Çünkü sadece dilin söylediğine değil, hayatın gösterdiğine de bakmak gerekir.
Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay.
Bir tuşa basıyoruz, binlerce sayfa önümüze geliyor.
Bir videoyu açıyoruz, bir saat boyunca dinliyoruz.
Ama bilgi çoğaldı diye âlimlik çoğalmış olmuyor.
Çünkü bilgi başka, ilim başka.
Bilgi zihni doldurabilir.
İlim ise insanı dönüştürür.
Bilgi sana “ne olduğunu” söyleyebilir.
İlim sana “ne yapman gerektiğini” öğretir.
Bilgi seni konuşturabilir.
İlim sana gerektiğinde susmayı öğretir.
Bilgi sana insanları eleştirme gücü verebilir.
İlim ise önce kendi nefsini sorgulatır.
İşte bu yüzden âlimin alameti sadece kütüphanesindeki kitapların çokluğu değildir.
Takvasıdır.
İstikametidir.
Tevazusudur.
Emanet duygusudur.
Hakka bağlılığıdır.
Bildikleriyle Allah rızası için amel etmesidir.
Âlim, sadece her şeyi bilen insan değildir.
Âlim; bildiği hakikatin sorumluluğunu taşıyan insandır.
Âlim, insanların gözünde büyümeye çalışan, tribünlere oynayan değil; Allah’ın huzurunda küçülen insandır.
Âlim, kendisini merkeze koyan değil; Allah ve Resûlü’nün gösterdiği yolu merkeze alan insandır.
Âlim, bilgisiyle dünyalık menfaatler peşinde koşan değil; bilgisiyle insanları Allah’a yaklaştıran insandır.
Mesele çok çok bilmek değildir.
Mesele, bildiğin hakikatin adamı olmaktır.
Peygamber Vârisi Âlimler:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” buyurmuştur. (Buhârî)
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük bir şeref tasavvur edilemez.
Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri bu Hadis-i şerif hakkında şöyle buyuruyorlar:
“‘Ulemâ vâris-i nebidir.’ denilmek câiz olduğu gibi, ‘Kim vâris-i nebi ise ancak âlim odur.’ diye mânâ vermek de caizdir.
Bu itibarla Hadis-i şerif’e ikinci mânâyı vermek uygun olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilmeyen ve tanımayan, Cenâb-ı Hakk’tan korkmayıp mâsiyet işleyen kimseye âlim denilmesi câiz olamaz.
Alim billâh olan, halkı hiçbir ücret ve menfaat mukabili olmayarak liveçhillâh Hakk’a, Şeriât-ı mutahhara’nın emirlerine dâvet eder.
Nitekim Âyet-i kerime’de:
“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız.” buyurulmuştur. (Âl-i imran: 110)
Hiçbir peygamberin ümmeti, vâris-i enbiyâ mertebesine nail olmamıştır. Yani hiçbir peygamberin ümmetine Emr-i bilma’ruf ve nehy-i anilmünker vazifesi verilmemiş, ancak bu vazife ümmet-i Muhammed’e tevdi ve ihsan buyurulmuştur.
Bu vazifeyi ifâya memur olan ümmetin hayırlısından murad; ulemây-ı zâhir değildir. Zira ulemây-ı rüsûm denilen zâhir ulemâsına peygamber vârisi denilemez. Çünkü “İrs” tâbiri bir pederden evlâda bilâ-kesb intikal eden şeye denir. Ulemâ-i zâhirin ilmi ise irsî değil, kesbîdir. Medreselerde tahsil edilir, vehbî değildir. Vehbî olmayan ve kesbî bir ilme irs tâbiri sahih olmaz. Ulemâ-i zâhire de vâris-i enbiyadır demek asla doğru olamaz.”
Bâyezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri de bir beyanlarında şöyle demiştir:
“Unuttuğunda cahil olacağı için, kitaplardan bazı şeyler ezberleyen kimselere âlim denmez. Hakiki âlim, öğrenmeden ve ezberlemeden, dilediği anda Hakk’tan ilim alabilen kimsedir.”