
Siyaset bilimciler ve sosyologlar, günümüz toplumlarında derinleşen hukuki, iktisadi ve ahlaki krizlerin kaynağını tartışırken dikkat çeken bir tespitte birleşiyor: Siyasal ve idari yapı, sanılanın aksine toplumdan bağımsız bir erkin değil, bizzat tabandaki sosyolojik dokunun bir yansıması olarak biçimleniyor. İslam geleneğinde ve halk arasında yaygın biçimde “Nasıl olursanız öyle yönetilirsiniz” sözüyle ifade edilen ilke, modern kamu yönetimi ve siyaset sosyolojisinde de “tabandan tavana meşruiyet ve yozlaşma” kuramlarıyla karşılık buluyor.
Tarihsel ve sosyolojik düzlemde konuyu ele alan uzmanlar, İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinde yer alan “İnsan, içinde yaşadığı toplumun ve zamanın çocuğudur” tespitine dikkat çekiyor. Buna göre; bir toplumda iyi ile kötü, hak ile batıl, liyakat ile kayırmacılık arasındaki sınırlar muğlaklaştığında ve dünyevileşme hırsı baskın hale geldiğinde, bu yozlaşma yalnızca bireysel ilişkilerle sınırlı kalmıyor. Toplumun bağrından çıkan akademisyenler, bürokratlar, siyasetçiler, hukukçular ve iktisatçılar da kendi yetiştikleri sosyolojik iklimin değer yargılarını kurumlara taşıyor.
Siyasal kurumların meşruiyetini ve niteliğini belirleyen temel unsurun halkın kolektif bilinci ve ahlaki standartları olduğuna işaret ediliyor. Yönetenler ile yönetilenler arasındaki bu geçirgenlik, iktidarın veya idari mekanizmaların toplumdan yalıtılmış bir yapı olmadığını; aksine toplumun kendi değerlerini meşrulaştırdığı ve kurumsallaştırdığı bir ayna işlevi gördüğünü ortaya koyuyor.
Son yıllarda yaşanan kurumsal ve toplumsal aksaklıkları değerlendiren araştırmacılar, sorunun çözümünü sadece kadro değişikliklerinde veya yüzeysel siyasal reformlarda aramanın yetersiz kalacağını vurguluyor. Hukuk sistemindeki erozyon, iktisadi ahlak ilkelerin çiğnenmesi veya bürokratik çürümüşlük gibi yapılar, toplumsal dip dalganın birer çıktısı olarak nitelendiriliyor.
Toplumsal değişim ve dönüşümün ancak dipte başlayan bir ahlaki ve fikri uyanışla mümkün olabileceğini belirten uzmanlar, Kur’an-ı Kerim’deki “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştiremez” (Ra’d, 11) ilkesine ve sosyolojik kanunlara atıfta bulunuyor. Sonuç olarak; daha adil, şeffaf ve nitelikli bir yönetim talebinin gerçekleşebilmesi, her şeyden önce toplumun kendi içindeki etik standartları yeniden inşa etmesine ve yozlaşmaya karşı tabandan başlayan bir duruş sergilemesine bağlı görünüyor.