
İnsanlık tarihi boyunca hem sosyolojik yapıları sarsan hem de inanç sistemlerinde derin yaralar açan en büyük krizlerden biri olarak öne çıkıyor. Bilim insanları, felsefeciler ve ilahiyatçılar, dünyevi imkânları eline geçiren figürlerin nasıl birer seküler ilaha dönüştüğünü ve bu durumun toplumsal çürümeyi nasıl tetiklediğini tarih boyunca tartışmıştır. Yapılan değerlendirmeler, kontrolsüz gücün insan psikolojisi ve toplumsal adalet üzerindeki yıkıcı etkilerini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Yozlaşma süreci, yaratılmış aciz insanların siyasi, iktisadi ve hukuki imkanları tek elde toplamasıyla başlıyor. Maddi ve bürokratik gücü sınırsızca kullanan figürler, bir süre sonra kendilerini aşkın bir varlık olarak görmeye başlıyor. Gücü elinde tutan iktidar sahipleri, sonradan kazandıkları geçici imtiyazları, sanki en başından beri kendilerine aitmiş gibi fıtri bir hak olarak görme yanılsamasına düşüyor. Bu durum, muktedirlerde hiçbir zaman ellerindeki gücü kaybetmeyecekmiş gibi davranma eğilimi doğuruyor ve bu ebediyet illüzyonu, egemenleri toplumun ve hukukun üstünde bir konuma yerleştiriyor.
İlahlaşma sürecinin en belirgin alametlerinden biri de eleştirilemezlik zırhı olarak karşımıza çıkıyor. Kendini her türlü hatadan münezzeh gören yapılar, hiçbir ilahi ve ahlaki uyarıya kulak vermedikleri gibi, kendilerine iyilikleri adına nasihat eden iyi niyet sahibi insanlara da itibar etmiyor. İstişare bağlarının kopması, gücü elinde tutanların kendi dar yankı odalarına hapsolmasına neden oluyor.
Sosyolojik açıdan gücün bekasını sağlamak, evrensel doğruların önüne geçiyor. Egemenliklerinin devamı için işlerin başına liyakatli ve ehliyet sahibi görevlileri getirmek yerine, sadece kendilerine koşulsuz şartsız ve sadakatle bağlı olanları tercih ediyorlar. Bu durum bürokraside adaletin bitmesine ve biat kültürünün kurumsallaşmasına yol açıyor.
Gücün kontrolsüzce kutsanması ve putlaştırılması, kaçınılmaz olarak hukukun yok edilmesini beraberinde getirir. İktidarı elinde tutan odaklar; haksızlıklar karşısında herkes için geçerli olan evrensel hukuk kurallarını uygulamak yerine, sadece kendi taraflarını ve yandaşlarını koruyan adaletsiz bir tutum sergilemekten çekinmezler. Adalet terazisinin bu şekilde bozulması ise toplumdaki güven duygusunu yok eder ve insanları bir arada tutan toplumsal bağları tamamen ortadan kaldırır.
Bu sürecin ulaştığı en tehlikeli nokta ise gücü elinde tutanların kendilerini tek kural koyucu ilan etmesidir. Siyasi irade, kendi çıkarlarını ve kurduğu baskı düzenini koruyabilmek adına evrensel ahlak ilkelerini ve inanç değerlerini kendi isteğine göre eğip bükmeye başlar.
Bu doğrultuda; insanlığın ortak vicdanının ve Yaratıcının kesin olarak yasakladığı (haram kıldığı) adaletsizlik, kayırmacılık ve haksızlık gibi durumları kendi çıkardıkları yasalarla “meşru ve helal” hale getirirler. Buna karşılık, hakiki anlamda meşru, helal ve doğru olan tutumları ise yasaklama cüretini gösterirler.
Sonuç olarak; aslında son derece aciz ve fani olan insan, elindeki dünyevi imkânları mutlaklaştırarak kendini Tanrılaştırır. Bu durum, insanları güce boyun eğdiren, toplumu köleleştiren ve sınır tanımayan zorba, tağutî, mütegallibe bir düzenin doğmasına yol açar.